Yabancı dille ahlaklı olunur mu?

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Yabancı dille ahlaklı olunur mu?

Taciz, tecavüz ve cinsel istismar, dünyada ve Türkiye’de kuşkusuz her kesimden, her meslek ve meşrepten kişiler tarafından işlenmektedir. Başka bir deyişle, bu ahlak dışı, insanlık dışı fiiller, yalnız din istismarı yapan, adı dinle şu ya da bu şekilde anılan kişilere özgü değildir. Ne var ki din, en hassas ve en kritik bir olgudur. Türk halkının büyük çoğunluğu, dindar olsun olmasın,  dinine saygıda duyarlıdır. Kutsal değerler bütünü olarak kabul edilen ve saygı duyulan İslam dini, toplumsal ahlak ve erdem anlayışının en başat belirleyicileri arasında görülür. Bu açıdan bakıldığında, din adına dinsizlik veya ahlak adına ahlaksızlık, çok daha dikkat çekmekte, daha fazla ses getirmektedir. Kutsalın ahlak dışı eylemlere araç olarak kullanılması, hele bu cürümün sözüm ona din hizmeti verdiğini öne süren cemaat ve tarikatlar gibi örgütlü yapılar eliyle işlenmesi, anılan fiillerin genellikle dinsellikten kaynaklandığı, hatta doğrudan dinden doğduğu izlenimini yaymakta, güçlendirmektedir. Bu durum adeta, bir göle atılan bir miktar ağıya benzer.

En az beş bin yıllık tarihi olan ve İslam’dan da binlerce yıl önce var olan Türk milletinin İslamiyet ile ilişkisi yalnız son bin yıllık bir sürece dayanmaktadır. İslam’dan önce girilen dinler, Türklerin kendi dili, kültürü ve evren yorumu merkezinde deneyimlenmiştir. Ancak İslam deneyimi bütün bu dinlerle olan ilişkilerden farklı bir seyir izlemiştir ve izlemektedir. Bin yıldır yaşadığımız sorunların neredeyse tümü, İslam deneyimimizin diğer dinlerle olan ilişkilerimizden çok farklı boyutlarda ortaya çıkmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Birincisi, bu dinin dili Arapçadır; Türkler girdikleri dini yabancı bir dil aracılığıyla tecrübe etmektedirler. Yalın olarak düşünelim: bir kimse yabancı bir dili ne denli derinlemesine bilirse, konuşursa ve yazarsa yazsın, ana dilindeki incelikleri, pratik yaşamına her zaman yansıtamaz. İyi bildiği yabancı dil, öğrendiği süre, koşullar ve gereksinimler ile sınırlı bir iletişim olanağı sağlar. Kaldı ki Türkler Arapçayı bilmiyorlardı ve  durum bu gün de değişmiş değildir . Arapçayı ululama, dinsel eğitim-öğretimi sürekli yüceltme, bu uğurda yasal-yasal olmayan, sayıları gün geçtikçe artan kurumlar kurma, bunun doğal sonucu olarak sözde muhafazakarlığı, dindarlığı teşvik etme gibi yoğun propagandalara rağmen, bu gün de Arapçayı bilen insanların sayısı, yine dini bilimlerde uzmanlaşan insanlarla sınırlı kalmaktadır. Ne ki bu uzmanlardan azımsanmayacak kadarı da Arapçayı hakkıyla bilmemektedir.

