Yapısal ekonomik hastalıklar değişmedikçe...

Yapısal ekonomik hastalıklar değişmedikçe...

Doğal gaz bulundu haberi büyük sevinçtir, moral ve kendine güven vereceği açıktır. Geçici de olsa rahatlatacağı aşikardır. Üstelik bu zor günlerde hükümetin başına konmuş talih kuşudur. Ekonomiye değilse de doları ve borsayı bir zaman oyalacağı doğru bir tahmindir.

Ancak müzmin muhalif bizler için asırlarca çözülemeyen sağcı muhafazakar hastalıkların çok köklü devrimlerle çözülmediği sürece hiçbir işe yaramayacağı tıpkı AB'ye giriyoruz gibi geçici bir havai fişek aydınlığı yaşatacağı ortadadır.

Kardeşlerim, acı gerçeğinizle yüzleşin, değil bir bölgede şu kadar milyon metreküp doğal gaz yatakları bulmak, Karadeniz ve Ege'nin suyu hepten 'petrol denizi' olsa artık anlayın asırların vahim hastalıkları yerinde durduğu müddetçe sadra şifa olamayacaktır.

Sağ zihniyetin çözmeye hiç yeltenmediği asırlarca süren bu ekonomik hastalıkları birkaç başlık altında fırsat bu fırsat büyük sosyal ve siyasi olaylarla hikaye ve mukayese ederek özetleyelim.

Önce şunu söyleyeyim, Türk hükümetleri 'petrol'den çok önce 'benzin'i buldu.

Bütçenin yarısından çoğunu ÖTV petrol ve türevlerinden karşılıyor. Bu şu demek, petrolü olmayan ülke, petrol açığını dünyanın en pahalı benzinini satarak karşılıyor.

24 Ocak kararlarıyla kamu politikalarının sona ermesi ve özelleştirmenin devlet politikası haline gelmesiyle bakın ne büyük felaketler yaşadık eski tarihlerin tıpkısı kopyası.

Diyelim parasız yatılı öğretmen okullarının ve yurtların kapatılmasıyla yoksul kesim çocuklarını okutamaz hale geldi. Bu durumu fırsat bilen PKK ve FETÖ'nün yoksul Anadolu çocuklarını ne kadar kolay kadrolarına ajan ve gerilla olarak katıp Türkiye'ye karşı savaş açtığı ortadadır.

Sizler köyleri boşaltırsanız, çocuklarına iş bulma ve okutma şansı hiç bulamayan ekonomik darlık içinde kitleler cemaat ve şeyh ve hain silahlı örgütlerden çocuklarını kurtaramaz.

Ve üstüne Dünya Bankası emirleriyle Fiskobirlik, Çukurova Birlik, Marmara Birlik, Tariş vs. 70'li yılların bu çok ünlü kooperatiflerin küçültülüp yerine şirketleri koyarsanız küçük üreticiler ve köylüler yaşamak için hemşehri ve cemaatler dışında güvenebileceği bir yer kalmaz.

Büyük kamu fabrikalarının (tütün, reji gibi) tasfiye edilip işçilerin tazminatsız atılması taşeronlaşmanın önünü açtı ve sigortasına maaşına güvenemeyen kitleler tarikat ve cemaatlere muhtaç hale getirildi, yani 24 Ocak kararları ülkemiz için çok çok büyük bir dönüm noktasıdır. İşine emeğine güvenen insan türümüz kalmayıp 'kul' 'kapıkulu' 'mürid' 'teba' vs. başkalarına muhtaç hale getirildi. Bu sesini çıkartmayan itiraz etmeyen 'kullarla' siyaset de kilitlenip çözümsüz tekinsiz bir yere savruldu.

1600'lü yıllardan başlayarak Osmanlı dört asır toprak sorununu çözemedi ve battı. Ve dört asır hep aynı birbininin kopyası iç siyasi kavgaları izledik. Nedir bunlar?

Kaçkın dediğimiz köylülerin çifti çubuğu bırakıp köyleri terk etmesiyle önce Celali İsyanları başladı, sonra, ortada kalmış işsiz gençler karnını kim doyuruyorsa onun kapısına koştu ve asırlarca bitmeyen iç savaşların önü açıldı.

1950'li yıllarda sağ iktidarların baş etmek için akıl yürütmediği çaba sarf etmediği şehire göç ve gecekondulaşmayla köylerin boşalması ortaya milyonların iş, işsizlik, sigorta gibi devasa sorunlar çıkarmasıyla, bu eski isyanları kıyaslayın. İşsiz güvensiz insanları kendi cemaat ve tarikat ve partilerine 'kul, köle' yazıp bu devasa yapısal soruna partizan yaklaştılar.

