Virüs salgınlarını nasıl okumalıyız?

Virüs salgınlarını nasıl okumalıyız?

Son gelişen Corona virüs salgınıyla birlikte ticari tıp modelinin sağlık olgusunu yönetmede iflas ettiğini hep birlikte gördük. Basit bir virüs salgının yarattığı infiale ticari tıp çözüm bulamamış, ekonomik ve toplumsal yıkımının altında kalmıştır. Aslında bunun böyle olacağı yüz yıl önce tespit edilmiştir. Sosyal Tıbbın kurucusu olan Rudolph Virchow salgın hastalıkların sebebinin çalışanların içinde bulunduğu çalışma ve yaşam koşulları olduğunu vurgulamıştır. Virchow’un tanımını sadece bulaşıcı hastalıklar ile sınırlamak teoriyi anlamamaktan kaynaklanır. Bugünün salgınları sadece virüs ve bakteriyel enfeksiyonlarla sınırlı değildir; Dünya’da obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları da salgın boyutundadır.

Sosyal Tıp, sağlığı insan hakkı olarak görüp, kazanımının ancak toplumsal zeminde sağlanacağını düşünen bilimsel bir yaklaşımdır. Sosyal Tıp bu yönüyle kapitalist sağlık modelleriyle örtüşmez. Ticari Tıp ise sağlığı satın alma paritesi üzerinden değerlendirip, bireyin sağlığını önceler. Sosyal tıpta ekonomi sadece ülkelerin gayrisafi milli hasılasından toplum sağlığı için ayrılan kaynağın doğru yönetilmesi için tasarrufta bulunur. Ticari tıpta ise sağlık tek başına bir pazardır, satın alma gücü yüksek olanlar, sağlık sistemi pazarından daha fazla hizmet alırlar; satın alma gücü düşük olanlar ise aldıklarıyla yetinirler.

Dünya’da Sosyal Tıbbın çöküşü bulaşıcı hastalıkların kapısını araladı. Her üç beş yılda bir Dünya salgın bir hastalığın psikolojik, ekonomik ve organik yıkımıyla baş başa kalıyor. Üretilen bütün ilaçlar ve aşılar birkaç yıl sonranın toplumsal hastalık profilini düzeltmede çaresiz kalıyor; ilaç ve aşı bilimi güvenilirliğini kaybediyor.

Bulaşıcı hastalıklar salgınıyla birlikte toplumların hastalık yüküyle mücadelesindeki farklılıklar da gün yüzüne çıktı. Toplumların reaksiyonunda birinci derecede belirleyici ekonomik kaygılar olurken ikinci derece belirleyici ise toplumların sağlık bilinci oldu. Çin uyguladığı toplumsal karantina programının sosyal, psikolojik ve ekonomik etkilerini göğüsleyerek eşi benzeri olmayan bir karantina programı uyguluyor. İran ise hastalığa karşı adeta siyasi bir rakibe cevap verircesine konuşuyor; bir karantina programı uygulamayacağını ifade ediyor. Hastalık kapmış sağlık bakanını toplumun önüne çıkararak güya hastalığa meydan okuyor. ABD, Kanada gibi ülkeler, daha salgının adı yokken, salgın senaryoları kurguluyor, toplumsal dinamikleri hatırlatarak koruyucu hekimliği dahi pazara açıyor. Bizlerse özgün toplumsal dinamiklerimizi kullanarak inkarın sığlığında hastalığı görmezden geliyor, koruyucu hekimlik stratejilerini yerleştirmede ve uygulamada yetersizliğimizi belgeliyoruz. Bununla kalmayıp salgın bölgesinden hastalık şüphesi olan insanları içimize alıyor ve adına izolasyon denilen bir programı uyguladığımızı savlıyoruz.

Aynı virüse karşı toplumsal reaksiyonlardaki bu farklılıklar ister istemez sağlık kavramının salt ekonomik bir modelle ya da inkâr stratejileriyle yürütülemeyeceğini gösterdi. Tarihi saptamalar bir kez daha geçerliliğini ispatladı. Sosyal tıbbın irdelenmesi ve tartışılması zamanı geldi. Hastalıkların dinamikleri ile bireylerin sağlığının bir yere kadar korunabileceği, kimsenin içinde yaşadığı toplumun hastalık gerçeğinden kaçamayacağı anlaşıldı. Öyleyse nedir bu Sosyal Tıp diyerek sormak, anlamaya çalışmak gerekmez mi?