Yabancı dilde dini anlamak ve pratik yaşama aktarmak, yüzyıllarca aynı sorunları üretmektedir. Kur’an’ın Türkçeye tercüme edilemeyeceği, Hadisler de, çevrilse bile Arapça asıllarının temel alınması gerektiği gibi dilsel rezervler zamanla dinsel rezervlere dönüşmüş; Arapça cennet dili ilan edilecek denli kutsallaştırılmış, başta Türkçe olmak üzere bütün diğer dillerin,  bu dilin kudreti ve kutsallığına erişemeyeceğine, Türkçenin Kuran’ı Arapça aslından çevirmeye gücünün yetmeyeceğine, bu yüzden herhangi bir  çeviri girişiminin aynı zamanda kutsal Arap diline ve Kuran’a saygısızlık olacağına ne yazık ki Türk milleti bu bin yıldır inandırılmış haldedir. Bilimsel ve dinsel anlamda hiçbir güvenilir gerekçesi olmayan bu yargı, hala yabancı bir dille dindar olmanın yarattığı devasa sorunlarla yüzyıllarca boğuşmamızı mukadder kılmıştır. Hatta bu fırsattan istifade ile cemaat ve tarikatlar, Arap harflerini Latin harflerine çevirip Türkçenin gücü, akışkanlığı ve ifade evrenini daraltıcı yalanlar uydurmaktadırlar. Bu yalanlar arasında, örneğin Said-i Nursi’nin Risaleler’inin bu günkü Türkçeye çevrilmesinin ihanet olarak görülmesi sayılabilir.  Kutsalın ardına sığınıp acemice büyüsel ve mitsel karmaşıklığı körükleyen yarı-Arapça yarı-Türkçe dua ya da sözde dinsel kitapların anlaşılmaması en önemli amaçtır. Din ile ilişkimizi kendi dilimizle değil, yabancı bir dille kurmamız üzerindeki ısrar, dinsel ve büyüsel yalanlarının deşifre olmasını önlemeye dönüktür.

Halkın ‘anlaşılmayan’, ‘bilinmeyen’ gizemli, büyüsel söylem ve kavramlara olan zafiyetinden yararlanarak ırzına, namusuna, geleceğine, malına, mülküne ve yurduna tuzak kurmak için yabancı dil yoluyla yabancılaşmış bir dinsel deneyim dayatılmaktadır. Oysa deneyim, öznenin kendi irade ve istenci ile elde edilir. Ancak cemaat ve tarikatlar yabancı dil sütresi ardında, ‘dibine kadar zevkine varmayı ve hiçbir kurala aldırmayan haz dünyaları kurmayı düşledikleri hayatı’, İslam ile Türk toplumu arasına yerleştirdikleri yabancı dil yoluyla kotarmaktadırlar.

Alevi-Bektaşi geleneği, bunun tam tersidir. Türk milleti din ya da başka bir fenomenle ilişkisini, vatanı saydığı kendi dili ile kurmaya doğal olarak yatkındır. Başka bir dille kendisine giydirilen hiçbir yaşam biçimine yakınlık duymaz. Bu gelenek, sıradan bir başkaldırı ya da heteredoks bir yorumdan ibaret sayılamaz. Esasen bütün olarak Türkler için yabancı bir dille dindar olmak sorunludur. Onun için Ahmet Yeseviler, Yunus Emreler, Abdal Musalar, Hacı Bektaş Veliler, Kaygusuz Abdallar, Seyyit Nesimiler, Otman Babalar, Pir Sultan Abdallar hep bu mücadelenin piri ve önderi olmuşlardır. Onlar bütün Türk halklarının İslamiyet’le anadilinde ilişkisini nasıl kuracaklarını teoride ve pratikte göstermek için mücadele etmişlerdir.

Cemaat ve tarikatlar, dışarıdan ve içeriden aldıkları destekle bu yabancılaşmayı Anadolu’da kalıcı hale getirmişlerdir. Türk insanı öncelikle dinine, diline, kültürüne ve toplumuna yabancılaşmıştır. Dinsel, dilsel ve kültürel yabancılaşma, bireysel ve toplumsal travmaları beraberinde getirmiştir. Dilsel yabancılaşmadan doğan travma, ilk önce kavramların dinselleşmesini, ardından bütün dili saran dilsel bir yabancılaşmayı doğurmuştur. Bu ise, Türk halkı için dinsel tuzaklarla dolu çarpık bir zihin yapısı ve yaşam pratiği doğurmuştur.

