Yaşanan devlet krizi ve kumpas davalarındaki ideoloji

Hakan Paksoy yazdı

Yaşanan devlet krizi ve kumpas davalarındaki ideoloji

Türkiye’nin 21’inci yüzyılın başındaki iktidar değişikliğinden sonra sinyallerini verdiği savrulmaları büyüyerek devam ediyor. Etkilerinin yıkıcı ağırlığı her geçen gün daha fazla hissediliyor. Mesela son büyükelçiler meselesinde dünya, büyükelçiler için istenmeyen adam ilan edilme talimatı verildiğini Cumhurbaşkanı meydanlarda halka konuşurken öğrendi. Türkiye seçim meydanlarından idare edilecek kadar küçük veya gayri ciddi bir devlet değil. Veya uluslararası ilişkilerde kararları meydanlarda almak devlet krizi demektir. Ve her krizin merkezinde genellikle Cumhurbaşkanının olması krizi derinleştiriyor.

En büyük açmazımız da büyük yönetim krizleri yaşandığında değişimin yeni bir seçim dışında mümkün olmamasıdır. TBMM çözüm üretmekte devre dışı bırakılmıştır. Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi (CHS) başka yola izin vermemektedir. Bazen seçim olmadan da çözüm iyi bir yoldur. Hem şartların aciliyeti hem siyasi sıkışıklığın bir an önce aşılabilmesinin toplumda yaratacağı rahatlama ve gerginliğin azaltılması için gerekliliktir.  Ayrıca fazladan seçim ekonomisinin yükü de taşınmamış olur. Seçim para musluklarının açılmasıyla kaynakların ve bazen zamanın fazladan harcanmasını beraberinde getirir.

Seçim elbette çok net ve demokratik bir çözümdür ama alternatifsizlik de çok büyük sorunları bünyesinde taşır. Alternatifsizliğimiz krizi derinleştirirken, çok daha ağır bedeller ödememize yol açabilir.

Mesela, bugünkü gibi devletimizi 20’nci yüzyılın ikinci on yılındaki şartlara götürebilme potansiyeli taşıyan dönemlerde değişim yaşanması büyük bir hareket yeteneği de kazandırabilir.

HUKUKUN GÜCÜ DAĞLARI AŞIRIR

Yaşadığımız büyükelçiler krizinin merkezinde Osman Kavala var. On büyük ülkenin Büyükelçisi birlikte tivit atarak Osman Kavala davasının uzadığını ve serbest bırakılmasını istediler. Doğrudan içişlerimize ve yargımıza müdahale anlamına geliyordu. Rahip Brunson ve Deniz Yücel davalarında aynısı yaşanmış ve Türkiye’den istenen yapılmıştı. Bu sefer Cumhurbaşkanı tivit atan büyükelçiler için istenmeyen adam talimatı verdiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı’nın Kavala için de “Soros artığı” demesi dikkat çekiciydi. Soros küresel sermayenin temsilcisi ve Türkiye’yle beraber adı geçince dikkat kesilmek, onun ülkemizdeki ilişkilerini büyük bir özenle takip etmek millî menfaatimiz gereği!

Fakat Sorosçu olmak diye ceza yasamızda bir suç yok. Suç olmadan ceza da olamaz. Ancak Cumhurbaşkanı’nın böyle bir suç varmış gibi konuşması büyük sıkıntı. Böyle yaklaşımlar, hukukun siyasetle ilişkisini de ortaya koyuyor. Ayrıca geçmişte Cumhurbaşkanı’nın kendisi dâhil onlarca kişi ve STK’nın Soros’la ilişkiye girdiği arşivlerde var.

Burada devlet yönetimine bakış açısı öne çıkıyor ve CHS devreye giriyor. Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti İstanbul Belediyesi değil ve ben yaptım oldu diyemezsiniz. Bir kere belediyelerimizin arkasında devletimiz koca bir dağ gibi duruyor. Özellikle belediyelerin uluslararası ilişkilerine hem yön veriyor hem de kefil oluyor. Tıpkı baba gibi. Türkiye Cumhuriyeti’nin arkasındaki güç ise sadece ve sadece hukuktur. Siz kendiniz bu gücü terk etmemelisiniz. Böyle yaparsanız hem insanlık açısından doğru olmaz hem de millî menfaatlerinizi korumakta sıkıntı çekersiniz.

Bütün bu gelişmelerle birlikte ve yaşananların büyük etkileri yüzünden, içeride bazı olaylar da kamuoyunun dikkatinden kaçıyor. Kumpas davalarındaki yeni gelişmeler gündemde yeterince yer bulamıyor. Hâlbuki bu davalar doğrudan Türkiye’nin götürülmek istendiği hedefle, “Menzil”le doğrudan ilişkili.

