Virüs kovalıyor insanlığı!

Virüs kovalıyor insanlığı!

 

Sesli makale için ⇓

Gençlere dokunmuyormuş virüs, o halde, üzülecek çok şey yok. 

Aslında gençlerin ahını aldı dünya, 20 yıl okutuyor sonra işsiz evde bırakıyorsun ve gençleri savaşa gönderip öldürtüyorsun. 

Bir dünya dolusu insanlıkla birlikte ‘şok’u atlatabilmemiz henüz mümkün değil ama biraz sakin, üç beş laf edebilme şansımız hala varken… 

Bir dünya dolusu insanlıkla aynı evde evlere kapandık, neydi o koşturmaca, sanırım bir mola, dünyamız için de en hayırlısıydı.  

Şimdi evlerdeyiz, hapis. 25 yılın üstünde hapis yatmış iki arkadaşım oldu, ikisine de bu kadar uzun süre nasıl hapis yatılır dedim, iki ayrı kişilik, ikisi de şaşıracaksınız aynı cevabı vermişti: ‘İlk beş yıl çok zor, sonra alışıyor kabulleniyor su gibi akıyor zaman!’.  

Ki mahkumların cep telefonları ve film seyredecekleri bilgisayarları yoktu, yani şanslıyız, üstelik koğuş arkadaşlarımız: Bütün dünyalılar! 

Karantinada birkaç günü geride bıraktık, ta başından ‘karantina ve felaketlerle’ dolu hayatımın tee en başlarına…  

Veremi bugünkü gençler bilmez, her iki-üç evden birinde bir verem hastası mutlaka olurdu, her sokaktan her hafta cenazeler kalkardı.  

Babamın araba her gün Çamlık denilen mevkideki Verem Hastanesi’ne yolcu taşırdı. Çam ağaçları havası verem hastaları için hayati önemdeydi. Verem hastalığı otuz-kırk yıl aralıksız sürdü, yüzlerce verem hastanesi açıldı, yüzbinler öldü, nerdeyse her mahallede veremle savaş dispanserleri açıldı. BCG aşısı levhaları uyarıları her köşebaşında her okul kitabında mutlaka aşı olun uyarıları vardı.  

Yürümeye başlayıp sokağa çıktığımız ilk günden beri annemiz tenbih ederdi, veremli hastalara yanaşma diye. ‘O veremli, kan tükürdü’ dedik mi o komşuyla bir daha görüşülmezdi. Zaten veremliler odalarında ‘tecrit’ edilir, çok yakınları dışında odasına kimse girip çıkamazdı.  

Zayıf yüzlü, yaprak gibi titreyen incecik narin insanlardı, sürekli öksürür ve kan tükürürlerdi, yüzlerce filme konu oldular, çok ünlü şiiri dahi vardır, ‘Bir mendil neden kanar’. Yazarlığımın ilk yıllarında veremle savaşa dair istatistikler de veren uzun uzun makaleler yazmıştım. Verem korkusuyla temiz havanın kıymetini bilmek, günlük süt içmek, balık yağı hapları ve en çok ‘ciğerleri’ gösteren ‘röntgen’ filmleri, unutulacak gibi değil. Veremin bir adı da ‘melankoli’ydi. Hastalar ince ve çok düşünceli ve nedense tanıdığım verem hastaları edebiyata şiire romantizme çok takıntılı olur, kısık sesle konuşurlardı. 

O günlerden bende de ‘takıntıları’ olmuştur, ladin-çam ağaçlarını çok severim, reçine koklamadan yapamam, evimin balkonunda iki tane kokulu servi, reçinesi akar bir küçük kutuya toplar, gün boyu ara ara koklarım. Hangi cins hastalığa yakalansam, ilk işim, reçine ve çam ağacı koklamak ve parklara gitmediğim tepelere çıkmadığım haftaları ömürden hiç saymam. 

Anlatsak sayfalar almaz, yoksul çelimsiz savunmasız çocukluğumuz, veremin ciğerlerinde büyüdü.  

Şimdiki gençler hiç bilmez, kolera salgını vardı, çünkü şehirler henüz yeni kuruluyordu ve varoşlarında dereler açıktan mahalle ortasından akardı. 