Kavramların dinselleşmesiyle başlayan yabancılaşmaya bazı örnekler vereyim:

Din: İlk dinselleşen “din” kavramıdır. Nasıl olur? Din zaten dinselliğin kaynağıdır, diyebilirsiniz. Kısmen haklısınız, ama din, sanıldığı kadar tek anlamlı ve tümüyle dinsel bir kavram değildir. Her şeyi, hayatın tümünü çepeçevre dinselleştirmek, din kavramını “Tanrı’nın insanlar arasından seçtiği bazı yalvaçlarla ilahi emir ve yasaklarını, onlara gönderdiği kutsal sahife, tomar ya da kitaplarla bildirdiği sistemli ilkeler bütünü” tanımı ile daraltmak ve bu tanıma hapsetmekle ilk adım atılmış olur.

Oysa “din” çok anlamlı bir kavramdır. “medeni”, “medeniyet”, “kültür”, “sanat”, din kavramının diğer anlamlarıdır. Din, medenileşmek, uygarlaşmak demektir. [1] Sözlük anlamı budur. Daha sonra buradan türetilen “medeniyet”, türetildiği din kökünden ayrı olarak tercüme dönemlerinde bağımsız olarak kullanılır. Böylece din ile medeniyet kavramı, anlam daralmasına uğrayarak sanki ilişkileri yokmuş gibi literatürde ayrı ayrı yer alır. Ne ki dinin asıl anlamı “temeddün”ün türediği uygarlaşma, medenileşme, şehirlileşme ve gelişmedir. Peki, şehirlileşme nedir? İnsan sevgisine, toplumsal düzene ve insan eylemlerine dayalı hümanistik bir yaşam tarzıdır. Bunun için mitoloji, bilim, sanat ve bütünlüklü bir kültür vardır. Bu ise din kavramının dinsellikten çok, dünyasal anlam evreninin daha geniş olduğunu gösterir. Kuran’da “İslami”, “dini” gibi kavramlar yoktur. “Şeriat” kavramı da yoktur. Bu demektir ki İslam’da “dinselleşme”, “dinselleştirme” söz konusu değildir. Bunlar sonradan türetilmiştir.

Diğer yandan din büyü, hurafe, söylence ve masal anlamlarına da gelmektedir. Kavramı tümden kutsal bir tanıma hapsettiğinizde, insana dair bütün yapıp-etmeleri, değerleri ve yaşam kodlarını ortadan kaldırmış olursunuz. Cemaat ve tarikatlar  işte bu noktadan hareket ederler.

Demek ki dinden başlayarak tüm yaşamı cendereye alan dinselleşme, kavramlara konulan dinsel-ideolojik sansürler ve sınırlamalardan kaynaklanmaktadır.

Oysa “din”, sanıldığından daha çok seküler anlamlar taşımaktadır.

Mürşit: Yol gösteren, eğiten ve kılavuzluk eden anlamlarına gelir. Özellikle dinsel bir anlamı yoktur. Arapçada çok genel bir ad olarak kullanılır. Kur’an’da mürşit sözcüğü geçmez. Arapçada çok genel anlamda olmak üzere ‘herhangi bir konuda yol gösteren’, ‘doğruya ve gerçeğe kılavuzluk eden’ demektir. Cemaat ve tarikatlar mürşidi, “manevi yolculukta kendisine bağlananları Allah’a götüren kutsal rehber” olarak tanımlarlar. Hatta buradan hareketle, “mürşid-i kamil” yani olgun rehber diye kendi özel kavramlarını oluşturur ve dinsel bir kuralmış gibi dikte ederler. Oysa bunun aslı yoktur. Tanrı katında kimin olgun kimin çiğ olduğunu saptayan, saptama yetkisini elinde tutan dinsel olarak ayrıcalıklı ne bir kişi ne de bir topluluk söz konusudur. Sözcüğü genel ve kuşatıcı anlamından uzaklaştırarak dinsel bir tuzağın sembol kavramına dönüştürmüşlerdir. Oysa her insan kendi güç ve yeteneği, bilgi ve deneyimi bakımından bir mürşittir. Öğretmen, öğrencilerin; usta, çırakların; ebeveyn, çocukların … mürşididirler.