Tıpkısını 1980'den sonra yaşadık. Otuz yıl süren ancak gerçekte hiç bitmeyen Celali İsyanları'yla 1980 sonrası PKK ve FETÖ'nün palazlanması arasında büyük paralellikler vardır. Çifti çubuğuyla kendini geçindiremeyen kitleler eşkiyanın kapısına kul yazılmıştır, devletine karşı ajanın eşkiyanın silahını tutmuştur.

Tıpkısı oldu, kıyaslayalım. Tımar sistemi, Osmanlı ordusunun en değerli Sipahi askerlerinin karınlarının doyurulması için devletçe verilen arazilerdir. Timar sistemi nasıl bozuldu? Saray bu büyük arazileri kendi adamlarına vakıf adı altında vererek buralarda büyük (özel) malikaneler kurulmasının önünü açtı. Yani toprak bir kaç vezirin ya da yakınının eline geçti, kıyaslayın, kooperatiflerden boşalan yerlere torpilli büyük şirketlerin geçmesi gibi, ya da arazilerin feodal beylerin elinde olması gibi.

Sonra 'topraksız' kalan Sipahileri (askerleri) Osmanlı dört uzun asır doyuramayınca Sipahiler ayaklandı, öyle on yıl yirmi yıl elli yıl değil, üç asır durmaksızın ayaklandılar. PKK da FETÖ de Menzil de vs. devleti ele geçirmenin başka tür ama aynı ekonomik temelli ayaklanmasıdır.

Osmanlı tarihinde okuduğunuz bütün reformlar Sipahi ve Yeniçerinin verilemeyen denk getirilemeyen maaşları için başlatılmış ve hepsi akim kalmıştır, yetiştirilemeyen maaşlar Osmanlı'yı kendi iç savaşlarına gömmüş ve bu devasa sorunlardan başını kaldıramayan imparatorluk parçalanmıştır, çünkü maaşlar üretime ivme kazandırmayla değil bulup-buluşturma gibi geçici tedbirlerle ödenmiştir.

Dört uzun asır isyan eden eşkiya liderleri parasını verdikten sonra kendine istediği kadar Yeniçeri ve Sipahi bulabilmiştir, 80'den sonra liberalleri PKK'lıları FETÖ'cüleri buldukları gibi, ya da işe muhtaç kitlelerin saraya sağcı partilere gözünü karartıp bağlanması gibi.

Bu toprak düzeni bugün dahi büyük şirketlerin lehinedir, köylülerin bugün dahi bu büyük şirketler karşısında yaşaması ve sadece ürünleriyle geçimleri mümkün değildir.

Kamu politikaları devreye girmedikçe tarlalar hayvancılık kooperatiflerle sahiplenilmedikçe kendine yeten Anadolu toprakları her yıl siyasilerin ve tehlikeli yapıların oyuncağı milyonlarca işsiz üretmeye devam edecektir.

Tarih bize göstermiştir ki büyük şirketleri doyurmak mümkün değildir. Paranızı bütçenizi başında dört-beş adamın olduğu bu büyük bankalar emmeye şirketleri yemeye devam edecektir, beklediğiniz müjdeye asıl sevinenler işte bu banka ve şirketlerdir.

Osmanlı'dan kalan ikinci büyük hastalık, mal yığma hastalığıdır.

Hükümette ve belediyelerde görev alan sağcı muhafazakar siyasiler kendi ceplerini doldurmakta habire mal yığmaktadır, bu mal yığmanın bir kısmı yatırıma dönüşen ekonomik temerküzle hiçbir alakası yoktur, depo gibi hangar gibi üst üste daireleri arabaları yalıları yığarlar. Ülkenin tüm ormanlarını sahillerini yaylalarını versen bu mal yığıcıları doyuramazsın.

Herhalde bir parça ekonomi okudunuz yığılan malın üretime ekonomiye katkısı sıfırdır ve gayya kuyusudur.

Öyle ki Kösem Sultan öldürüldüğünde yığdığı mal devlet hazinesi kadar büyük çıkmıştır. Kellesi vurulan nice vezirlerin mülklerinin büyüklüğü doğulu ve batılı tarihçilerin gözünü korkutmuştur, bir iktidar değişikliğinde çok şaşırtıcı yüksek kişisel servet rakamlarıyla karşılaşacağımız hepimiz için aşikardır.

Mal yığmaktan başka amacı olmayan saraya yakın bu torpilli zenginlerin doyum noktası tarihlerde yoktur, petrol zengini Arap şeyhleri gibi. Bulacağınız petrolün bu mal yığıcılar tarafından zemzem suyu gibi şarap gibi oh yarasın içileceği aşikardır.

Beş asırdır çözülemeyen diğer büyük yapısal hastalık, nepotizmdir, saray aile ve yakınlarına servetlerin bölüşümü için öncelik sağlaması.