Trabzon şehir merkezinin ortasından iki dere akardı, Zağnos ve Tabakhane deresi, ikisinin de etrafı derme çatma yoksul mahallelerle çevriliydi. Aslında Fellini filmleri gibi neşeli ve cümbüşlü semtlerdi, ama fareleri ve bok akan dereleri çok ünlüydü, zaten isimleri de ‘boklu dere’ydi. Kolera salgını korkusu her yerdeydi.  

Kolera korkusu anlatılmaz. Bu dere ıslahları, o yıllardaki Arap sabunları, tahtaları tabakları defalarca ovalayarak yıkamak, bir temizlik hastalığı sarmıştı ülkeyi. Annelerimiz ovalamaktan kırklamaktan defalarca sabunlamaktan gerçek bir deliye dönmüşlerdi. O yoksul boklu derelerin içinde koleranın ta göbeğinde büyüdük. O sokağa girme oradan geçme uyarılarıyla evden çıkardık, eve girer girmez banyoya çekilir bir güzel sabunlar sular herşeyimiz yıkanırdı.  

Hep düşünürüm bir filmini yapmaya kalksak o yoksul sokakları tasvir edecek ‘prodüksiyon’ imkanı bulmamız çok zor. 

Şimdi çok insan ne çabuk unutuverdi arnavut kaldırım mutluluğunu, çünkü köyler bataklıktı, koyun sığır manda pislikleri bulamaç çamur içinde, sivrisinekler arı kovanları gibiydi sıtma bataklığa dönüşmüş her su birikintisi her köydeydi.  

Ayağınızı attığınız anda kaygan bir çamurun içinde topuğunuza kadar bokun içinde kalırdınız. Ne çok köy gördüm, bataklık yollarından ve sivrisinekten içine girilmez. Sivrisinek saldırısından bir dakika olsun duramazsın. Sığırların kuyrukları yağmurda araba silecekleri gibi nasıl hızlı ve kırbaç gibi durmaksızın çalıştığını. Araba köye şöyle yüz metre dışarda durur, uzaktan uzağa köylülerle bağıraşarak konuşurdu babam. Karantina gibi, ne onlar çıkabilirdi köyden ne biz yaklaşabilirdik o köylere.  

Yazın 30 derecede köylülerin elleri başları kirli çaputlarla sarılı olurdu. Her tarafları bezlere sarılı o köylüleri o bok tarlalar ve sivrisinek istilası altında tasvir edecek yazık film ve roman pek çok da görmedim. Çok sonra Hıfzısıhha’nın bataklık savaşlarını ve Çukurova’da yaptıklarını okuduğumda çocukluğumdaki bu korkunç sefil görüntüler çok işime yaradı.  

Şimdi nasıl anlatsam şose denilen yolun ne büyük bir hizmet ,Cumhuriyet’in ilk büyük savaşının bataklıkları kurutup köylere ‘temiz su’ getirmesi olduğunu. Sivrisinekten kırılan köylülerin şehre gelip parlaklığı gümüş arnavut kaldırımları görünce nasıl sevinip mutlu olduğunu. Köylü için şehir ‘cici mintan’ demekti, köylü için şehir o yıllarda çamur sıçratmayan ‘arnavut kaldırımdı’. Suyun pisliğin üstünde gölleşmediği ayakların çamura gömülmeden kaymadan yürüyebildiği. Sivrisinek istilası durgun sular ve sazlıklarda çok olurdu. Bugün elinizde fotoğraf makinesi manzara resimleri çekmek için koştuğunuz yüzlerce köye o yıllarda girip çıkmak mümkün değildi.  

Verem, kolera, sıtma, hepsi bizleri dokunduğumuz yürüdüğümüz temizliğine suyuna giysisine yediğimiz içtiğimiz şeylere aşırı hassas çok dikkat ettiğimiz bir hayat içinde büyüttü. Sınırlayarak izole ederek tembih ederek. Sonra, şehirlere geldik, felaketler biter mi, verem, kolera, sıtma, fikirlere anarşiye dönüştü.  

70’li yılların sonları, yine ‘sokağa çıkamıyorduk’, çünkü sokak, iç savaşı andıran anarşi içindeydi, her sokakta her gün birkaç genç adam ölüyordu. Akşam olunca millet korkudan evlerine kapanırdı. Bir mermi mutlaka sizi bulabilir, yolunuz silahlı gençler tarafından çevrilebilir.  

