Viyana'dan Slovenya'ya

Gürcan Elbek yazdı...

Viyana'dan Slovenya'ya

Bağlar ve bağlantılar…

İnsan çok değişik bir varlık. Hayata gelişinden itibaren başlayan bilinçli ve bilinçdışı öyküsünde binbir emekle var oluyor. Bu varoluşun en önemli kısmı da bağlar. Bu dünyaya nefesle başlayan bağlılığımız, ilk başta annemiz olmak üzere, diğer insanlara olan bağlarla devam ediyor. Hatta bazen cansız diye adlandırdığımız nesnelere bile uzanabiliyor bu bağ.

İki yılımı geçirdiğim ilk gemim TCG YÜCETEPE’den ayrılacağım son akşamüstü oldukça duygusal bir haldeydim. Beni gemiden alıp sahile götürecek vasıtayı beklerken, demir yığını mataforaya (*) sarıldığımda gözlerimden yaşlar dökülüyordu. O anda, bir metal dikme, eski bir dostun ruhunu taşıyordu. Gözlerimden süzülen yaşlar, gemiyle kurduğum bağla ilgili bir durumdu.

(*) Matafora: Gemilerin bordalarında bulunan ve sandal asmaya yarayan dikmeler.

İki ay süren Balkanlar ve Orta Avrupa gezisinde de benzer bir bağı, Kara Şimşek adını verdiğim arabamla yaşıyordum. Arabada özgürce dolaşıyordum tüm Balkanları. Tatlı bir yaz sıcağında, güneşli bir havada, yemyeşil yollarda ilerlerken Kara Şimşek’in camından yüzüme vuran rüzgar, yaşam sevgisi ve enerji doluydu. Arada yağmurlar çiseleyip, gri bulutlar görünse de, yollar aydınlığa ve güneşe ulaşıyordu hep.

Bu şekilde devam ettiğim gezimde bir ayı aşkın zaman geride bırakmış, Viyana’da dolaşıyordum. Bu buram buram tarih ve kültür kokan kentteki ikinci gecemde, Kafe Hawelka’dan eve gelirken yine yolumu kaybetmiştim. Bir türlü doğru yere ulaşamıyordum; sıkıcı bir durumdu. Eve varamamıştım ama Kara Şimşek’in içinde kendimi güvende hissediyordum. Pek çok kez yanlış yollara girdim o gece; yalnızlık ve kaybolmuşluk hissi artmıştı. Birden tanıdık bir caddeye ulaştığımda, sanki yolu arabam bulmuş gibi ona büyük bir sevgi duydum. O an, Kara Şimşek’in ön panelini elimle severek, okşuyordum. 

Bağlar ve bağlantılar…

Teknik Müze’den son izlenimler…

Viyana Teknik Müzesi’ndeki dolaşmamıza geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim.

Markalarını bildiğimiz ev aletlerinin üretildiği ilk yıllardaki modellerini izleyerek dolaşıyordum. Ev aletleri yanı sıra, çoktan antika durumuna gelmiş, kesitleri sergilenen su arıtma sistemlerini, en eskisinden hesap makinalarını, döndürüldüğünde koşan atlarmış gibi gözüken, sinema öncesi oyuncak kabilinden düzenekleri izliyordum. Müzenin bu kısmı, beni çocukluğuma, hatta daha geriye, bir iki nesil öncesi aile büyüklerinin evinden hayal meyal hatırladığım anılara götürüyordu.

Ev aletleri, hesap makinaları, görsel düzenekler, Viyana Teknik Müzesi.

Teknik müzede fotoğraf ve sinemanın izleri…

Bu müzede fotoğrafın “Camera Obscura”dan günümüze uzanan öyküsünü, fotoğraf makinaları, fotoğrafla ilgili aletleri, düzenekleri izleyerek geziyordum. Sergilenen her nesne veya makinenin yanında ayrıntılı açıklamalar bulunuyordu. Bitmez tükenmez bilgi hazinelerini okuyup, izleyip dolaşıyordum.

Fotoğraf bölümü, Viyana Teknik Müzesi.

Daha sonra matbaa ve baskı malzemelerinin bulunduğu yeri aynı merakla gezmeye başladım. İptidai basım düzeneklerinden ofset baskıya uzanan yolculuk hemen önümde sergileniyordu.

Basım işleri makineleri. 

Sonra, fotoğraf makinelerinin biraz daha yeni modelleri geldi önüme. Sergilenenlerden bazılarının çocukluk yıllarımda babam tarafından kullanılmış olması, halen de evimde bulunması gülümsetiyordu beni. Merakı olanların, biraz da eskicilik huyları varsa, evlerinin bir köşesinde üstten bakılan Lubitel-2 veya benzeri bir cihazları bulunuyordur belki. Müzeyi dolaşırken, bir yandan da anılarımda yolculuklar yapıyordum. Bir sürü mekanik ayar ve belli bir süre fotoğrafçıdan çıkması beklenen film tabları geliyordu aklıma. Ayarı tam tutturamayıp, kaydırılmış şekilde takılan film rulosu nedeniyle yarım çıkan fotoğraflar, çekildi sanılıp dondurulamayan anılar… 

Fotoğraf, film makineleri ve bir TV stüdyosu.

