Yağlı kazık – Hikaye

Yağlı kazık – Hikaye

1926 yılında kendi sularımızda gemi ticareti yurttaşlarımızın ve devletimizin egemenlik hakkıdır kararıyla yabancı gemilere tanınan ticaret hakları yasaklanmış ve her yılın 1 Temmuz günü bu önemli egemenlik hakkı Kabotaj Bayramı olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Bir sahil şehrinin çocuğu olarak 5-6 yaşlarımdan 18’li yaşlarıma kadar Kabotaj Bayramı’na aralıksız katılmışımdır. O yıllarda Kabotaj Bayramı’nın değil anlamını kabotaj kelimesini dahi bilip cümle içinde söylemişliğimiz yoktur, söylenmeyen adı: Deniz Bayramı, deniz şenlikleri. Biz çocukların arasında ise Deniz Bayramı dahi hiç denilmezdi, Kabotaj Bayramı bizim için yağlı kazıktır. Henüz Sırat Köprüsü’nü dahi bilmezken ‘yağlı kazık’ı tanımış korka ürke çekine yarışma cesareti göstermiş ve neredeyse adet üzere her yarış sonucu mahalle kavgasına karışıp başı gözü kırmış o masal yılların efsane neslin çocuğuyum.

Deniz Bayramı suyu havuz gibi durgun ve tehlikesiz olduğu için limanda yapılırdı. O yıllarda ceviz kabuğunun tıpkısı mavnalar vardı. Renkleri de ceviz kabuğuna benzerdi, kum, kömür, fındık kabuğu, çimento, inşaat demirleri, çuval çuval un vb. taşırlardı. Tahtaları çürümüş bu eski kayık ve mavnalar kıyı kasabalardan bayram yerine sırtları koyu renk yün hırkalı ellerinde çıkın torbaları önleri çizgili peştemalli köylüleri taşırdı.

Eski çağlardan kalma bu tıka basa insan dolu mavnaların hemen yanından Amerikan üssündeki çavuşların sürat motorları denizi yarıp köpürterek şimşek hızıyla geçip gitmesi bakışlarımızı başka bir dünyaya çevirirdi. Yelkenli pek olmazdı ve denizler hep ıssız görünürdü. Deniz şenliklerinde ise onlarca kıyı kasabasından irili ufaklı yüzlerce kayık toplanır mavnalar küçük gemiler birkaç süslü yelkenli dünya bayraklarıyla süslenir ve içinize sığmayan neşe renkli ve kıran kırana bir macerayı beklerdi.

Çoğunlukla demirleri paslanıp dökülmüş çürüğe çıkmaya hazır iki küçük gemi ya da iki mavna arası elli metre mesafe konularak yüzme yarışmaları yapılırdı. Bir yabancı geminin tayfaları da güverteye dizilir yukarıdan kalabalığı, yarışları izlerdi. Yüzlerce küçük çocuk götümüzden düştü düşecek şortlarımızla yarışları izlerdik. Şortlar bildiğiniz şortlar değil, don lastiği ve Sümerbank’tan bez alınıp anneniz tarafından kesilip dikilir yapılırdı. Ki bugünkü tekstil ürünü şort ve mayoları ilk giyişimiz 15-16 yaşından çok sonradır. Renkleri kurşuni ya da siyah olur ve solup yıprandıkça hepsi birbirine benzerdi. Hergün denizde yüzmekten kayalıklarda yatmaktan atlamaktan o donlar solar lastiği esnekliğini kaybedip ipleşir ve kısmen tel tel dökülüp parçalansa da bir şekilde .ötümüzde durmayı becerirdi.

Ve toplanan kalabalığın önünde seyirci halk eşraf şehrin bürokrasinin önde gelenleri torpilliler, yakıcı boğucu sıcakta tentenin altında hazırlanmış resmi platformda binbir fiyakayla otururdu. Asıl kontrolsüz kalabalık yanlara doğru taşardı, heyecan neredeyse oraya doğru hurra koşarlar, hatta boğuşup şakalaşıp sırf eğlence olsun diye elbiseleriyle birbirlerini denize atarlardı, bazen itiş kakışla kalabalık dalganın çocukları ezmemesi için yarışa bir kaç dakika ara verilirdi.

Ki, film burada bu tentenin altında kopardı, anneleri ablalarıyla gelmiş kızların her birinin gözleri üzerimizdeydi, elektrik hattı o gözlerle yarışa katılacak soyunmuş genç delikanlılar arasında kurulurdu. Nicola Kidman mı ararsın, Julia Roberts, Charlize Theron, Michelle Pfeiffer, Kera Knightly, Scarlett Johanson, Kim Basinger, Penelope Cruz, Cate Blanchett, hepsinin gözleri kalabalık içinden ince aralıklardan bizi, biz onları arıyor, bir işaret bir işmar bir el hareketini hayatımızın en büyük mutlu haberi gibi beklerdik. Henüz 15-16 yaşındaki bu kızlar şehrin ve mahallenin en büyük aşk hikayelerinde, entrikalarla dolu yakıcı hüzünlü dramatik hikayelerle rol alıp bizlerin hatıra defterlerine mahalleninin ağzına düşecekler, o kızlardan boylu poslu olanları ise mimari yapılarıyla aramızda yıllarca efsane olup konuşulacaktı.

Yarışlarda para ödülü hatırlamıyorum bir bakır kupa verildiğini iyi biliyorum. Tek dişe dokunur ödül denize ördek-kaz fırlatmak. Denize ördek atmak yarışların sonuncusudur. Onlarca kayık, bot, yelkenli, limanda dağınık şekilde hazır bekler, denize ördek atılınca bir vaveyla kopar herkes çığlık çığlığa küreklere sarılır ördeğin peşine düşerdi. Tam yakalandı denirken ördek ürküp suya bir değip bir kalkıp yönünü değiştirir, hurra onlarca kayığı peşine takar. Kovalamaca bazen yarım saati bulur, bazen, ördek o şanslı kayığın tam yanına düşüverir. Onlarca kayığın birbirine çarpa çarpa ördeği yakalamasını sahilden seyretmek curcunalı eğlencelidir, bazen bando neşeli marşlarla yakalama koşuşturmasına trompetleriyle gaz verirdi.