Sokağa çıkamama korkusu sokak çatışmalarının hız kazandığı 77-80 arası üç yıl sürdü, o yıllarda da virüs yurt dışından ülkeye kaçak silahlarla sokuldu.  

Sonra ihtilal ve cunta döneminde de ‘sokağa çıkamazdık’, bütün bir millet eve kilitli, perdeleri çekip meşhur çekyatlarda oturur, tek kanal olan TRT’yi ve Rus yapımı buz pateni yarışmaları izlerdik.  

Cunta dönemi bitti, Özallı, Tansulu, sonra Demirelli dönemler, felaketler biter mi? Özallı yıllar cepte beş para yok, bu sefer de ‘parasızlıktan’ ‘açlıktan’ sokağa çıkamazdık, o yıllarda da virüs sıcak para, küreselleşme, dünya bankası talimatlarıydı ülkeye IMF’ten sızdı, Ankara’nın göbeğinde iki adımlık daracık götgöte oturulan dumana ve osuruğa boğulmuş çay ocaklarına ancak gidebilirdik. 

Yapacak hiçbir şeyin olmadığı o uzun yıllar evde oturup kitap okumaktan başka şansınız yoktu. Ve bir kitap manyaklığı vardı, birbirimizden sürekli kitap adları öğrenir kitap değiş-tokuş yapardık, mesela arkadaşlarım eve gelince, kütüphanemden adlarını yazıp bir çok kitap ödünç alırdı, çoğu geri gelmezdi. Ne çok kitabım gitti gelmedi, kitaplığımı saymaya üşendim ama kısa yoldan şöyle bir hesap yaptım, sadece Varlık Yayınları’nın o küçük kitaplarından yüz kırk yedi kitap saymıştım, bir zaman sonra bu cep kitaplarını saydım, 50 tane kadar kalmış, yani kitaplığın üçte biri uçmuş. Bugün mesela kitap değil, film tavsiye ediyoruz birbirimize, o yıllarda virüs, varolmanın dayanılmaz hafifliği gibi Popper’in Açık Toplum’u gibi çok sonra Tarihin Sonu gibi kitaplarla sızıverdi. 

Özal dönemi ‘açlık karantinası’ dönemi, Özal dönemini nasıl anlatsam, mesela, memurdum, sigara, dolmuş, ev kirası, topluyorsun, maaşı geçiyordu, kendime, işten ayrılıp sigarayı da bırakırsam yalnız ev kirası kalır, dedim. Sadece kira. O yıllarda seri daktilo yazabilen çok yoktu, evden daktilomla iş yapmaya başladım, doktora tezlerini sayfa adedine göre fiyatlayıp yazıyordum. Eve kapanıp günler geceler yıllar bir yedi sekiz yılım, daktilonun başında, bazen bir hafta evden hiç çıkmayarak bazen acil yetişmesi gereken tezler yüzünden 24 saat gibi oturduğum yerden hiç kalkmadan çalıştım.  

Sonra umutsuz bomboş can sıkıcı uzun gecelerde daktiloyla oynarker yavaş yavaş hikaye mikaye karalamaya başladım, şaşıracaksınız, ilk yazdığım hikayeler şöyleydi: Masamın Çekmesi, başlığı, sonra çekmece içinde ne var, toplu iğne, kancalı iğne, fatura, raptiye, zımpara, silgi, kırık tarak, eskimiş cüzdan… Böyle lüzumsuz şeyler işte. Kalorifersiz taş evlerde eksi derecelerde sırtında battaniye günlerce kalkmadan çalışmak, sırtımda önce tutulmalar sonra ağrılar sonra doğrultamadığım kambur çıkarttı. Dik duramıyorum, cami önünde dilenci gibiyim, kapımı açtığımda, komşum, sanki elini uzatmış kendinden birşey istiyorum, sanırdı. Bir kaç yıl ‘sırtımdan’ rehabilitasyon tedavisi gördüm.  

Evde kalmaktan gına geldi insan böyle zamanlarda sağa sola seyahet etmek istiyordu, bomboş tarlalar ve tepelere cennet gözüyle bakıyor arıyorsun, yeniden doğrulduktan sonra omurgam, öyle mutlu oldum ki, bana bu kadar ‘hayat’ yeter, otur aşağı, dedim.  