Müzede fotoğraf gazeteciliğine ayrılmış bölüm de vardı. Çok eski değil, 1994 yılına ait, Güney Afrika’da bir çatışma esnasında çekim yapan bir gazetecinin, o hengame sırasındaki ilginç fotoğrafı başka bir düşünce bulutuna taşıyordu beni.

 David Turnley, Güney Afrika, 1994, Corbis.

Büyük bir doygunluk hissiyle müzeden ayrılırken, oldukça yakında olan Schönbrunn Sarayı, Viyana’daki son noktam olacaktı.

Schönbrunn Sarayı…

Schönbrunn, Habsburg Hanedanı’nın yazlık sarayı. “Güzel Çeşme”, anlamına gelen Schönbrunn, sarayın arazisinde, 17. yüzyılda kral tarafından yaptırılmış çeşmeye verilen isimmiş. 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yerini almış. Bu sarayın, içinden ziyade, geniş ve harika düzenlenmiş, çiçeklerle bezeli ve fıskiyeli havuzlarla dolu kocaman, huzurlu bahçesinde gezmek apayrı bir mutluluktu. Uzun uzun yürüyerek, bahçelerin keyfini çıkarttım.

Schönbrunn Sarayı’nın bahçelerinden görünümler.

Yıllar evvel gezdiğim sarayın içine girmeyerek şehrin merkezine yöenldim. Gün batımı öncesi Habsburg Hanedanı’nın sarayının, Mumok Modern Sanatlar ve Leopold Müzesi’nin olduğu yerlerde dolaştım. Görülmeye değer heykel ve binaların bulunduğu merkezde fotoğraflar çektim. Hava karardıktan sonra da eve döndüm.

F-45-62 Viyana merkezinden görünümler.

Slovenya’ya doğru...

Ertesi sabah, Viyana kapılarından öteye gidemeyen atalarımız misali, bu güzel şehre veda edip Slovenya’ya geçmek üzere yola çıktım. Viyana, bu gezide ulaştığım en kuzey ve uç nokta olacaktı. Aslında bu gezi için Türkiye’ye dönüş yolculuğu başlamıştı. Ancak dönüş de buraya kadar geçen bir ay gibi dolu dolu ve renkli olacaktı. Kesin bir planım olmamakla birlikte, Slovenya ve Hırvatistan sonrası kıyıdan tüm ülkeleri gezecektim.

Slovenya’daki Ljubljana, Viyana sonrası ilk durağım olacaktı. Buraya, gezgin Sloven dostum Rok’u ziyaret için gidiyordum. Seyir yardımcısı bir eşelktronik sistem kullanmadığımdan, Viyana çıkışı, Graz yolunu bulana kadar otobanda fazlaca dikkat göstermem gereken istikamet seçimleriyle uğraştım. Levhalarda, Slovenya ve Ljubljana isimlerini görünce rahatlamış ve kendimi tekrar yolun akışına bırakmıştım. Yemyeşil bir çevre içinde ilerliyordum. Ara ara yol kenarındaki yüksek paravanların, otoban sesinin yerleşimlere ulaşmasını engellemek için yapılmış düzenekler olduğunu görüyordum.

Viyana-Ljubljana yolundan görünümler.

Slovenya’ya gidişimi ve Ljubljana’da geçirdiğim günlere ait bir yazımız daha önce yayınlanmıştı. Arzu edenler yazıya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirler.

Rok ile buluşmuş ve harika günler geçirmeye başlamıştık. Ljubljana günleri güzeldi. Rok beni çevredeki yerlere de götürdü. Zaten Slovenya bir buçuk iki saat içinde bir ucundan bir ucuna ulaşılabilen bir ülke. Meşhur Bled Gölü duraklarımızdan biri olacaktı. Ancak oraya gitmeden önce Rok’un teyzesine uğrayacaktık. Küçük ve düzenli bir köyde yaşıyordu teyzesi. Bize bahçesinden kopardığı elmalardan verdi; kahve yaptı. Kısa tuttuğumuz ziyaret sonrası Bled’e doğru yola çıktık. Uzun süredir araba kullanmadığını söyleyen Rok direksiyona geçince, ben de rahat rahat etrafı izleyip fotoğraf ve videolarımı çekiyordum. Slovenya bayrağının da sembolü olan Triglav Dağları’nın görüntülerini izleyerek Bled’e doğru ilerliyorduk.