Şeyh-Şıh:”Şeyh” Arapçada olgunlaşmak, tecrübe sahibi olmak, yaşlanmak, ermek demektir. Terimsel olarak, öğretmen, öğretici, eğitici anlamına gelir. Tasavvuf 12. Yüzyıldan başlayarak toplumsal olarak örgütlendikçe bu kavram, “manevi eğitim yolunda kendine bağlı müritlerini Allah’ın irade ve isteği doğrultusunda eğiten ve O’nun katında bu yüzden manevi olarak ayrıcalıklı bir makama sahip olan” anlamında kullanılmaya başlamıştır.  Burada yine bir anlam daralmasından ve hatta çarpıtılmasından söz edebiliriz. Şeyh genel olarak eğitici, öğreticidir. Mutlaka dinsel anlamda değildir. Fizikten matematiğe, edebiyattan musikiye her alanda eğiten ve öğreten, kapsamlı bilgi ve tecrübesi olan hocadır. Nitekim Arap üniversitelerinde geniş bilgiye sahip tanınmış ve saygın her akademisyene “şeyh” denilir ki bu büyük bir payedir. Fizik, astronomi ya da kimya bilimlerinde şeyh olmakla bu gün tarikat şeyhi olmak arasında dağlar kadar fark vardır. Daha doğrusu hiçbir alaka yoktur.

“Şıh” ise, şeyh sözcüğünün bozulmuş, deyim yerindeyse galat-ı meşhurudur. Anadolu’nun bir çok köy ve beldesinde bu sıfat, isimlerin önüne getirilerek kişinin toplum içindeki saygın  yerine işaret edilir. Şıh Ali, Şıh Haydar, Şıh Mehmet, Şıh Rıza ve benzeri. Zamanla şıh, bu anlamını da yitirmiş, halen lakap olarak kullanılmaktadır.

Şıh nitelemesinin Anadolu’da ironik bir yanı da vardır. Şeyh’in tarikat lideri gibi kullanılmasına Alevi-Bektaşi geleneğinin tepkisi, bu sözcüğü “şıh” diye Türkçeye uyarlamasıdır. Tarikat lideri anlamındaki şeyh kavramı her şeye rağmen Anadolu’da yer edinememiştir. Şeyhin şıh’a dönüştürülmesi, esasen Alevi-Bektaşi geleneğinin şeyh kavramına yüklenen dinsel misyona karşı ironik bir tavır alışının ifadesidir diyebilirim.

Mürid: En genel tanımıyla “bir şeyi isteyen, ona ulaşmaya çalışan, Tanrı’yı ve O’na kavuşmayı düşleyen kişi” demektir. 9. Yüzyıla kadar mürit, “Tanrı’yı murat eden, O’ndan başka hiçbir şeyi istemeyen” anlamına gelirken, 12. Yüzyıldan sonra “şeyhinin ve onun isteklerinin peşinden giden” şeklinde anlam daralmasına uğratılmıştır. Örneğin 857’de ölen ilk sufilerden Haris b. Esed el-Muhasibi’ye göre mürid, “Tanrı’yı arayan ve yalnız O’nu isteyen kişi” anlamına gelir.