Karantina dediğin çeşit çeşit, sonra, yazarlığa başladım, haftanın iki-üç günü her gün aralıksız altı saat daktilo başında. Hadi durun bakayım altı saat eğik. Vertigo orada başladı, ayağa kalktığımda eşyalar etraf dönmeye başlıyor. Daha feci olan, uzun yıllar bu düştüm düşeceğim korkusunu aşırı yorgunluk sanmam. Neydi vertigo, yavaş kalkıyor, başını sağa sola hafifçe dikkatli çeviriyorsun. Bir kaç gün dinlendiğinde geçtiğini sanıyorsun, değil, tekrar.  

Bugün başımı sağa sola çevirebilmek hayatımın en büyük mutluluğu, aman sokağa çıkması kalsın, bu sevinç bana yetiyor, karantinadan sonra da tek büyük arzum planım, ben evde kalmaya devam edeceğim. Hem dik durabilmek hem başımı istediğim yöne aniden çevirebilmek gibi dünyalara sığmaz bir hazineden daha değerli özgürlüğüm var. 

(Burada, araya girmek istiyorum, yazılarımın altına, geçenlerde bir hanım kızımız ‘bir yorum’ yazmış, özetle şöyle, ‘keşke böyle bir yazarla evlenebilsem’ diye. Bu hanım kızımıza şunları söylemek isterdim. Bir Rus filminde duymuştum, bir generalle evlenmek istiyorsan, önce bir teğmenle evlenip kasaba kasaba otuz yıl geçirmelisin, diye. Hanım kızım, ünlü bir yazarın karısı olabilmek için de, önce aç, tanınmamış, sefil, parasız bir yazara aşık olmalı, ilk otuz yıl, mahkeme mahkeme, icra hapis tazminat, kiramızı nasıl ödeyeceğiz ve hapis korkusuyla yaşamayı göze almalısın.)  

Felaketler biter mi, daha beş-altı yıl olmadı, her gün minibüse bindiğim yerde Güvenpak’ta PKK bomba patlattı, yüzlerce ölü, biter mi, peşinden her gün önünden geçtiğim yerde aynı saatlerde Kızılay duraklarda patlattı. Korkudan yürüyemez olduk, kafeler lokantalar sokaklar boşaldı, insanlar evinden çıkamaz oldu, esnaf, iflas eden edene, Bahçeli Yedinci Cadde’de çok iyi tanıdığımız dükkan sahibi genç yaşta intihar etti.  

Felaketler biter mi, FETÖ işgali günlerinde iş başa düştü, her gün ama her gün daktilo başındayım, sokağa çıktığımızda ardımızda dinleme minübüsleri, hava almaya çıktığımız parklara kadar peşimizde, her gün tutuklanacaksın tehditleri. Sekiz-on yıl nasıl geçti, aynı ev içinde çocuğumuz 23/24 yaşına gelmiş görmemişim hiç duymamışım. Yetmedi arkadaş dost bildiğim hatta üstümden kazananlar yarı yolda selamı sabahı kestiler. Bu kadar derin acılar çektikten sonra işim gücüm yok onların adaylarını destekleyecekmişim.  

Aslında büyük felaketi çok önceden biliyordum, askerden döndüğümde, arkadaşlarıma anlattım, üç gün önce dedim, üç kişi seçtiler birlikten, ikisini önden gönderdiler, son gün ikisinin de şehit haberi geldi, sondan bir önceki gün, komutan, sevk kağıdımı eline aldı, senin bir günün kalmış, sen kal, dedi, yola çıkmadan son üç geceyi sabaha kadar birlikte geçirdiğim iki arkadaşımın şehit haberini gazete manşetinden terhis olup döndüğüm otobüste öğrendim, arkadaşlarıma işte bu acımı anlattım, kımıltı yok, öyle yüzüme baktılar. 

Galiba iyi anlatamadım, dedim, ertesi gün, yaşadığım bu korkunç travmayı bir daha ayrıntısıyla anlattım, ‘dün anlattın ya’ dediler. 