Rok’un teyzesinin bulunduğu köye giriş görüntüleri.

Rok’un teyzesine ziyaret ve Bled’e gidiş yolundan görünümler.

Bled ve Gölü…

Bled, yaklaşık 11.000 nüfuslu bir yerleşim. Slovenya deyince ilk sırada akla gelen turistik noktalardan biri. Gölün kenarında turistik yerleşkeler bulunuyor. Gölü yukarıdan gören şato benzeri tarihi kale, hem müze, hem de tanıtım ofisi işlevi görüyordu. Buradan gölün görünümünü ve etrafı kuşbakışı izlemek etkileyiciydi. 2013 Bolivya gezisi sırasında tanıştığım gezgin dostum Rok ile buluşmaktan ve onun memleketini birlikte gezmekten keyif alıyordum. Bled Gölü ve çevresinin, masmavi, tertemiz, yemyeşil görünümünü izlerken mest olmuştum.

Bled’den görüntüler.

Bled Kalesi’nden görüntüler.

Bu seyir yerinde Türkçe sesler duymak sıradan bir olay. Türk turistlerin vazgeçilmez uğrak yeri olan Bled Gölü’nü ziyarete gelen vatandaşlarımızla ayaküstü sohbete başlamıştım. Bu bina, Geç Taş Devri’nden günümüze, Slovenya’nın tarihini anlatan bir düzende yapılmıştı. Panolardaki bilgileri okuyup, sergilenen tarihi objeleri inceliyordum. Burada bir de şarap satış yeri var. Bir tür mahzene benzetilmiş dükkanda çok çeşitli şaraplar bulunuyor. Slovenya, İtalya’nın Toscana’sına benzer görüntüleri ve bitki örtüsünü içeren çok verimli bağlara sahip olunca, şarap üretimi de yapılıyordu doğal olarak.

Şato’daki müze ve şarap satış yerinden görünümler.

Slovenya’da herşey var…

Slovenya, gezmek ya da yaşamak için harika bir ülke. Öyle bir konumda ki, biraz İsviçre, biraz İtalya, biraz Akdeniz; her şey var demek mümkün. Bu ülke, Avrupa’da kalbimde yer etmiş iki noktadan biri oluyordu. Çok sevdiğim diğer ülke ise Portekiz.

Slovenya, Alplerin havası ve doğasından güneydeki üzüm bağlarına, tertemiz yolları, köyleri, kasabalarından tarihi başkenti Ljubljana’ya kadar kalbimde sımsıcak ve huzurlu izler bırakan bir ülke.

Bled kenarında bir tur ve daha doğal iç kısımlara doğru…

Bled, turistik ve güzel bir yer. Gölün ortasında, üzerinde kilise bulunan küçük bir ada var. Bu adaya giden ve gölde turlayan tekneler, sürekli seferler yapıyorlar. Bu kilise, aynı zamanda evlilik törenlerinin klasik mekanı. Göl çevresinde yürüyerek, bisiklet, motosiklet veya arabalarla dolaşılabiliyor. Binbir çeşit çiçek ve ağacın bulunduğu yemyeşil bir bölge. Gölde kürek dahil birçok sportif etkinlik düzenleniyor. Su sporlarının her türünü burada yapmak mümkün.

Bled çevresinden görünümler.

Rok, Bled güzel olsa da, içerlerde çok daha bakir yerler olduğunu söyledi. Bunun üzerine bu bölgenin içine doğru kısa bir yolculuğa başladık. Bohinj Gölü’ne gelmeden geçtiğimiz köy evleri, yanları açık samanlık gibi korumalı tahta yapıların görünümleri çok hoştu. Tümü bakımlı olan evlerin camları, pervazları ve bahçeleri rengarenk çiçekler ve meyve dolu ağaçlarla süslenmişti. Cennet gibi bir yerde dolaşıyorduk. Karnımız acıkmıştı. Bölgeyi iyi bilen Rok’un tavsiyesi üzerine bir köy evinden dönüştürülmüş mekanda lezzetli yerel yemekler yedik. Artık Bohinj’e gitmeye hazırdık.

Bohinj’e doğru görüntüler.

 Bohinj’e yolundan görüntüler.

Haftaya Bohinj ve sonrasında Slovenya gezimize devam edeceğiz.

Annelerimizin anneler günü kutlu olsun…

Hepimizin kutsal varlıkları annelerimizin günü bugün. Sevginin sarmalaması içinde ilk bağlarımızı kurduğumuz ve kişiliğimizin oluşumunda çok önemli yere sahip olan annelerimizin günü kutlu olsun.

Sağlık ve huzur içinde bir hafta geçirmenizi dilerim.

Sevgi ve saygılarımla.

gurcan.elbek@gmail.com

www.gurcanelbek.com