Tentenin (güneşlik) altında oturmuş sıkıcı gergin durgun resmi zevat ve eşrafa Nuri Bilge Ceylan kamerasıyla yaklaşalım: Ön sıra, hırdavat dükkanı gibidir, sert geniş kemikli kürek suratlı garnizon komutanı. Kaşları karşıdan karşıya burnu çekiç gibi emniyet amiri. Gelen misafirlerini ağırlayan kazma kafalı belediye başkanı. Herkesle selamlaşan tokalaşan sarılan eşraftan güllaç suratlı meşhur toptancı kumaşçı. Ve hemen yanında otuz derece sıcakta denize düşmüş ekmek hamuru gibi terden sırılsıklam kuyruk yağı tüccarı. Bu zevatın isimlerini neden vermedim çünkü bu aileler halen yaşıyor ve neden bu kadar sert ve haince tasvir ettim, çünkü Nicole Kidman’lar hep bu ailelerin kızı olurdu.

Ve yanlarında sıcağa rağmen kalın mantolu eşleri aileleri yengeler halalar teyzeler yarım eşarplı kadınlar. Kupkuru, zayıflıktan tırmığa saman kaldıran tahta dirgene dönmüş yüzleri. Sıkıntıdan günde otuz kırk çay içip is karası çökmüş bu kadınların suratlarını neden hiç sevmezdim. Çünkü Charlize Theron’lar Nicole Kidman’lar göz önünde kalsın, bir yerlerine kaçmasın kaybolmasın diye kızlarının elinden sıkıca tutarlardı. Ve süzme yoğurt torbası gibi memeleri dizlerine düşmüş ninelerinin arasına sıkışıp kalmış 16 altında taş gibi Sharon Stone’lar, işte asıl Deniz Şenliği, gözümüzü alamadığımız bu vahşi cazibe kızlardı. Manolya yüzleri porselen gibi parlak ve pürüzsüz, heykel gibi betondan sağlam biçimli sütun gibi bacaklar ve güneşin altında dahi projeksiyon lambası gibi etrafı ışıldatan pembe parlak ay parçası yüzleri.

Geçen yüzyılın en büyük icadı ‘beton’dur, mendirekten bilirim, granit kayalar dahi dalgalarla rüzgarlarla aşınır ama o dev küp şeklindeki betonlar ne yerinden oynar ne yıpranır. Ama asıl beton gerçek aşılmaz duvar Nicole Kidman’ların yanındaki ablaları teyzeleri nineleri ve asabi nemrut suratlı tüccar babalarıdır. Bir kaç metre dahi yakınlarına ulaşmamızın ihtimali hiç yoktur, o kızlar için de hayat ömür boyu hiç bitmeyen karantina!

Eğlence, deniz, dalgalar boşuna köpürür, çünkü asıl yarış, Kim Basinger’leri uzaktan gördüğümüzde başlar, içimizden kim kimi kapacak, hepimizi ter basar sevinçten deliye dönerdik. Bir anda kalbimiz çok uzaklarda okyanus dalgalarıyla savaşan sessiz ıssız bir kayalığa dönüverirdi. O ulaşılmazlık seni yapayalnız ve çok yoksun sefil perişan ederdi. Yarış boyunca harala gürele hengame içinden bir küçük aralık arardık, o kızları görebilmek o ne büyük mucizevi bir andır: onlarla bir an göz göze gelebilmek rüya hayaller, işte film o zaman başlar, kavgaya hazır gelmiş kıyasıya kıran kırana müsabaka için hem gözlerimiz kararır ayaklarımızın bağı çözülür hem de içimize deli bir kuvvet gelirdi.

Yarışların en sıkıcısı ise uzun mesafe yüzme yarışlarıdır, curcunadan cümbüşten yoksundur. Her mahallede vücut yapmış kaslarıyla kasım kasım kasılan bir ağbi mutlaka olurdu ve saatlerce o elli metreyi tek başına gider yüz defa gelirdi. Yerimizde duramaz bir bitse de kendimizi kahramanlığımızı cesaretimizi göstereceğimiz yağlı kazığa sıra gelsin diye kudururduk. Uzun mesafe yarışlarına katılan da pek çıkmazdı ya bir ya iki kişi ve mesela sen de katılsan çok geride kalsan bile üçüncü olman garanti, beleşten kupa alırsın. Ama, çok arkada kalınca millet dalga geçip küfür edip bağıracak, ‘yüzmeyi bilmiyorsun niye katıldın’ diye, ya da çocuğa bak ne kadar geride kaldı diye mahşeri kalabalık içinde deli oğlanlar seninle eğlenecek.

O kaslı ağbiyi gözleriniz takibe alsın bir zaman sonra yabancı geminin tayfalarıyla konuşur el altından alış veriş yaparken görürsünüz, deri çeketler tşörtler ve parlak kuşe kağıda basılmış seks dergileri. Bu parlak dergiler şehirde en kıt nadir bulunan ve karaborsası illegal ve çok revaçtaydı, bu dergilerin sahibi ağbiye bu fotoğrafların sahibi olmak yüksek bir hava veriyordu. İnsanı dinden çıkartan şirke düşüren tanrıça güzeller sereserpe çırılçıplak, yanına yaklaşıp o sayfalardan tek birine şöyle bir anlığına bakabilmek, tekmeyi .iktiri yersin, bu parlak kağıtta posterler yaz, güneş, yelkenli, deniz, yarış, her şeyin üstünde hepsinden daha güzel.

Yağlı kazığın arkası hıncahınç vahşi bir kalabalık yarışa hazırlanan zibil gibi bir mahalle çocuk dolar. Sarı saçlı çocuklar güneşle kararmış esmerleşmiş, esmer çocukların saçları yüzleri ise yanarak sararmış, güneş bütün çocukları yanığıyla soldurup birbirine benzetmişti. Meşin gibi bedenler, sert keskin bıçaklar gibi kırbaç gibi yılan gibi çocuklar. Bir grup çocuk Johnny Deep, Brad Pitt, Dicaprio, gibi güneş altında etrafı kısık ve karizmatik çakı ucu gözlerle pozlu şekilli süzüyor. Her biri, birazdan Cesur Yürek filminin çekiminde rol alacak gibi çok havalı pozlar içinde pek heyecanlı. Ama asıl kahramanlar daha yanık kara suratlı Bruce Lee, Al Pacino ya da Robert De Niro’nun baş rol aldığı bizim takımdı.