Biri kalkıp “Osmanlı nepotizmden battı” derse, doğrudur.

İkinci doğru, biri kalkıp “Osmanlı rüşvetten battı” derse, o da doğrudur.

Bunlar din-iman-inançla haksız servet ve dünya malı arasında sağcı muhafazakar kitlelerin çözemediği devasa bir sorundur, an itibariyle ekonomimiz bu hastalıktan muzdariptir, çok da bir şey üretmeyen başkent Ankara'daki dudak uçuklatıcı Mercedes ve BMV sayıları ortadadır.

Bir diğer yapısal hastalık, işsiz boş beleş yaşayan tarikat ve cemaatlere (üretimleri değil) sadece duaları karşılığı büyük vakıflar okullar ihaleleler belediye ve bakanlık imkanları verilmesidir.

Bunca tarikat ve cemaate istediğiniz kadar verin doyurulmalarının sonu yoktur. Osmanlı altı asır doyuramamıştır, Türkiye FETÖ'yü doyuramamıştır, Menzil'in doyma ihtimali hiç yoktur, sadece namaz kıldıran Diyanet kadrolarının dolma haddi hiç yoktur.

1630-1650 yıllarında sarayda müneccimbaşı Hüseyin Efendi, ki, namı Cinci Hoca'dır, serveti doğulu ve batılı tarihçileri şaşırtmıştır, Yeniçerinin maaşını ödeyecek kadar bu büyük serveti sadece cincilik yaparak nasıl kazandı sorusu halen merak edilmektedir, Menzil'in ve FETÖ'nün ve İslamcı vakıfların servetleri gibi!

Osmanlı tarihinde devlet adına vergi toplayan 'mültezimlik' kurumunu bugünle kıyasladınız mı? Osmanlı maliyesi vergi toplayamıyor ve vergi toplama işini aracı tüccarlara (mülzetimlere) veriyor. Merak ettiniz mi şu doğal gaz satış bayileri ne iş yapıyor? Osmanlı'dan kalan mültezimliğin aynısı, doğal gaz parasını dahi özel şirketler tahsil ediyor, daha nicesi şu köprü geçişleri nedir en temel ihtiyaçlarınızı ekmeğinizi okulunuzu yolunuzu hepsi özel şirketlerde!

1980'den sonra İslamcıların başlattığı 'laiklik-şeriat' kavgasını da rica ediyorum benim için bir satırcık olsun başka yönüyle tartışın, şöyle, İslamcılar devleti ve hukuku 'Kemalist' diye kodladı ve adlarına 'elitler' dedi, yani laiklerden oluşan bir 'seçkin' sınıf devleti eline geçirdi iddiasında bulundu.

Yani zımnen Kemalistlere 'kapıkulu' Yeniçeri yakıştırması yaptı, tıpkı Anadolu'da aç kalan köy çocuklarının İstanbul'da beleşten saray kapısından geçinen Yeniçerilere savaş ilan etmesi gibi.

Kısaca İslamcı partilerde karşılık bulan bu büyük siyasi istila galeyan ve meydan okumaya, bir de, şehirli, bürokrat, maaşlı öğretmenler, işçiler ve aydınlarla Anadolu'dan gelen mesleksiz işsizlerin 'sınıf' kavgası olarak bakıvermeyi deneyin. Sosyolojik kural şudur, filmin sonunda kural tanımayan (din, iman, Allah, hak hukuk) açlar kazanır.

Şimdi devleti tümüyle eline geçiren İslamcı kadrolar karşısında iyi okullarda okumuş milyonlarca gencin isyanına şahit oluyoruz. Bu milyonlarca gencin İslamcı iktidarı İslamcı kodlarıyla din-iman-laiklik-cemaatçilik-diyanet vs. üzerinden eleştirmesi sizi aldatmasın. Bu da tam doğru değil, muhalefetin bu dini sıfatlı eleştirilerini bir yana koyun. Cemaat-vakıf-tarikat ve din-diyanet eleştirileri de asıl isyanın başka tür örtüsüdür, ancak bu şehirli kitleler siyasi hukuki kurallara karşı çıkamayacakları için siyasi şansları yoktur.

Gerçek, bugünün sarayına kapıkullarına karşı, hep siz yiyorsunuz, bize de iş verin isyanı, yani bildiğimiz asırların saray ve saray karşıtlarının 'savaşıdır', Baba İshak, Baba İlyas'da da Celaliler de Sipahi Yeniçeri savaşlarında da hep aynı kavgayı görürsünüz.

Bu kadar 'sosyal ve siyasi' savaşın kökü çok basit kamu politikalarıyla bütçe imkanlarının hakça hukukça kardeşçe eşit dağıtılmaması.