Sosyal Tıp, devletlerin sağlık hizmetlerini tüm yönleriyle sağlayan ve organize eden bir sağlık sistemi modelidir. Devlet

-Tüm bakım ve koruyucu hizmetleri öder,

-Tüm sağlık çalışanlarının ücretlerini karşılar,

-Tüm sağlık kurumlarını kurar.

Sağlık sistemini analiz edenlerin birçoğu sadece sisteminin kapsayıcılığı konusunu vurgularken bilerek ya da bilmeyerek ticari tıbbın yıkımını görmezden geldi. Tıbbi konularda gereksiz tetkik ve tedavi harcamalarının ekonomik kaybını, pazarlama stratejilerinin yıkımını, piyasa şartlarında dönen milyarlarca doların, avronun, liranın sağlık bulmak anlamına gelmediğini tartışmadı. Harcanan milyarlara rağmen, basit bir virüs hastalığının bile en güçlü ekonomiyi dahi yerle bir edebileceğini öngöremedi.

Toplumsal hastalıklarla ki buna virüs salgınları da dahil olmak üzere ancak ve ancak, kapsayıcı bir koruyucu hekimlik stratejisiyle müdahale edilebilir. Müdahalenin hastalık oluştuktan sonraki önemi ikincildir. Aslolan, Virchow’un da belirttiği üzere toplumdaki emekçilerin çalışma şartlarını düzenleyerek, sağlıklı besleyerek her türlü hastalığa karşı dirençli bireylerden oluşan bir toplum kurgulamaktır. Yerel yönetimlerin altyapı, gıda hijyeni, içme ve atıksu gibi hastalıkların oluşumunda birinci derecede sorumlu faktörleri en ideal şartlara çıkararak bulaş yollarını ortadan kaldırmasıdır. Eğitim ve kültürel aktarım yoluyla çevresel ve bireysel hijyen kuralları idealleştirilerek, toplumsal yaşam kurallarının bireyin sağlığındaki önemi ortaya çıkarılmalıdır.

Bugün dünyada Sosyal Tıp uygulamasına inanan ülkelerin başında İskandinav ülkeleri gelmekte. Bu ülkeler sağlık endüstrisini tam olarak ulusallaştırarak ve malpraktis yasalarının devletleştirerek uluslarının ekonomilerini yıkımlardan korumaya çalışmaktalar. Bu toplumların genel sosyal refah seviyesi ve refah seviyesinin eşit dağılımı dikkate değer. Sağlık sistemlerine güven yüksek ve sağlık çalışanlarının etik değerleri hayli gelişmiş. Kentsel yapılaşmaları sağlıklı; sosyal dayanışma, bireysel sorumluluk ve aile kavramları gibi toplumsal yaşamın ölçütleri ideal. Bu ülkelerde aktif yaşam tarzı ve balık ağırlıklı bir beslenme modeli mevcut. İskandinav ülkeleri üstün sağlık standartlarını Sosyal Tıp modeliyle kurguladıklarını her koşulda belirtmekteler. Yüzlerce yıl önce yapılan bilimsel bir tespite bağlı kalarak ne toplumlarının ekonomisini ne de sağlığını, ticari bir tıbba teslim etmemişler. Mucize haplara, kimya ile gelen sağlığa inanmıyorlar. Ülkelerinden Dünya’ya taşan ne bir salgın öyküsü ne de bir sağlık skandalı mevcut.

Yıkılan bir ekonomi ve toplum sağlığı şartlarında daha ne kadar bilimsel sağlık yönetimi stratejilerine kör ve sağır kalacağız bilemiyoruz. Sağlıkta aydınlanma, Sosyal Tıbbı uygulayan ülkelerin başarısını dikkatlice okumak ve topluma anlatabilmekten geçer. Ülkemiz hekimleri salt bu yönüyle ağır bir sorumluluk altındadır. Yolumuz uzun, meşakkatli ve zahmetli olsa da Türk insanının aydınlığa olan değişmez talebi içimizi ısıtmak için yeterli olacaktır.