Aralarında yanlış kas yapmış tuhaf vücutlu çocuklar da olurdu bozuk vücutlarıyla ilgi çekmeyi çok severlerdi pazularını yumurtanın sivri tarafı gibi şişirirler ya da gergin geniş enseleri tava gibi yanık ve yayvan geniş ve kulak meme uçları kaslaşıp ufalıp kaybolmuş. Hayret ederdin kulağı kastan kaybolmuş, güya yarış öncesi kaslı vücutlarıyla gözümüzü korkuturlardı. Oysa göğüslerini şişirip tuhaf bir hayvan türüne benzemekten çok hoşlanan bu çocukların hiç şansları yoktu, çünkü ağır bedenlerin yağlı kazık üstünde kontrolü çok zordur, ağır bedenleri adımlarını sakarlaştırır, yağlı kazık için hiç uygun değildir, burada bıçkın gibi bıçak ucu gibi keskin ve ince olacaksın.

Uzun mesafe yarışlarının sıkıntılı arasını ise başka spontan eğlenceler doldururdu. Delikanlılık gösterisine çok meraklı yaşını başını almış ellisinde altmışında kart zampara amcalar fiyakalı yürüyüşleriyle güverteye çıkar, bir bağırtı gelir, bakın bakın nereye çıkmış, diye, macuncular baloncular mısırcılar turşucular dondurmacılar simitçiler börekçiler herkes hep birlikte hurra o tarafa geminin güvertesindeki adama doğru koşarlardı. Kimsenin cesaret edemeyeceği çok yüksekten çivileme denize atlaması eşsiz ve çok havalı gösteriydi. O amcaların mayoları da ilginç olurdu, değil şehirde memleketi arasan bu mayodan bir bilemedin iki tane bulman görmen mümkün değil, 1900’lü yıllardan Arsenal İngiliz jimnastik takımı fotoğrafından fırlamış çıkmış gibi, haya yeri torbalaşıp pot yapmış, tek parça çubuklu çizgili mayo.

Tabii hemen atlamazlardı, o yüksek mesafede bir müddet bekler şekil yapardı. Göğüslerini şişirir ellerini başının üstüne kaldırır, sonra kollarını kanat gibi yana açar. Yani kalabalığın toplanmasını bekler. Ve, mayosunun potluklarını düzeltip, nefesler heyecanla tutulmuş ip cambazları gibi birden suya atlarlardı, vaaavvvv. Öyle bodoslama balıklama değil ağır bedenleriyle çok biçimli havada önce kollarını kanat gibi uçak gibi yana açar ve kanatlı kollarını havadayken heyecana gelmeden yavaş yavaş öne doğru uzatıp suya yakın elleri baş üstünde, alkış kıyamet, ıslıklar, tezahürat, faaaş diye suya düştüğünde trompetler neşeyle patlardı.

Ve peşinden bu kart zamparanın gösterisine çok bozulmuş Tommiks’in Konyakçısına benzer elinde şarabı alkolik balıkçı bir ağbi üstünü başını çıkartmadan nara atarak ve dalga geçerek götüyle tersin tersin kendini denize atardı. Biraz önceki havalı ağbinin gösterisinin tadını bozmak için, gırgır şamata, alkolik balıkçının gösterisi kalabalıktan daha çok alkış alırdı, neden, bizden ve milli olduğu için halkın içinden geldiği için mi, önceki şekilli ağbinin havasını söndürdüğü için mi?

Kişiliğimizi geliştirip karakterimizi hayatımızı daha o yaşlarda şekilleyen yarış ise herkesin katılması serbest yağlı kazıktı. Yağlı kazık, dört beş metre boyunda denize doğru hafif yukarı 15 derece açılı telgraf direği çekilir. Sert uzun ağaç gövdesi diklemesine denize hafif kalkık uzatılır. Ve insanın cesaretini kıran üstüne gres yağı bol bol sürülür.

Gres yağı sürülmesi de kavgalara yol açardı, bekçi kılıklı görevli ağacın üstünü ince bir tabaka yağla sıvaması gerekirken, avucunu doldurup bol bol löp löp kazığın üstüne adeta yığa yığa yağı sürmesi hepimizin gözünü korkuturdu: Herife bak lan, hiç acıması yok, kansız merhametsiz… Ağbi ne yapıyorsun yeter, gibi, kızgınca laf atmalara sebep olur, hatta yağın bolluğunu görüp yarışmaktan tırsıp korkup kenara çekilenler olurdu.

Çünkü yağı çıplak ayaklarınızla kazımak silmek temizlemek kütük üstünde yürüyüp bayrağa atlayacak her yarışmacının ilk hedefiydi. Ve direğin ucuna iki karış büyüklüğünde Türk Bayrağı bağlanırdı. Yağlı kazık yarışı dediğimiz işte yağlı kazığın üstünden yürüyüp en uçtaki Türk Bayrağını ellerinizle almayı başarmak.

Artık kızlara doğru incecik aralıklardan bakışlar poz vermeler bitmiş yağlı kazıkta yağın üstünde yürüyüp bayrağı kapmanın zamanı gelmişti. Öyle delice bir heyecan başlar ki biraz sonra bu şehirde bildiğin her şey aklından uçup gider, kızları şehri yarışı .ötündeki donun düşmesini, her şeyi unutur o yağlı kazık üstünde başka tür yağ kovasına düşmüş kurt köpek türü ya da grese bulanmış fareye başka bir adam olursun.

Yağlı kazık yarışında bakır bir kupa dışında ödül yoktu ama hıncahınç kalabalık önünde bayrağı kapmak kahramanlık ötesi zafer gibi bir şey, acayip havan olurdu, vatan kurtarmak gibi bir şey.

Kaç mahallenin değme dövüşçü karateci sert suratlı kamçı gibi çocukları helal olsun oğlana deyip sana gıptayla bakar, içine güç dolar, kızlar yerinden hoplar, anneleri çığlıklarla seni alkışlar. Tarihin o zafer anı o an orada kutsanmış ve halkın gözünde adın karakterin kişiliğin bir yerlere yükselmiş olurdu, ya da böyle olduğunu sanırdık, ödül bu.

Ancak bayrağı kapmaya sıra gelinceye kadar herkesin kilitlendiği çok zor ve çok uzun ve inanılmaz heyecanlı oyunun doğası gereği trajik kazaların yaşandığı dramatik sahneler eğlenceye sıkı bir gerilim filmi gibi büyütürdü.

