Yasama ve yaşama

Av. Mihriban Ünal yazdı...

Yasama ve yaşama

“… İnsan daha yaşamadan, cennet umudunu ne yapsın? Kendi ruhları yerlerde sürünürken, Kutsal Ruhu ne yapsınlar? Yardıma ihtiyaçları olacak. Ölmeye sıra gelmeden önce yaşamaları şart.”

Engelli ruhlarımızın yerlerde süründüğü iflah olmaz bir çağın içinde çamurlarımızdan arınmaya çalışırken bile daha çok çamura buluyoruz birbirimizi ve pisliğin içinde debelenip duruyoruz sanki.

Aç köpekler gibi cemaatlerin saldırdığı bakanlıklar, üç beş şirketin insafına terk edilmiş kamu hizmetleri, gittikçe yoksullaşıp köleleşen onurunu yitirmiş bir ulus, etrafımızda bitmeyen savaşlar, her gün işgalci Ermenistan terörüne kurban giden çoluğu çocuğuyla masum Azerbaycan Türkleri ve kör taklidi yapan kafasız dünyalılar, 2010 referandumu ile tekerlekli sandalyeye mahkûm edilen yargı, Kurtuluş Savaşı vermiş bir TBMM’den 2017 referandumu ile kötürüm bırakılan yasama, iktidarı muhalefetiyle içten dışa çürümüş partiler…

Nasıl yaşadığımız nasıl yasadığımıza bağlı!

Kuralları kimin koyduğuna, kararları kimin verdiğine, vergileri kimin topladığına, yetki ve sorumluluğun kimlere pay edildiğine, denetimlerin ne şekilde yapıldığına, gelirin neye göre dağıtıldığına, yargılamayı kimlerin yaptığına… bağlı nasıl yaşadığımız! “ Egemenlik, kayıtsız ve şartsız milletindir.” sözünün anlamı da “milli irade” nin varlığı da işte bu yasama ve yaşama biçimidir! “Cumhuriyet” bir yasama ve yaşama biçimidir!

Soralım o halde, hangisi bizde, nerde milli irade, hani kayıtsız ve şartsız egemenlik, yasıyor ve yaşıyor muyuz gerçekten, gözü dönmüş sapık şeyhlerin bizi kurtaracak (!) bir cennet umudu neye yarar önce hak ettiğimiz gibi yasayıp sonra insana yakışır şekilde yaşamadan?

Bizler yapmayın, etmeyin diye söylemekten yorulduk, onlar yargıyı bile karpuz gibi kör bıçakla üçe beşe bölmekten, herkesi ve her şeyi, zihinleri bölmekten, yaşamı bölmekten, milli iradeyi darmadağın etmekten… yılmadı, yorulmadı!

En son barolara kadar geldi bölme sırası, aklı başında tüm hukukçuların itirazlarına rağmen, hukuku dahi siyaset sahnesine taşıyıp çatışma alanına çekecek çoklu baroya ilişkin yasal düzenleme TBMM’de kabul edilip Resmi Gazete’de yayınlandı ve ışık hızıyla “paralel barolar” kurulmaya başlandı.

Bu süreçte gidip cemaat şeyhlerinden, siyasi parti liderlerinden emir talimatlar alarak “paralel baro” kurma çalışmaları yürüten zübükzadelerin sosyal medyada paylaştıkları, ilerde muhakkak kendilerini belediye başkanlıklarına, danışmanlıklara taşıyacaktır, ancak torunlarını tarihin yüz karaları olarak utandıracaktır!

Konuya ilişkin gerekçeli kararını henüz yayınlamadı, ancak çoklu baro düzenlemesinin iptali istemini içeren başvuruyu reddeden ve aslında “ışığı” (!) kendine yetmeyen Anayasa Mahkemesi de bu utançtan payına düşeni alacaktır.

Acaba çoklu baroya ilişkin gerekçeli karar yayınlandığında Osman Kavala ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara karşı oy gerekçesi yazan ve sanki hâkim değil de Osman Kavala’nın avukatı gibi Kavala’yı : “Başvurucu, çok sayıda sivil toplum kuruluşunda kurucu üye, yönetim kurulu üyesi veya danışma kurulu üyesi olarak görev alan ulusal ve uluslararası düzeyde tanınan bir insan hakları aktivisti iş adamıdır.”  şeklinde takdim eden AYM başkan yardımcısı Engin YILDIRIM o zaman da insana aydınlık ve huzur veren herhangi bir “ışık” (!) tan söz edebilecek midir?

