Vatansever hekimler neden susuyorlar?

Vatansever hekimler neden susuyorlar?

Toplumsal ağır derecede kronik hastalık yükümüz, sürecin sorumluluğunu biz vatansever hekimlerin sırtına yükledi.

Ya kendi alanımızı doğru bir şekilde yönetip sağlık işini taşeronlara bırakmayacağız ya da bize biçilen sistemin ilaç yazıcısı, malzeme kullanıcısı damgasını yiyerek mesleğin saygınlığını iyice dibe çekeceğiz.

Bizler sustuğumuz sürece gazetecilerden, alternatif tıpçılara kadar bu açığı doldurmaya hevesli çok sayıda kişi ve gruplar var. Onların avantajları kapitalizm temelli iletişim araçlarıyla halka daha kolay ulaşabilmeleri ve elbette kulağa hoş gelen alternatif tedavi yaklaşımlarıyla insanlara sahte umutlar sağlayabilmeleri.

Bizimkisi ise bilgi, emek ve gözleme dayanan bir sürecin sonunda gerçek bir klinisyen olmanın avantajları…

Örnek bir olgu vereyim: Ülkemizde Tip 2 diyabet hastalığı! Yaklaşık 8 milyon insanı etkileyen bir sorun. Ülkemizde tek başına insülin pazarının yaklaşık 500 milyon dolar olduğu bilinmekte. Sarf malzemeleri ayrı bir pazar. Neden olduğu hastalıkların sözde çözümü için harcanan para, sağlık harcamalarının en önemli bölümünü oluşturmakta. Ekonomik karşılığı işin ticaretini yapanların ellerini oğuşturtacak cinsten.

Biz klinisyenler, ortalama otuz yıllık bir sürede ülkemizde diyabet hastalığının toplumsal başlangıç, ilerleme, yerleşme ve tahrifat dönemlerine tanıklık ettik. Ne yazık ki olguyu tersine döndürecek bir irade koyamadığımız gibi, bu sürecin geçiş evrelerini durduramadık; şimdi de hastalığın tahrifatlarıyla baş edemeyeceğimize kanaat getirmemize rağmen çaresizce mevcut tedavi alternatiflerinin içerisinde kalmaya devam ediyoruz. Kapalı toplantılardaki tartışmaların bu milletin hastalık yüküne bir faydası olmadığını, süreci bilmemize rağmen doğru yönetemediğimizi itiraf etmek zorundayız.

Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet edin” sözüyle bizlere verilen misyonu elimizden almaya çalışan işgüzarlara, şarlatanlara, laf ebelerine, kifayetsiz muhterislere cevap verme zamanımız geldi, geçiyor… Daha ne bekliyoruz anlamıyorum!

Ülkemizde Tip 2 diyabet tanısını, hemoglobin A1c seviyesi 6.5 ve üstünde olduğunda kolayca koyuyoruz. Bu seviyenin üstündeki değerlerin kronik sağlık problemlerini getirdiğini çok iyi biliyoruz. Hastaya verilen doğru bir diyet stratejisi ile süreci durdurduğumuzu ve geriye çevirdiğimizi de biliyoruz.

Fakat ilaçla tedavi aşamasına geçtiğimizde özellikle de insülin tedavisine başladığımızda olayın daha komplike hale geldiğini neden topluma anlatamıyoruz? Özellikle insülin tedavisi başladıktan hemen sonra bir balon gibi şişen, yerinden kalkamayan, şişmanladıkça şişmanlayan, tüm vücudu ödemli, şekeri her dakika oynayan, sık sık hipoglisemi atakları yaşayıp zihni melekeleri etkilenen insanların sorunlarını neden kendi ağzımızla kamuya anlatamıyoruz?

Aslında anlatamayan sadece bizler değiliz. Tüm dünyada kapitalist sağlık pazarının içerisinde bir başına bırakılmış hekimlerin tamamı bu soruların cevabını ve diyabet sorununun idaresini topluma anlatamıyor. Nedeni kapitalist medyanın çoğunlukla para karşılığında taşeron doktorlara söz vererek, toplumsal aydınlanmayı engellemesi.

Dünya’da bile doğru sesler çok cılız çıkıyor ve kamuya ulaşamıyorken, bizim gibi ülkelerde sağlık pazarında aykırı ses olabilmek ne mümkün?