Çünkü .öt üstü kafa üstü düşme direğin üstüne düşme, çatır çatır kemik sesleri, gerilimin dozunu artırırdı. Kemiğin acısı başını döndürür sinirin hırsın acısı saatlerce geçmez. Kat küt çat başını kütüğe vurma çok tehlikelidir gittikçe yarış vahşi bir boğuşma hali alır.

Kaygan zemin üstünde ağacın üstüne düşme, rodeo atından beterdir. Suratında yırtınır bir acıyla hayalarının üstüne düşmek, bu adamı acıdan öldürür, bıçaklanmadan beterdir, çok vahşidir ama sanki bu acının içinde sadist bir haz mı saklı, acıyan yerin kor ateş gibi yanarken iştahın açılır kızların heyecanlı bakışları gözüne daha da çekici gelir.

Kayganlık havada sana jimnastik kurdelası gibi dalgalı parandeler atlatır, gözlerin kararır, bayılma anı gibi kafanın içinde cıvıldaşan kuşlar ve yıldızlar görürsün. Kayganlığın bu yarışta öyle büyük acımasız oyunları vardır ki herkes bayram ederken sen hastanelik olur neye uğradığını şaşırırsın.

Çünkü kayganlık hesaplanamaz. Çünkü kayganlık planlanamaz. Kaygan zemin karanlık belirsiz, çatlayıp kırılacak incecik buz tabakası, üstünde yürümek imkansız, bu yüzden çoğu yarışmacı milim milim temkinli adımlar atar. Ayağının altının hareketli olması bu duyguyu insan deprem anında yaşar ve bu yarışta hava yapıp övgü beklerken, kızların önünde rezil olursun. Düşün, Nicole Kidman’ın önünde hayaların üstüne bacakların makas gibi ağacın üstüne düşüyorsun. Hırsımı dindirmek için bir kenara uzayıp biraz ağlayıp rahatlayıp kendime gelip yeniden mi başlasam. Bu biçimsiz düşüşler eğlenceye sebep olur ama gururun için büyük risktir, utancına dayanamazsın, üflemeyle ohlamayla duayla kemik acısı hiç geçmez, kemik içinden kemik çıkar.

Oysa bütün çocuklar düşerken eğleniyorlar alaya alınmaktan hiç gocunmuyorlar, psikopat bir ruh hastası olduğumuz o günlerden belliydi, Allahım onlar gibi olabilsem, insanların dalga geçmesi şamatası bana eğlence gibi hiç gelmiyor, aksine şeytani bir kötülük gibi görünüyor, sanki bu anımı bekliyorlar, çok gerginim, herkes gibi kayıtsız şarlatan olamıyorum, bu gerginliğe ne .ötümdeki donun lastiği ne ayaklarımın kasları dayanıyor, oysa, yağlı kazığın doğası kuralı bu, sen düşeceksin millet eğlenecek! Ah kayganlık, sarhoş adımlarından beter, titretir dengesizleştirir, hiç beklemediğin anda kafa üstü düşürür. Ah kayganlık senin Allah belanı versin, ah kayganlık, beş metreden büyük dalgaların üstünde boğuşmak hafif kalır yanında, kafa üstü ağaca çakılma korkusu seni acımasız merhametsiz gözü kara ipini kopartmış çakallardan yapıverir.

.öt üstü düştükçe seyirciler bu komik düşüşlerle dalga geçip ‘şu oğlana bak, şu oğlana, deyip, alay ederek seni gösterdikçe’ içini bedenini deli bir ‘hırs’ basar, işte orada gözü dünyayı görmeyen hiç kimseyi tanımayan boyundan büyük dev vahşi bir kurt çıkar, gerçek bu, o Nicole Kidman oradan gözlerini dikip bakmasaydı, bu iş bu kadar ciddiye binip çığırından çıkmazdı.

Yarış şakadan eğlenceden çıkar cesaretin kudurmuşluğun artık harbi ciddi bir sakatlığa doğru seni sürükler. Henüz on beş yaşında saygınlık nedir, işte neyse, o halkın mahallenin önünde onun onurunu korumak. Bir ömür işte bu canhıraş vahşi saldırılar hayatına hatıralarına bakışını travmatikleşir, psikolojin keskin virajlarında tam bu anlarda dağılır pes edersin ya da içinde bir adam beton gibi kaynaşır, kuyruğu kesilmiş köpekler gibi sahip büyük Allahını tanımayan bir kişiliğin oluverir.

Heyecan ter boşalırken vıcık vıcık köpürmüş gres yağıyla kaygan ağaç üstünde adımlarını dikkatli dengeli sakin yavaş atmak boyundan büyük bir çabadır, çok büyük bir soğukkanlılık ister, o sakinlikte o yaşta hiç birimizde yoktur. Her defasında kolların bacakların beyin felci geçirmiş gibi çapraz üçgen şekiller içinde erimiş gibi çok yorulup ikrah ettirir gözün yemez iştahını kursağında bırakır.

Öyle bir yorgunluk bezginlik anı gelir ki bazen bayrağı almaktan umudun kesilir bittim ben oğlum deyip arazi olup kalabalıkta kaybolmak istersin, asla mümkün değil, ama hiç değilse kafa üstü düşüp rezil olmayayım ve arkadaşlar da yarıştan tırsıp kaçtığımı görmesin diye içine bir kat daha inat basar, yoksa maçı bırakmak, insan içine bir daha mahalleye çıkamazsın.

Komik düşüşler millete eğlence olur, hızla sudan çıkar bir daha kütükte sakin adımlarla yürümek istersin, boş-boş onlarca atlayış yine boş, yılarsın, güvenini kaybedersin ve boş atlayışların yorgunluğu bıkkınlık verir ve içinden ince hesaplar yapmaya başlarsın. Gururumda kişiliğinde iz bırakmasın diye mi, her aşamada kaslarına yeni bir forma gibi yeni bir kudret gelmesi için kendini gözlerini ateş gibi açar bedenini sarsarsın. Denizden hızla çıkıp bu sefer kesin deyip yağlı direk üstünde bu delilikle feci şekilde düşeceğini bile bile, sırf millet seni yarışta görsün mücadeleni görsün, senden umudunu kesmesin diye, yorgun argın ama umutsuzca bayrağa doğru artık numaradan uçarsın.

Kendini kaybeder o yorgunlukla artık bayrağa değil başka alakasız yerlere doğru film icabı uçarsın, ki bir zaman sonra sudan çıkarken .ötünden düşen donu çekmek dahi aklına gelmez. Asıl o zaman düşen donuna yapılan sulu şakalardan erkekliğin risk altında tehlikede olduğunu anlar utanır, gayretle, asıl mesele, bayrağı donumuzu düşürmeden alabilmek.