İnsanlar çok şeyi ne çabuk unutuyor, 90’lı yıllar, I. Körfez Savaşı’nın ilk yılı, ‘Saddam kimyasal bomba atacak’ dediler, Ankara’da herkes evin helasını naylon parçalarıyla izole etti, bomba gelirse, güya tuvalete sığınacağız ve hela kapısından hava sızmasın diye bantlarla nasıl panikle kapatıyoruz, yetmedi, Susurluk günleri başladı, yazdıklarımdan mafya polis tehditleri alıyorum, bir altı ay sokağa çıkamadım.  

Köylerdeki sivrisinekten virüslere, veremden iç savaştan FETÖ’ye İIŞİD’e PKK’nın bubi tuzaklarına, bir ömür zaten karantinada geçti, galiba bu virüs hepsini toplayıp bu sefer nihai son hücumuna hazırlanıyor! 

Onca felaketten akıllandık mı, hayır, şimdi akıllanır mıyız, hayır! 

Çünkü bu virüsün önceki adı ‘incitmeydi’, rencide, refüze, iftira, husumet, garez, sansür, yok sayma, adamını koruma, hepsi üredi çoğaldı, arkadaşlıklarıma sinsice sokuldu, etrafımda kim varsa silip süpürdü, virüs. 

Şimdi, bir daha virüs kovalıyor insanlığı.  

Ama virüs, hakkını verelim, yok etmek için bizi bayağı sabır etti, bardağın dolmasını bekledi. 

Aman ha, iyi ama sonunda çok okunan bir yazar oldunuz sakın demeyin, şu hayran okuyuculara pek de inanmayın, köpeğini bağımsız bir yazardan daha çok seven, o okuyucuları iyi tanırım, onlar bu dünyada bağımsız yazar ne demek hiç bilmezler, bu virüsün sahtekarlıkları hileleri ifşa edecek cesur yazarlar olmadığı için yayılıp salgınlaştığını hiç anlamazlar. Kaç kez yıkıldı bu ülke, yanımıza mı geldi uyanıp ayağa mı kalktı, o okuyucu! Mahkemelerine mi koştu? Kaç kez meydanlarda toplandık, bir on yıl aralıksız her hafta toplandık, sayımız acı ama gerçek, otuzu hiç geçmedi, bu okuyucuların gerçek sayısı bir kaç yüz kişidir, gerisi sadece ‘tık’ var ya hani şu dokunduğunuzda, ‘tık’tır 

İşte yıkılıyor insanlık, servetimi bağışlayacağım diyen bir zengin okuyucu gördünüz mü? Şu doktorlara hotellerimi bağışlıyorum diyen birini duydunuz mu?  

Kıran girmiş yüz yüz bin bin insanlar ölüyor adamlar hala servetleri malikanelerine canları gibi yapışmış, hiç biri bir kaç milyon dolarcığını dahi bağışlayamıyor. 

Bu yüzden, Tanrı, cehennemine attı hepimizi, mahşer yeri dediğin, kimsenin kimseyi tınmadığı böyle bir yerdir işte. 

Şimdi bir de karantina bitse de sokağa çıkalım gülelim sohbet edelim yürüyelim dans edelim şakalaşalım, diyor mu, birileri?  

Harisler tınmazlar sokağa çıkıp yüzünüzü görmek istemiyorum, yüzünüzü şeytan görsün. 

Aman, çok meraklıydım sanki elinizi sıkmaya, eliniz kırılsın. 

Şu rezillere bakın, insanlığın öldüğü bu günde dahi, arsasından tarlasından bankasından tek kuruşa kıyamıyor, diğeri köpek suratlı salyalı FETÖ’sünden zırnık akıllanmıyor, diğeri, umursamaz pişkince bir şey olmaz amaaan üç beş güne kalmaz defederiz virüsü, diyor, sanki virüsü çok iyi tanıyormuş gibi, sanki virüs virüsleri bugüne kadar hiç merak etmiş gibi, sanki insanlığı felakelere sürükleyen virüsler için canını hayatını üç kuruşunu bağışlamış feda etmiş gibi. Sokağa çıkıp da virüsten beter bu adamların yüzüyle mi karşılaşacağım!  