Tarikat: Kuran ve hadislerde geçmeyen tarikat kelimesi, geniş anlamda “yol” demektir. Türk tasavvuf geleneğinde tarikat, sözlük anlamı dışında daha çok terimsel anlamda kullanılmıştır. Ancak Alevi-Bektaşi ya da Kızılbaş geleneğinde “yol” anlamı yaygın olarak kullanılır. Tarikat ve şeyh kavramları, diğer geleneklerde daha çok dinsel anlamıyla öne çıkar. Oysa Arapçada tarikat değil, tarik yani yol sözcüğü kullanılır. Şeyh-mürit ilişkisini düzenleyen kuralların bütünü olarak anlaşılan tarikat kavramının Türk din anlayışında meşru bir yeri yoktur. İslam’ın Anadolu’ya açılan kapısı olarak Kızılbaş geleneği, Türk kültürü, bu kavramı şeyh-mürid ilişkisini düzenleyen kurallar bütününü ifade eden bir kurum olarak değil, Türk insanın İslam öncesi ahlak ve erdemini İslam kültürü ile telif edilmiş bir insanlaşma yolculuğu olarak tanımlamaktadır. Türk insanının doğası ve özgür yaşam seyrine uygun düşen de bu anlayıştır.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Yabancı dil ile ilişki kurulan bir dini,  varoluşsal ve yaşamsal olarak içselleştirmenin yüzyıllarca fiyasko ile sonuçlanması, işte din kavramının baştan sona dinsel anlama sıkıştırılması ve zincirleme olarak diğer kavramların da dinselleşmesi ile açıklanabilir. Dinselleştirenlerle dini kullananlar aynı özneler olduğu için, tarikatlar ve cemaatler olarak örgütlü bir ahlaksızlık ve erdemsizliğe gark olmuş, toplumu çepeçevre kuşatan kapsamlı bir dinsel tuzakla karşı karşıyayız.

Yabancı dille ahlaklı olamadığımız ve olamayacağımız artık açık-seçik ortadadır. Türkçemiz yalnız düşüncemizin değil, inancımızın da evidir.

[1] Arapça’da “şehir” anlamına gelen ve müdûn köküne dayanan medîne isminden Osmanlı Türkçesi’nde türetilen medeniyyet kelimesinin, kök itibariyle “yönetmek” (es-siyâse) ve “mâlik olmak” anlamları da bulunan deyn (dîn) masdarıyla ilişkili olduğu da ileri sürülmüştür. Medenî (medeniyye) ve medînî ise “şehre mensup olan, şehirli” mânasına gelmektedir (Lisânü’l-ʿArab, “mdn”, “dyn” md.leri). Medine’de inen sûreler de “Medenî” adını alır. Daha sonra medîne kelimesinden temeddün masdarı türetilerek “şehirli veya medenî hayat yaşamak” anlamında kullanılmıştır. Medenî ve medeniyyenin terim olarak kullanılması büyük ölçüde tercüme faaliyetleri dönemine rastlar. Bu çalışmalar esnasında Grekçe’de “şehir ve şehir devleti” mânasındaki polis kelimesi medîne, “devlet ve yönetim” anlamına gelen, aynı zamanda Eflâtun’un diyaloglarından birinin adı olan politeia kelimesi “es-siyâsetü’l-medeniyye” tabiriyle ifade edilmiştir. Bu bağlamda medenî terimi hem sosyal hem siyasal olma niteliğini ifade etmektedir. Nitekim İslâm düşünce literatüründe sık sık tekrarlanan insanın tabiatı itibariyle medenî olduğu (medeniyyün bi’t-tab‘) tanımlaması Aristo’ya ait “siyasal canlı”yı (zoonpolitikon) karşılamaktadır. Bu sebeple insan türünü bir sosyopolitik canlı olarak inceleyen yahut sosyopolitik varlık alanını araştıran felsefî disiplin “el-ilmü’l-medenî, ilmü’s-siyâse, ilmü’s-siyâseti’l-medeniyye” olarak anılır. Sonraları sosyopolitik durum veya yapıyı ifade etmek üzere umrân kelimesi İslâmî terminolojiye girmiş, hem bedevîlik hem medenîlik (hadarîlik, hadâre) durumunu ifade edecek şekilde kullanılmıştır . (Müellif: İlhan Kutluer, “Medeniyet” Madd., https://islamansiklopedisi.org.tr/medeniyet, Erişim Tarihi 13.09.2020, saat 17.45).