Bayrağı donumu düşürmeden kafamı kırmadan alabilir miyim, alabilir miyiz? Allahım ne olur ellerim parmak uçlarım yanan alevlerin yalımları gibi uzayıp ulaşsa o bayrağa.

Tutsam kapsam onu, meşale gibi ellerimle bayrakla birlikte yanıversek, o meşaleyi havaya kaldırsam, göğsüm kabarsa, gövdeme benzin dökülmüş gibi bu ateşle arkadaşlarım bana sarılsa, kollarım yüksekte bayrakla birlikte çığlıklar alkışlar o zafer hep birlikte yansak.

Bayrağı kapmaya odaklanmış ateşten duygularımı zaptedemiyorum. Bir mahalle dolusu çocuk yarım saattir hücum ediyoruz ama henüz hiç birimiz iki ayakkabı boyu ilerleyemedik.

Yaşları ondört onbeşten yirmili otuzlu yaşlara kadar kazığın arkasında en az otuz-kırk çocuk varız, sırayla atlamak diye bir şey yok. Gözünü kestiren hemen atlar. Küçük çocuklara yasak ve pek çok genç eğlencesine atlar. Çoğu genç de pek kaprisli kasıntıdır onlar biçimli düşebilmek alay konusu olmamak için bir adım atıp kontrolü hiç kaybetmeden nizami havuza atlar gibi suya pek nazik atlarlar, işte siyaset biliminin sosyolojinin psikolojinin ilk felsefi dersleri, hayat film gong sesi burada başlar.

Yüzlerce seri atlayış bazen iki saat sürer, ki herkes uzamasını ister, bazen, ilk yarım saatte bir mucize eseri bir delikanlı bayrağı kapar ve yarış biter, gıptayla herkes o delikanlıya ve elindeki bayrağa bakar, ha .iktir lan, kaptı bayrağı der, iç geçirir, hayıflanırız, yarışın erken bitmesi kadar işin tadını tuzunu bozan bir şey yoktur, gres yağının gücü burada önemlidir.

Ama asıl bana mısın demeyen kıyasıya yarışlar olur, biraz da dedektif kameramızı yarışçılara uzatalım, yağlı kazık arkasında hemen orada yeni tanışmış gruplaşmalar olur, daha önce birbirini hiç tanımayan çocuklar anında oracıkta hızla örgütlenir ve işbirliğine giderler. Heyecandan kudurmuş yerinde duramayan bu çocuklar önce yağlı kazığın ilk bir metresine odaklanır ve bir ekip gibi çalışır, bak oğlum önce bayrağa atlama yok, önce yağı temizleyelim. Bayrağı iki adım atıp atlayıp almanız mümkün değil en az üç dört normal adım kazık üstünde ilerleyip sonra atlarsanız ancak o zaman uzanma şansınız olabilir, yağın temizlenmesine hiç katkıda bulunmayıp artist gibi hesapsız atlayanları kızar bozar, bazen itekler aradan çıkartmaya çalışırız.

Bu öncü ekip yağlı kazık üzerinde tek bir adım atar ve o tek adımda kazık üstündeki yağı sıyırır, sonra denize düşerler. Hızla denizden çıkar tekrar bir adım daha sıyırır, işin işçilik kısmı burasıdır, birlikte ilk adımlardaki yağı sıyırmak.

Onlarca seri atlayış sonucu ilk bir metrelik yerin yağı kısmen kazınıp sıvanmış olur. İlk metreden sonra ikinci adım hedeflenir, bu sefer, ilk adımlarını daha rahat basıp ikinci metreyi yine seri karınca gibi işçilikle temizlemeye başlarız, yani atlar çıkar atlar çıkarız.

Kazığın yarısına kadar bu çıplak ayakla kazıkları temizleme işi en az bir yarım saat sürer. Yarıya kadar temizlikten sonra yarışmacıların önü eh işte ağacın çıplak sarı iç kabuğu dokusu görünür olur, kısmen kelleşir. Arkadan hızla koşarak direğin üstüne bir adım peşinden ikinci adım üçüncü adım ve dördüncü adım, hadi be bu sefer olacak bayrağa doğru bir umutla şansını dener uçarsın.

Bir başka ekip ip cambazları gibi daha temkinlidir, minik adımlarla dengesini kontrol ede ede ilerler, tek tek milim milim adımlarla nihayet ortaya geldikten sonra nefesler tutulmuş kaleci gibi uçup yakalamaya çalışırlar.

Bir de gruplar dışında kendine aşırı güvenenler vardır, yağa mağa aldırmaz, ok gibi hızla yerinden fırlar ve kaygan maygan düşerim bir yerimi kırarım hiç düşünmezler. Çok sefer bayrağı bu gözünü karartmış gençler alır. Ancak trajik kazalar da bu ok gibi fırlayan denge düşünmeyen bu cesur gözünü karartmış delikanlıların başına gelir.

Düştüklerinde kemik yerlerinden çatırtılı ses siren gibi dalgalı ve cıyıltılı bayram yerini sessizleştirir, bir şey oldu mu diye çıt çıkmaz. Bir yeri kırılır ezilir seyircilerin içi bir fena olur, seyirciler içinden bir amca, ya oğlum yarışı batsın gebereceksin çık dışarı diye bağırır, bu merhametli seslenişi halktan alkış alır. Ve kazazede bu gençler bir daha atlayacak gücü bulamazlar, yağları temizlemeden bu korkusuz atlayışları anlamsızdır henüz 17 yaşında banka soyup adam vurmak gibi voleyi bir defada vurmak mı istiyorlar.

Bir de hayatında hiç yağlı kazık denememiş ama bu ok gibi cesur çocukların gazına gelip fırlayarak atlayan acemiler vardır, herkes atlayınca bir deneyeyim diye ona da merak sarar, bir çat sesi gelir -çocuk bayıldı, öldü, diye hemen denize atlanır, yarı baygın çıkartılır. Bu çocukların hiç şansı yoktur artık bisiklet araba dahi süremeyecek travmatik bir korku peşlerini bırakmaz, denizden gözleri kaymış çıkartılır, anne babaları çığlıklarla çocuklarının başına sana ne oğlum sana ne diye baygın çocuğu koşup haşlarlar.

