William Faulkner Nobel Ödülü konuşmasında babasının bavulundan bahsetmemişti

William Faulkner Nobel Ödülü konuşmasında babasının bavulundan bahsetmemişti

Türk halkı herkesin sandığı gibi edebiyatı terk etmedi!

Kendine uygun yazar bulamıyor!

İnsanlık için, halkı için kalbi buz tutmamış, kalbi hala “sıcak” yazar arıyor!

Aşağıda yazdıklarımı bu açıdan değerlendirmek yerinde olur.

WILLIAM FAULKNER ve MARLON BRANDO

Amerikalı William Faulkner 1950 yılında kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nü almayı önceleri reddetti. Törene katılmayacağını bildirdi.

Ama sonra, salt sesini genç yazar ve şairlere duyurabileceği için 10 Aralık günü Nobel Ödülü Komitesine –muzzam miktardaki para ödülünü almamak şartıyla– bir konuşma yapmayı kabul ettiğini bildirir bir telgraf çekti.

(Ünlü Amerikalı oyuncu Marlon Brando da yanılmıyorsam 1973 yılında kendisine verilen Oscar Ödülü törenine katılmamış, yerine Apaçi dostu bir kızı göndermişti.

Sacheen Littlefeather adlı Apaçi kız, Brando’nun ödülünü almak için sahneye çıkmış ve “Batı” denen iki yüzlülüğün ideolojik silahı Roger Moore, ödülü vermek için elini uzatınca ödülü reddettiklerini söylemiş, üstelik Brando’nun yazmış olduğu Amerikan yerlilerine yönelik kötü davranışları konu alan yazıyı kürsüde okuyup salonu terk etmişti!)

Konumuz edebiyat olduğu için bu olayı ilerde yazmak üzere bir kenara koyalım.

Marlon Brando‘nun tavrına ve Willam Faulkner‘in Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasına bakınca bizim “Nobelli”nin babasının bavulundan söz eden ve edebiyatı “eğlenceli iş” olarak değerlendiren yılışık gülüşlü konuşmasını anımsadım. Orhan Pamuk üstelik iki de bir Faulkner hayranlığından söz eder, böylece edebiyat anlayışının ne kadar “derin” bir estetik içerikte olduğunu sezdirmeye çalışır.

Oysa Faulkner’in aşağıdaki konuşmasını okuyanlar Pamuk’un edebiyat anlayışının Faulkner’den ne kadar uzak olduğunu görür.

Bu sayfalarda, bu konuşmayı yorumsuz olarak, yazar ve şairlerimizin kulağına küpe olsun diye yayınlamayı –bir zamanlar Memet Fuat’ın yaptığı gibi– görev biliyorum.

WILLIAM FAULKNER’İN 1950 NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ KONUŞMASI

Ben, bu ödülün, bir insan olarak şahsıma değil, çalışmama, beşer ruhunun ıstırap ve alın teri içinde geçen ve ömür boyu süren çalışmasına, şeref ve şaşaa için ve hele hiç de maddi kazanç için değil, beşer ruhundan, daha önce mevcut olmayan malzeme yaratmak için verildiğini hissediyorum. Böylece, bu mükafat bana emanet olarak verilmiş sayılır. Ödülün para ile ilgili kısmını, o paranın menşeinin gaye ve önemi ile uygun bir yere ithaf ve tahsis etmek zor bir iş olmayacak. Fakat ben, şahsıma tevcih edilen alkışlarla da aynı şeyi yapmak, bu anı, aralarında bir gün benim şu anda durduğum yerde duracak olanın bulunacağı, kendilerini aynı ıstırap, zahmet ve güçlüklere vakfeden genç erkek ve kadınların beni işitebilecekleri bir zirve olarak kullanmak istiyorum.

Bizim bu günkü trajedimiz, genel ve evrensel fiziki korkudur ki çok uzun bir zamandır bu korku ile birlikte yaşadığımız için artık ona tahammül edebiliyoruz.

Artık ruhun meseleleri diye bir şey yok. Sadece şu soru var: Ne zaman patlayıp havaya uçacağım?
Böyle olduğu içindir ki, zamanımızın genç erkek ve kadın yazarları kendileri ile çatışma içinde bulunan beşeri kalbin meselelerini unuttular; halbuki, bir kimseye iyi yazdıran da ancak budur, çünkü ancak bu ıstırap ve zahmettir ki yazılmaya değer.

Bunların yeniden öğrenilmesi gerekiyor. Bu günün genç yazarı en adi şeyin korku olduğunu öğrenmelidir ve bunu kendisine öğretirken, onu tamamıyla unutması ve çalışma odasına kalbin eski geçek ve doğruluklarından –aşk ve şeref, şefkat ve gurur, merhamet ve fedakarlık gibi gerçek doğruluklardan– başka bir şeye yer bırakmaması gerekir, zira bu evrensel hakikatlerden mahrum bir hikaye de gelip geçici olmaya ve unutulmaya mahkumdur. Bunu yapmadıkça, sadece bir lanetin tesiri altında çalışır. O zaman aşktan değil şehvetten; hiç kimsenin değerli bir şeyini kaybetmediği mağlubiyetlerden, ümit yaratmayan zaferlerden bahseder ve en kötüsü şefkat ve merhamet nedir bilmeksizin yazar. Onun elem ve ıstırapları hiçbir kemikte ağrı yaratmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalbi değil, ifrazatı anlatır!

Genç yazar bütün bunları öğrenene kadar, aralarında durduğu ve seyrettiği insanların yok olup kaybolmasından bahsediyormuşçasına yazacaktır.

Ben insanlığın sonunun geldiğine inanmıyorum!

Kıyamet gününün son çanı çalındığı ve son kırmızı ve ölü gecenin, hareketsiz ve hiçbir değeri olmayan son kayasında kaybolduğu zaman dahi, bir ses, zayıf ve aciz fakat tükenmez bir ses, hala konuşmakta devam edeceğinden, insanın tahammül ederek varlığını sürdüreceğini ve bundan böyle, ölümsüz olduğunu söylemek kolay.

Ben, bunu kabul etmiyorum!

Ben, insanoğlunun sadece tahammül edeceğine değil, galip geleceğine de inanıyorum!

Ben insanoğlunun diğer yaratıklar arasında sadece onun tükenmeyen bir sese sahip olduğu için ölmez olduğuna değil, merhamet, fedakarlık ve tahammülün ne olduğunu bilen bir ruhu, bir maneviyatı bulunduğu için ölmez olduğuna inanıyorum.

Şairin, yazarın vazifesi bunlardan bahsetmektir!

İnsanların kalplerini yüceltecek, mazinin haşmet ve ihtişamı olan cesaret ve şerefi, ümit ve gururu, şefkat, merhamet ve fedakarlığı hatırlatarak onlara yardım etmek imtiyazı şair ve yazara bahşedilmiştir.

Şairin sesi, sadece insanların yaptıklarını kaydetmek değil, onların tahammül etmelerini ve galip gelmelerini sağlayacak dayanaklar, sütunlar da yaratmalı!

10 Aralık 1950, Stockholm