Çoklu baroya ilişkin süreçte tüm bunlar yaşanıp yasama (!) ve yargı(!) eliyle hukukun canına daha ne kadar okunabilir ki diye düşünürken “salgın” bahane edilerek koca bir laboratuvara çevrilen dünya ve denek faresine dönüştürülen insan imdada yetişti, yasamaydı, yargıydı derken yine  “salgın” ileri sürülerek “yürütme”  de devreye sokuldu elbette!

Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı’na yazdı, İçişleri Bakanlığı “salgın” ı bahane ederek  02.10.2020 tarihli tavsiye genelgesi yayınladı, bu genelge doğrultusunda İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulları barolar da dâhil olmak üzere meslek örgütlerinin 01.12.2020 tarihine kadar genel kurul yapamayacakları yönünde kararlar aldı, Yüksek Seçim Kurulu da araya girdi ve 02.10.2020 tarihli kararla İl Umumi Hıfzıssıhha Kurul’unun karar alması halinde baro seçimlerinin yapılamayacağına karar verdi.

“Yürütmemiz”in bu şekilde “salgın” ı ileri sürüp insanı hayrete düşürecek serilikte kararlar almasının ardında yatan gerçek ise, “paralel barolar” kuruluna dek baroların genel kurul ve seçim yapmasının önüne geçmek, paralel barolar kurulduktan sonra da kendi siyasetlerine uygun kişileri baroların temsil organlarına yerleştirmektir!

Yoksa insan sormadan edemiyor, bu salgın, siyasi parti toplantılarında, eğlencelerde, düğünlerde, otellerde kendini kafese kapatıyor da milli bayramların kutlanacağı, 30 Ağustos Zaferi’nin anılacağı, her türlü tedbir alınarak yapılacak baro genel kurullarının gerçekleştirileceği zamanlarda mı kafesten çıkıyor diye?

Bakın işte “salgın” da bahane edilerek ne güzel yasayamıyor ve yaşayamıyoruz!

Kör bıçakla karpuz gibi dilim dilim bölünen hukukun çilesi bununla da bitmiyor, Avukatlık Kanunu’nun 82. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak barolar genel kurul yapabilmek için ayrı ayrı İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu kararlarının iptali için idare mahkemelerinde dava açıyor, İzmir Mahkemesi emsal nitelikte olacak şekilde İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu kararının yürütmesini durduruyor, ancak bu kez de Konak 1. İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı, Avukatlık Kanunu’na ve mahkeme kararına açıkça aykırı olacak şekilde bir karar alarak İzmir Barosu’nun genel kurul yapmasının önüne geçiyor!

Oysa kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan baroların ne zaman olağan genel kurul yapacakları ve organlarını seçecekleri “kanun” ile belirlenmiştir ve İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulları’nın bu konuda takvim değişikliğine giden keyfi kararları açıkça hukuka aykırıdır! Hele de Konak 1. İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı’nın kanun ve mahkeme kararını dahi tanımayarak aldığı karar yok hükmündedir ve suç da teşkil etmektedir.

Elbette beklediğimiz ve olması gereken, yok hükmünde olan keyfi kararlar göz ardı edilip emsal mahkeme kararları da dikkate alınarak baro genel kurullarının kanunun emrettiği takvime göre yapılmasıdır. Önümüzdeki süreçte neler olacağını, kimlerin hukuka uygun davrandığını, kimlerin hukuku çiğnediğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

…..

“Evet, ama banka da insanlardan kuruludur.

Yo, orada yanılıyorsunuz… çok yanılıyorsunuz. Banka, insan olmayan bir varlıktır. Bankadaki herkes, bankanın her yaptığından nefret eder. Ama banka onu yine de yapar. Banka insanın dışında bir şeydir, söylüyorum size. Canavardır. Onu insanlar yaratmıştır, ama insanlar kontrol edemez…”

Bu şekilde yasamaya ve yaşamaya, iradesini ortaya koymaya çalışan bir milleti “yürütme” ye kul eden, hukuk, kanun, mahkeme kararı tanımayan, fakat her daim kamu sağlığını gözeten (!)  covid’li yepyeni sistemimize itiraz edip haykıralım: Seni biz kurmadık mı, öyleyse irademiz nerde, seni neden biz kontrol edemiyoruz ve her gün niçin biraz daha nefretimiz artıyor sana?

 

*Yararlanılan Kaynak

John Steinbeck, Gazap Üzümleri.