Ama baş rollerde, atlayıp atlayıp denize düşüp hızla çıkıp hızla hiç beklemeden bir daha hiç beklemeden otomatiğe bağlanmış gibi neşeyle sevinçle yağları temizleyen ip gibi kuyruk sıra olmuş mahalleden gruplaşıp gelenler vardır.

Asıl heyecan yaratan seyircinin gözü bu çocuklarda. Çünkü kafalarını kırsalar kemiklerini vursalar hiç oralı olmaz acı duyduklarını hiç hissettirmezler. O an orada kaynaştığımız arkadaşlarımızdır onlar.

Acılarını yorgunluklarını o yaşta nasıl profesyonelce saklarlar, .öt üstü kafa üstü düşüşlerine milletin gülmesi eğlenmesi dalga geçmesiyle moralleri mi bozulmuş hiç çaktırmazlar. Beyin bulandıran kemik acısını içlerinde tutup, aksine, hadi bir daha hadi atla, hadi fırla diye her defasında coşkuyla birbirleriyle gaz verirler. Yorgun argın aldırmazlar yarışın seriliğine coşkusuna tempo ve heyecan katarlardı.

Kameramızla bu grup içinde tek bir çocuğu takibe alalım, bayrağı oradan ben alacağım diyen kızgın bir surat, hırs basmış, bana mısın demeden, yarım saat içinde seriye bağlayıp -on-on beş defa sudan başını yosunlardan görülmeyen fare gibi çıkarır, incecik buz üstünde kovalanan köpek gibi yağların üstüne koşar. Öyle bir serilik ki süratları baş döndürür. Üstünden yüzünden saçlarından süzülen denizin suyu heyecan tempo arttıkça kan rengine dönüşür, bu çocuklar, aradan elli yıl geçti, bugüne kadar hâlâ arkadaşlarım.

Ve bu delirmiş hırs içinde biri birini iter biri birine çekil önümden der ve birden benzin alevi gibi onlarca çocuk yumruk yumruğa birbirine girer, bir mahalle dolusu çocuk birbiriyle dalaşmaya dövüşmeye boğuşmaya birbirine tekme yumruk girişmeye birbirini denize atmaya başlar. Bazen seyirciler de bu dövüşe katılır, yabancı bandıralı geminin tayfaları güverteden, yarış yeni başlamış gibi alkış çığlık kavgaya gaz verirler. Kavga nasıl çıktı kim çıkardı kimse bilmez, o yorgunluk içinde bir kaç yumruk yemiş kendimi yere kapaklanmış bulurum, hırsımdan kendimi zırıl zırıl ağlarken bulurum, kupayı biri mi almış, bizim çocuklar hazmedememiş mi, bayrağı kapan çocuğa mı girişmişler, ama buraya gelmeden.

Yere kapaklanmış hırsımdan ağlıyorum, gelelim yarışı dümenle planla kazanan .iktiğimin çocuğuna.

Siyasetimizin örgütlerimizin kurumlarımızın yarıştığımız seçime gittiğimiz oyladığımız derneklerimizin bugüne kadar değişmez tek kazananı, tek büyük proje kahramanı, ülkemizin baştan aşağı bütün kurumlarını ele geçirmiş, sahtekar iki yüzlü sinsi, …punun çocuğu, nerden çıktı bu dallama lan, ne ara kaptı bayrağı?

Bu gerilimli deniz şenliğinde her şey vardır ama bok ve çamur yoktur, işte bu boşluğu da yağlı kazığa mesafeli duran bu bir-kaç dallama doldurur.

Bu yüreksiz ruhsuzları kırk uzun yıldır tanırım, şu tipsize bak şuna bak bir de parlak mayo giymiş palas pandıras mal ortada, .mına koduğumun çocuğu. Bir de elbiselerini bizim gibi kayalıklarda çıkartıp üstüne de bir taş koyup Allaha emanet bırakıp gelmemiş. Elbiselerini tutması için yanında adam tutmuş birine taşıtıyor. Lan lavuk, kim çalacak lan senin elbiseni, yanında taşıttırıyorsun, piç. Tepeden dik açılı yukardan o kasıntı bakışına tekme tokat girişeceksin, mına koduğumun piçi, demek sabahtan beri yarışa katılmak için bir kenarda bizim yorulmamızı beklemiş.

Henüz suya ayağını sokmamış bile. Biz yırtınırken o usul usul sinsice arkada beklemiş.

Yağlı kazığın yağlarının silinmesini bir kenarda pusuya yatmış bekliyor.

Hiç zahmet etmeden yol açılsın diye göz ucuyla fırsat kolluyor. Hırsızdan kapkaçcıdan dahi adi heriflerdir bunlar. Bunlar he, lan ben bunları affeder miyim, lan şu kalabalık bir dağılsın dalacağım lan bu piçe.

Akıllarınca hesaplı bir bekleyiş. Köpeğin vardı biz temizleyeceğiz sen düz asfalt gibi oh ne temiz atlayacaksın, bir kez riske girmeden bayrağı kapacakmış, .orospunun çocuğu, piç. Bu piçi yağları temizlerken göreniniz var mı lan, bakın lan hiç yorulmamış ibne.

Şu mayosuna bak lan, bundan adam olur mu, sapık suratlı. Allah da bizi görmüyor mu, bu yavşak kendini Tanrı’dan da mı akıllı sanıyor, bu kadar emek verdik lan, uzaktan yoklayarak yorulmayarak bizi enayi yerine mi koyuyor. Şu dallamaya bak, sen yağlı kazık üstünde saatlerce düşecek kafan yarılacak götün kırılacak, dramlar rezillikler yaşayacaksın, o güneşin altında tek bir atlayış anı için sizin yağlı kazığı temizlemenizi bekleyip hop tek seferde atla bayrağı kap.

.rospunun evladı .mına koduğumun çocuğu, ben yağlı kazığı temizleyeceğim sen manken gibi yürüyüp bayrağı alacaksın, öyle mi? O bayrağı bir yerlerine sokmayan şerefsizdir, .iktiğimin mankeni.

Piçin şu mayosuna bak lan, nonoşlar gibi göbeğine kadar çekmiş, lan şurada aile var, hayaları löp bayat yumurta gibi ortada, orospunun evladı, saçlara bak saçlara, limon zeytinyağ damlasıyla artistler gibi arkaya taramış, o tarak izini o havanı bir dur .keceğim şimdi senin.