HUKUKSUZLUK YOLDA BIRAKIR

Kumpas olduğunu beşikteki bebeğin bile bildiği isimli davalarda da hukuksuzluğa doğru gidiyor. Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet edenlerin ihanetlerine zemin hazırladıkları, bu ihanetlerinde kendilerine mâni olabilecekleri ortadan kaldırmaya çalıştıkları, hem kendileri hem de ortakları için alan temizledikleri bu davalar devam ettiriliyor.

Hainler geçmişte fırtına gibi esmişlerdi. Hatta kasırga oldular. Savcılarının her biri Yunan tanrıları gibiydi. Başlarındaki de tanrıların tanrısı Zeus’tu. Onu seyredenler alkışlıyor, destekliyor ve yardım ediyorlardı. Çok güçlü bir koruma zırhı içine almışlardı.

15 Temmuz ihanetiyle bütün sır perdesi açıldı. Bütün davalardaki kumpaslar ortaya saçıldı. Sebebi ne diye bakılınca da “siyasi” diye izah edildi. Doğru siyasiydi. Davaların hepsinde de iktidarın büyük desteği vardı. Elbette bu bir siyasi tavır. Ancak siyasi olduğu kadar ideolojik olduğu da gözden kaçmamalı.

28 Şubat Davası da Balyoz Davası da hukuki zemin üzerinde yürür görünmekle birlikte, daha fazla, ideolojik bir çizgide devam etti ve hâlâ devam ettiriliyor.

Mahkeme heyetiyle iddia makamı birlikte hareket ederken dışarıdan da çok güçlü siyasi destek vardı. Bu destek gönüllü savcılık olarak devreye girdi. Tıpkı büyük bir ortaklık veya çok güçlü koalisyon gibiydi. Hani hep şikâyet edilerek CHS’ye geçtik ya: “Koalisyonlar Türkiye’ye hep zarar verdi. Vermeye de devam ediyor. Tek başına iktidar olmalı” deniyordu. -Görüntüde- iktidar ortak kabul etmedi, kavga çıktı. Ama görüntüde sanki.

İktidar ortağı olanların bir kısmı hapiste ihanetlerinin bedelini ödüyor. Ancak diğer ortağa yakın olanların büyük bir kısmı herhangi bir zarar görmedi. Sanırsınız ki ortaklar birbirlerinin içine adam yerleştirmişler (!) de onları salim limanlara çekiyorlar.

Bu satırların kaleme alındığı 25 Ekim 2021 itibarıyla ihanetin üzerinden 6 yıl 2 ay ve 10 gün geçmiş. Hainlerin yargılamaları yavaş yavaş bitmeye başladı. Fakat bununla birlikte geçmişin kumpas davalarında canlanma başladı. Yargılananlardan sembolik sayıda ama önemli rütbelerdeki kişileri tekrar yargılayıp hapis cezasına çarptırıldı veya yargılanmaya başlandı.

28 Şubat Davası bitip 14 yüksek rütbeli asker cezaevine konuldu. İçlerinde tek başına hayatını idame ettiremeyecek kadar ağır hasta olanlar var.

28 Şubat Davası biterken ilginç bir şey oldu. Tam bir kumpas olduğu tescil edilmiş Balyoz Davası yedi kişi için “Suç işlemek için anlaşma” suçlamasıyla yeniden başlıyor. Bu yedi kişinin de ilahlara kurban için seçildiği anlaşılıyor.

İDEOLOJİYLE YÖNETİLEN ÜLKE

Bu kumpasları hazırlayan hainler, iftiralarını “Hükümeti devirecekler” yalanları üzerine inşa etmişlerdi. Bırakın hükümeti devirmeyi devleti kimin yok etmek istediği ortaya çıktı. Geçmişte kahraman denen bu hainlerle, hain denenler yer değiştirdiler. Aslında yapılması gereken o insanlara “kusura bakmayın, size işkence ve haksızlık yapıldı. Sizden özür diliyoruz” denilmesiydi. Hem de devlet adına olmalıydı.

Bütün bu olanlar ne ile ve nasıl izah edilebilir, diye bakıldığında iktidarın ideolojik yönü devreye giriyor. İdeolojik hedefe yürüyüş veya kamuoyunun bildiği isimle, “Menzil” yolculuğu durmaksızın devam ediyor. Ve daha da önemlisi, özellikle, 28 Şubat Kumpasında ceza verilmemiş olsaydı bu ideolojik kurgu büyük bir gümbürtü ile çökecek, bütün kurgunun üzerine inşa edildiği sırça köşk yer ile yeksan olacaktı. Böylece siyasi zemini 28 Şubat süreci üzerine oturtulmuş yapı, depremde yıkılan binaya benzeyecekti. Görünen, bu kadar büyük bir darbenin göze alınamadığı… Ama onların yerine Türkiye telafisi güç daha büyük darbeler almaya da devam ediyor…