Yani kardeşlerim, bu kadar kalıcı yapısal, sosyal ve siyasi çatışma alanlarınız varsa dünyanın en büyük petrollerinin sahibi olsanız ekonomiyi rahatlatmanız çürümenin ve çöküşün önüne geçmeniz mümkün değildir.

Rüşvet, torpil, nepotizm, kooperatifçilik yerine büyük şirketler, üretim yerine tarikat ve cemaatler, köylünün toprak ve ürünüyle geçinemeyip toprağını büyük şirketler lehine elinden çıkması, fırsat eşitliğinden kamu politikalarından hiç söz edilmemesi. (Yeniçeri ve Sipahilere) asker ve polisine maaş yetiştirmek için petrol ve türevlerine habire otomatik zam yapılmasını aşamazsınız, çünkü bu yapısal sorun çözülmedikçe ekonomik felaketlerin derinliğini dibini görüp anlayamazsınız.

Bu saydıklarımız Türkiye için asırların köklü yapısal sorunlarıdır ve bu hastalığın kökü sağcı-muhafazakar zihniyettedir.

Asırların bu hastalıklı zihniyetine karşı savaş açan Cumhuriyet'in ilk yılları çok kısa sürede Osmanlı'nın borçlarını ödeyebilmiştir.

Yani asıl petrolü bulan Cumhuriyet'tir, yatılı okullarıyla, buğday, fındık, tütün ve çayı vs. yani 'maddeyi' 'kaynağı' ülkenin en 'değerli' hazinesi haline getirmek büyük bir zihniyet devrimiydi, köylüden vergiyi kaldırması, kooperatif sayısını beş yılda ikiden beş yüze çıkartması, herkesin hukuk karşısında eşitliğiyle, asrın değil asırların petrolünü bulan Cumhuriyet'tir.

Yani kamu politikaları yeniden baştacı edilmedikçe asırların bu hastalıklı zihniyeti masaya yatırılmadıkça bu yüzyılların sülüklerini asalaklarını doyurmak bir tatmin noktası sağlamak mümkün değildir.

Biz yine de petrol bulmanın sevincini yaşayalım ancak hamasete ve havai fişeklere de artık akıllandık, tarih ve sosyoloji ve ekonomi bilgilerimizi tazeleyip fazla bel bağlamayalım.

Çünkü Arap petrolleri Arapların işine yaramadığı gibi, Arap petrollerinin tümü Türkiye'nin elinde olsa dahi, iç siyasi tartışmalar, eşitsizlik, işsizlik, yağma talan yerinden zırnık kıpırdayamaz, doğusuyla batısıyla refaha bolluğa umuda işte şahidimiz tarih dönüşemez, çünkü bu yapısal tarihsel zihniyet sorunu, ülkemizin gayya çukurlarıdır.

90'lı yıllarda tıpkı Osmanlı padişahları gibi Özal da yeniçeri-sipahi savaşı gibi güçlerden birini kullanmış, liberallerin de ağızlarıyla askerler için onların lojmanı var maaşı var deyip polise ağır silahlar verip silahlı kuvvetlere  meydan okumuştur, çünkü arkasına aldığı seçmenler demokrat parti gibi taşradan yeni gelmiş hemşehri dayanışması ve cemaatlere çok yatkın işsiz mesleksiz gruplardı, bu kitlelere yer açabilmek için devleti satmayı ve 'devlet'i yıkmayı tercih ettiler. 

Ve taşradan gelen nüfus için kamu politikalarıyla sosyal devlet anlaşıyla  burslarla yurtlarla işsizlik sigortalarıyla vs.. siyasi imkanların önünü açmak yerine AB'ye ve IMF'e bağımlı ülkenin hazinesi fabrikası neyi var satarak Osmanlı benzeri kolay yoldan çok ucuz siyaset yaptılar.

Bugün kamu politikalarını tek kelime ağzından çıkartmayan Kemal Derviş yetiştirmesi Faik Öztraklar'ın Kılıçdaroğulları İmamoğulları, İnce, hepsinin istisnasız bu köklü sağcı zihniyet hastalığına karşı tek cümleleri yoktur, gördüğümüz Osmanlı'nın sıkışıp eyaletleri, Kıbrıs'ı, adaları vermesi gibi onlar da özerklik sözüyle Batı'dan destek aramaktan başka bir yol bilmiyor ve söylemiyorlar.

Oysa kamu politikaları üretmeyi ve çalışmayı atelyeyi ve fabrikayı ve tarlayı, sil baştan 'siyasetin' en başına koyacak kendinize olan güveni ve gücü ortaya çıkartacaktır ve insanlarımız başkasına muhtaç olmadan yaşamayı öğrenebilecek, işte korku burada, bağımsız kendine yeten insan türünü bu topraklar asırlardır istemiyor!