Bu puştu tanıyan var mı kim tanıyor lan bunu, kimle gelmiş buraya, bu şekil nereden peydah oldu, lan daha önce hiç gördün mü bu yavşağı.

Kimse tanımıyor, yarış başlayınca en arkada kollarını bağdaş yapıp öyle beklerler .mına koduklarım.

Ulan sen kimsin yarış kim, seni buraya kim yolladı pezevengin çocuğu. Piçe bak sabahtan beri uzaktan gözleriyle bizi takip ediyor temizlememizi bekliyormuş, .öt oğlanı.

Bunlar var ya bunlar bunların alayının .mına koyacaksın, bunlar var ya bizim çocukların hevesini coşkusunu heyecanını yağlı kazığa hücum edip saldıracağını hepsini iyi biliyor oğlum, dallama, şu surata bak kız gibi suratı var, …spunun evladı.

Hayat işte, .mına koyum, çocukluğum boyunca onun üstünde yağlı kazıkta atlamış ya da seyretmişsem bu yarışların yarısından çoğunu kendini hiç riske sokmayan tek atlayış için kenarda bekleyen bu orospunun evladı tipler kazanmıştır.

Elli yıl değil yüz yıl geçse, acımı hırsımı dindirmemi beklemeyin benden, çünkü bu kıran kırana bayrak yarışı hiç bitmedi halen kaldığı yerden aynı ruhsuzlarla devam ediyor, hala arkada bir kenarda bekliyor .ibneler, biz yolu açalım, trajedileri acıları biz yaşayalım, bizim kemiklerimiz kırılsın, oh ne güzel, onların önü açılsın, tek sefer uç, al bayrağı, zafer, başkan, büyük kahraman!

Bir de platforma dizilmiş öğretmenler eşraf toptancılar bu dallamayı ayağa kalkmış kahramanmış gibi nasıl alkışlıyor, bir kez atlayış yapmış bu puşta, sanki şehri fethetmiş kahramanmış gibi nasıl sarılıp kucaklıyorlar, ağrıma gidiyor kaldıramıyorum, bu aydınlara hiç ama hiç inanmıyorum. 

Ah, bugünkü aklım olsaydı, heyecanımı tutar önden yarışa girmez kendimi hiç yormaz sakinlikle kenarda kazığın temizlenmesini bekleyen bu dallamanın yanına gider şunu söylerdim, -hadi önden buyur, önce sen atla, hadi bakalım .tün yiyor mu ibne.

Hırsın ateşinden suratım kömüre döndü alev gibi yanıyorum bu ateş birden parlayıp patlayıp küfür gibi kara şimşekli kara bir buluta dönüşüyor, öldüreceğim, lan ibneyi.

İşin doğrusu heyecanımıza yenildik, işin doğrusu bu dallamalar bayrağı almak için heyecanımızı tutamayacağımızı iyi biliyordu, Amerika da biliyordu ajanlar da biliyordu kumpasçılar da biliyordu, gizli örgütler de biliyordu, bizi önden sürdü ibneler. Bayrağı birden kapmak için arkamızda gizlice beklediklerine göre, yağlı kazığa iştahla hevesle atılan biz değildik içimizdeki kurt hiç değilmiş, bu ibneler tezgah kurmuş, biz bu filmi kendimiz çekiyoruz sanmışız.

Hadi lan …spunun çocuğu, biz atlamazsak ne olacak, hadi söyle, .mına koduğumun çocuğu yağları nasıl sıyıracaktın.

Biz olmasak ulan, bu yarışı bu sevinci bu heyecanı bu dramı bu hikayeleri kim yaşatacak kim coşkuyla meşalelerle ortalığı harekete geçirecek, .mına koduğum evladı, kenarda bekleyen halk kimi alkışlayacak kiminle umut bulacak. Söyle lan piç. Bu seyirci kimin hırsını görünce kendinden geçip bize ülkeye bayrağa heyecanla coşkuyla uçup atlayıp sarılacak.

.mına koduğumun çocukları, şampiyonluğa bir maç bir atlayış kalmış, arkadan hazır gel tek atlayışla, .mına koduğum.

Hadi bir söyle hangi partideysek hangi örgütteysek hangi dergideysek, ..rospunun evladı, bir kenarda bizim yorulmamızı beklemişler, bizim yağı pisliği çeri çöpü temizleyip yarışın hırsı kızgınlığıyla birbirimizle kavga edip küsüp birbirimizle boğuşmamızı beklemişler, bu dallamalar hep bir kenarda ellerinde plan proje beklemişler.

Elli yıldır bu yağlı kazık yarışı hep heyecanını kontrol edemeyen saf ve gurur abidesi çocuklarla, heyecansız ruhsuz, bir kenarda yağlı kazığın temizlenmesini bekleyen bu hazır yiyici torpilli dallamalar arasında geçti.

Bizim kafamız kırılsın, biz düşelim millet de gülsün, komik düşelim, gözden düşelim, bir açığımız çıksın, bir foyamızı bulup yazıp çizsinler, diye beklediler.

Kamera bu tarafa, şu arkasında elbiselerini tutan var ya, o sinsi çakal asıl onun hayatını takip et, o elbiseyi tuta tuta, ilişkileri tanıdıkları bağlantıları nemalanır sebeplenir, bir zaman sonra, aydınlarınızı akademisyenlerinizi dergilerinizi partilerinizi örgütlerinizi kurnazlıkla paralarıyla yönetmeye entrikalarıyla onu bunu saf dışı etmeye parti başkanlığına cumhurbaşkanlığına aday olmaya başlarlar, kamera bu tarafa, asıl bu dallamanın elbiselerini tutan o köpeğin suratına zum yap.

Hayır hayır hırsımı sinirimi alamayıp hikayeyi yarıda kesmedim, yere kapanmış zırıl zırıl ağlıyorum, evet, garnizon komutanının ellerinde bakırdan bir kupa yükseliyor görüyorum, şampiyon olmuş gibi dallama kupayı elleriyle havaya kaldırıyor, onu da görüyorum. İşte o an, hırsımdan dinamit gibi patlayacağım, seni bir tenhada yakalayayım oğlum, o yağlı kazığı da o kupayı da .ötüne sokmayan, şerefsizdir.

Tufaya oyuna gelmişliğin bıçak yarası gibi acısı yerlere kapaklanmış sefil bir yorgunluk, aşkının heyecanının çalınması deliye döner başka tür bir yaratık olursun, ağbi millet duyacak ağbi küfür etme vali duyacak, valisini de .keyim. Deliye döndük kardeşlerim, hikayesini .kiyim, bir değil iki değil, kırk yıldır, aynı hikaye, yedi sülalesini kırk yıl .keyim.