Bu adamları çok iyi tanıyorum, sokağa çıkıp ‘kalabalıklara karışmak’ hevesini bu yüzden hiç taşımıyorum. Sanki karantinadan önce kalabalıklarla çok içli dışlıydık, her gün dans edip halay çekiyorduk, sanki her gün birlikte neşeli şarkılar söylüyorduk, İtiraf edin, hayatımız zaten çöl, dağbaşı, zaten gözlerden uzak izbe odalarımızda yaşamıyor muyduk? 

Bu yüzsüzlerin yazıp çizdiklerine bakıyor ‘muhalif’ kelimesinden dahi utanıyorum. 

Yani kardeşlerim, ilk günden bugüne bu tecrite çok alışık çok dayanıklı çok hazırlıklıyım, inanın, tek başına, bir ordudan daha güçlüyüm.  

Virüs ciğerlerime girdiğinde, orada, şarlatan dinbaz onurunu holdinglere satmış teröristlerle kanka olmuş en küçük bir leke bulamayacak. Orada, virüsü, tek başına silahını çekmiş son nefesine dek pes etmeyen koleralı veremli günlerden çok uzaklardan gelmiş bir yazar görecek. 

Gelirse virüs, çok hoşsun, güzel kardeşim, deyip sarılıp koklayıp karşılayacağım. 

Tam zamanında geldin, zaman bizi yenmeden, yenilmeden yalan söylemeden boynumu eğmeden, geldin.  

Tek bir günü umutsuzluğa inanmadım, ye bitir ciğerlerimi, yine inanmam, diyeceğim, ciğerlerimi nefessiz bırakabilirsin bitirebilirsin ama insanlığı, aşkı, insan iradesini yerinden oynatamayacaksın, diyeceğim. 

Gelirse de gelir, ne bu heyecan, virüsü yenersek sanki yoksul halklar ezilmiş sınıflar mı kurtulacak sanki sularımızı havamızı yiyeceklerimizi zehirleyen şirketlere karşı içimizden isyan edip ayağa kalkanlar mı çıkacak? 

Gençlere de dokunmuyormuş zaten, kendi adıma ben de yüzdüm yüzdüm yazarlığın kuyruğuna gelmişim. O virüsler zaten hiç terk etmemişti bizi, sıkıntı yok! İnsanlık er ya da geç büyük hayal kırıklığını yaşayacaktı, telaşa mahal yok. Sadece gençler değil iyi kalpli fedakar insanlar yaşadıkça bu virüs gelse de inanın tehlikesi yok. Bunca felakette ruhları derinden hiç sarsılmamış insanları virüsün ısırması inanın trajedenin konusu hiç değil, evrimle mutasyonla ilgili. 24 saat ekrana bakıp hala hakiki ciddi düşmanları göremeyenlerin sayıları hala çok fazla üredikçe oldukça salgın gelmiş virüs gitmiş, inanın çok da dıngılımda değil.  

Yani virüs aksine rahatlattı beni, söyleyemediklerimi söyledi ve son günüme kadar hatıralarımı güven altında tuttu. Çocukluğumda denize girdiğim çok uzun bir kumsal vardı, adı Uzunkum’du, şimdi oraya stadyum kafeler açılmış, yerinde yok. Böyle günlerde nedense hep o uzun kumda koşarken buluyorum kendimi.  

Ve virüs aklıma geldikçe, o denizde kabarıp üç-beş metreye yükselen dev dalgalarının tam göbeğinden ok gibi uçup içine girip fırtınasıyla boğuştuğum günler geliyor aklıma. 

Ve böyle günlerde, evimiz bitişikteydi bu yüzden almak zorunda kaldılar, ilkokulum zenginlerin okuluydu, 23 Nisan geldiğimde sosyete aileler çocuklar Prenses, Robin Hood, Sezar, Pamuk Prenses, tavşan, vb. süslü elbiselerle tüm okul bir tiyatro sahnesi gibi törene katılırdı. Her öğrencinin törene katılması da zorunluydu. Ve okulda 23 Nisan töreni için özel giysisi olmayan tek çocuk bendim. Kortejin en arkasında siyah önlüklü tek bir öğrenci yürüyordu.  

Virüs yoldaş, nihayet o siyah önlüğümü hatırlattın bana.  

Herkesi tahta sıralarda kara tahta önünde eşitleyen siyah önlük gibi, bugün, herkesi MAHŞERDE bu kıyamet gününde EŞİTLEMEYİ, hatırlatıverdin bana.