Bu aykırı seslerden birisi JAMA isimli saygın bir dergide 30 Haziran 2014 de sesini duyurdu. Dr. Rosedale diyor ki “Yirmi yıldır gördüğümüz şey, Tip 2 diyabette insülin tedavisi iyiliği bir yana hastalara zarar veriyor.” Bu bilgiyi Medical News Today gazetesi derhal okuyucularına sunuyor. İfadeler şöyle: “İnsülin tedavisi özellikle 50 yaşın üstündeki kişilerde kişilerin kaliteli yaşam beklentileri üzerine fazladan bir fayda sağlamıyor. Özellikle ileri yaşlarda hemoglobin A1c seviyesindeki düşüşün birkaç ayla sınırlı kaliteli yaşam sağladığını savlayanlara sormak istiyorum; Tip 2 diyabette bir tedavi yöntemi olan insülini onlarca yıl boyu uygulamak ve muhtemel yan etkilerine hastaları maruz kalmak ne ölçüde mantıklı?”

UYARI ŞU: İnsülinin bizzat kendisi Tip 2 diyabetikleri Tip 1’e dönüştürebiliyor!

Anlamamız gereken şey şu: Tip 2 diyabette ilaçlar ve takviyeler sorunun çözümü değildir. Diyabet ilaçları, altta yatan problemi çözmekte başarısız oldular. Üstüne yeni sorunlar eklediler. Örneğin yıllarca kullanılan Avandia isimli ilaç, tehlikeli yan etkileri nedeniyle piyasadan çekildi. Avandia isimli ilacın, %43 oranında kalp krizi riskini artırdığı, %64 oranında kalp damar hastalıklarına bağlı ölüme neden olduğu anlaşıldı.

Anlayın artık, Tip 2 diyabet, İnsülin ve Leptin duyarlılığının düzeltilmesiyle geriye döner. Bunun yolu da diyetten tahıl ve şekeri özellikle früktozu çıkarmak; sağlıklı yağlarla beslenmek, egzersiz yapmak ve iyi uyumaktır.

Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism isimli dergide yayınlanan bir makale, insülin tedavisinin Tip 2 diyabetikleri Tip 1 diyabetiklere dönüştürdüğünü açıkça söylüyor. Yani Tip 2 diyabetik hastalarda insülin kullanımının zamanla hastayı insüline bağımlı hale getirdiğini vurguluyor. Genetik hassas bireylerde verilen genetik modifiye insülinin, insanlarda otoantikorlara sebep olduğunu bu otoantikorların da pankreasta insülin üreten hücreleri öldürdüğünü söylüyor.

Anlamamız gereken bir gerçek daha var. İnsanda kullanılan insülinler genetik modifikasyon ile üretilen insülinler olup tamamının otoimmun hastalıkları oluşturma potansiyeli vardır. Bu da Tip 2 diyabetin Tip 1’e dönüşmesine neden olmaktadır.

Tip 2 diyabetin Tip 1 e dönüşmesi için ortalama süre 7.7 aydır. Bir çalışmada bu sürenin 1 ay olduğu da belirtilmiştir. Eğer insülin tedavisi başlandıktan kısa süre içerisinde şeker kontrolünüz bozulduysa, bir yükselme bir düşme yaşıyorsanız, insülin kullanımına bağlı vücudunuzun otoantikor ürettiği ve pankreasınızda hasar başladığı kuvvetle muhtemeldir.

Bir çalışma Tip 2 diyabetlileri insülin ile tedavi etmenin bütün nedenlerle ölümü iki kat artırdığını dahi savlıyor. Dr. Rosedale şöyle diyor: “Tip 2 diyabette artmış insülin seviyesi ciddi bir sorundur ve yüksek insülinin kendisi hızlanmış yaşlanma demektir. Diğer ifadeyle zaten insülin yüksekliği nedeniyle kronik hastalığa yakalanmış, yaşlanması hızlanmış insanlara ilave insülin üreten ilaçlar ve tabii ki insülinin bizzat kendisini vererek tedavi etmek, onu erken öldürmek demektir ve kesinlikle bir malpraktistir.”

*

Dikkat edin biz hekimler yıllardır gözlemlediğimiz bir olayı hep başkalarının ağzından sözlerle aktarıyoruz.

Zira ülkede bu ifadeleri bağımsız bir hekim olarak kendi tecrübelerimizle ifade ettiğimizde, mesleğimizden edilebiliyor, hapse düşebiliyor ve hatta linç edilebiliyoruz.

Bu ülkede sağlık pazarlayıcılarının köpeksiz köyde eli değneksizi dolaşmasının sebepleri, bağımsız olması gereken sivil meslek örgütlerinin bağımsız olmaması, hukukun ve malpraktis yasalarının bu azgınlığın yanında saf tutması, medyanın ise pazar yeri olmasıdır.

Bu ülkede sağlık seviyesinin artırılmasının tek yolu Sağlık Bakanlığı’nın kapitalist sağlık icraatlarını cepheye almaktır.

Medyanın şaibeli pazarlayıcıları tüm hekimleri cephesine alarak hedefi şaşırtmak üzere görev başındadır. Sırf bu nedenle gerçek hedef kadar tehlikelidirler…