Bayrak aşkına yolu açan dayanamayan biz eşekler hep önden atladık hiç akıllanmadık hiç değişmedik. Kırk yıldır kupayı alan kenarda bekleyen orospunun çocukları, hiç değişmedi, milyon dolarları projeleri hiç değişmedi. Şuna bak lan şu parti başkanına şu belediye başkanına, ekranda hala iki lafı biraraya getiremiyor, kumanda nerede lan kumanda, başka kanala geç lan, .mına koduğumun dallamasını seyrettirme bana.

….

Ama bilmedikleri çok şey var.

O yağlı kazıkta biz kendimizi kaybedip heyecanlarımıza kapılarak çok şey öğrendik, arkadaşlık, çaresizlik, yalnızlık, hayıflanma, hayal kırıklığı, hepsini filmler gibi yaşadık düşe kalka travma izlerini öpe okşaya çok sert ve derinden bu hayatın hakkını verdik.

O kupayı kaldıran dallamaların hayatlarında bir kez olsun tatmayacakları bir ışık bir rüya gökleri yıldızlar gibi yukardan aşağıya gördük.

Sert yumruklar şimpir sopalar gibi yazılarımız küfürlerim inadımız oldu, o göktaşları meteorları başlarına biz indirdik. Bu dallamaların yedi sülalesini gördüğümüz her yerde sıfatlarını makamlarını kibirlerini parçalayıp rezil rüsva eden boka sokup çıkartan naralarımız hikayelerimiz oldu.

Ne selam verdik onlara ne danışmanlarıyla el altından gönderdikleri paralarına kandık. Estikçe hamle hamle yükselip kuvvetlenen rüzgarlar gibi sahiden tabiatın ortasında çağların ortasında sadece kendi bileğine güvenen sahici insan türünden olduk.

Kelimelerden vahşi baltalarımız oldu affetmedik, o şekilli koltuklarında onlara bir gün rahat yüzü göstermedik, hiç şakası yok biz yaşadıkça rahat yüzü göstermeyeceğiz. Ve hazinelerin en büyüğü yoksul sabırsız heyecanlı ve çok yürekli içtenlikleri bizleri hala sarhoş eden onlarca pırıl pırıl dünya tatlısı cesur arkadaşlarımız oldu.

Ben, ne Nicole Kidman’ı tanırım, ne Charlize Theron’la karşılaşmışlığım var, ne Michelle Pfeiffer’le karşılaştım ne de ömrümde bir kez Kim Basinger’i gördüm.

O dallama o kupayı kaldırırken, nereden bilecek hiç yaşamamış hiç bilmez işte bu orospunun çocuğu. Dünyada bir kez olur, Tanrı’nın eli omuzlarına dokunur, böyle bir sahne hayatta ancak bir kez yaşanır.

Kalabalık kavga dövüş içinde bir boşluk bir aralık bulup Nicole Kidman yanıma geldi. Terden hırstan bitmiş yere kapaklanmış yorgunluktan sırılsıklam yarışı kaybetmenin hayal kırıklığı, bıçak gibi acısıyla, iç çeke çeke sızım sızım zangır zangır ağlıyorum, başımı kaldırdım, ne göreyim?

Daha önce hiç görmediğim incecik tiril tiril giymiş manolya yüzlü bir kız kolumu tutuyor. Allahım, gözlerimin hemen önünde meme uçları başını göklere dimdik kaldırmış, üstelik o kadar yakın. Ağlamaklı bir sesle bana: ‘Bir yerine bir şey olmadı değil mi?’

Allahım ne ışık, ben aya değil ay yanıma inmiş, silkinip toparlandım.

Kömür karası yüzüm coşkum sevincim parıldayarak açıldı yüzümü ışık ışık aydınlatan o ne güzel bir söz: ‘Bir yerine bir şey olmadı değil mi?’

İlk defa görüyorum, ismini hiç bilmiyorum, Allahım tam aradığım mavili yeşilli gözler, o ne güzel burun.

Tanrı’nın en büyük armağanı, kupasını .kiyim.

Yıllarca rüyalarımı süsleyecek sevgiliyle, Allahım ne kadar cömertsin, işte burun burunayım, ah yarış şimdi yeni başlıyor!

Nicole Kidman’ın tatlı yüzüne şöyle bir bakınca bunaltıcı duygu yorgunluğum zırıl zırıl ağlayışım birden zınk diye kesiliverdi. Aradığım buymuş, zaferlerin en büyüğü, gergin kaslarım yumuşayıp eriyiverdi ağzımda sıraladığım sert boklu yağlı kazıktan küfürler hepsi yandı bitti kül olup uçuverdi.

Kalabalık içinden hiç tanımadığım bir kızın beni sahiplenişi?

Üstelik kuyruk yağı tüccarı babasına rağmen risk alıp kolumu tutuşu?

Annesi babası akrabalarının gözleri önünde onun bana o dokunuşu yağlı kazıktan daha da tehlikeli bir risk.

Kesin akşam evde kafası kırılacak.

O an orada gökten bir ışık indi, o ışık içinden bir kapı açıldı.

O kapıdan girdim bu satırları yazdığım bugüne kadar rüyalarımda hep o ışıkla yıkandım.

Ve panikle kendimi toparlayıp ilk işim ıslanmış ağırlaşmış .ötümden düşen donu çaktırmadan çektim.

Başıma gelen en güzel şey.

Dünyanın en güzel film artistlerini seyrettikçe hep aynı kızı aynı rüyaları gördüm, çekilen bütün filmler beynimde kalbimde sanki hepsi beni anlatıyorlarmış, o hırs o heyecan o hayal kırıklıkları o ağır hezimetler, hepsi sanki beni yazmış.

Artık biliyorum, bir gül yaprağı bir çimen tanesi bir çiğ damlası içinden ne düşünür? Bahar gelmese de çiçekler açmasa da artık biliyorum bir çiçek hangi rüyayı görür?

O rüyaları sürükleyen o filmleri çeken bitmeyen bir hırsın o eşsiz neşesini artık iyi tanıyorum, .kerim bakırını kupasını, bugün olsun yine kendimi tutamam kurtlar gibi kafa göz kemik taş kaya demem, o bayrağa yine uçarak atlarım.