Avatar
Ahmet Müfit

Yeni Anayasanın amacı darbe ruhunu silmek mi?

featured

Ahmet Müfit yazdı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İspanya ve İtalya seyahatleri dönüşünde yapmış olduğu açıklamalar, seçim sonrası yaşanan yumuşama, normalleşme siyasetinin altında yatan temel amacın yeni bir anayasa yapmak olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanının açıklamasında, yeni anayasanın amacı darbe ruhunu silmek olarak açıklansa da -Anayasada darbeden kalan tek şeyin, AKP’nin canhıraş bir şekilde sahip çıktığı, darbe ürünü Yüksek Öğrenim Kurumudur (YÖK)- olduğu gerçeği düşünüldüğünde-, ülkedeki laiklik karşıtı, etnikçi siyasetin algısıyla “darbe” olarak nitelenen şeyin, Cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, laiklik ilkesi ve devletin üniter niteliğinin, anayasa hükmü haline getirilmesi olduğuna şüphe yoktur.

Darbe algısı böyle olunca -ki sadece TRT’deki dizilere ya da eğitimin değişen müfredatına da bakılarak bu önermeyi sağlamak mümkün-, bu algıya sahip olanlar açısından yapılması gereken şey de ortaya çıkıyor. 1923’de ilan edilen Cumhuriyetin niteliklerini ortaya koymak amacıyla hazırlanmış olan 1924 Anayasasını yani cumhuriyetin ilk anayasasının ruhunu silmek, fiilen cumhuriyeti sonlandırmak. Eski bir AKP milletvekilinin sözleriyle ifade edersek, “Osmanlının doksan yıllık reklam arasını sonlandırmak”.

Son yirmi küsur yılda yaşananlara, çeşitli gerekçeler üretilerek yapılan, dayatılan idari ve hukuki düzenlemelere bakıldığında görülen ya da benim baktığım yerden, AKP ve onun gibi düşünen partiler açısından görünen gerekçe bu. Dinci, etnikçi/bölücü siyasetin semirme ve gelişmesinin 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin yarattığı siyasi ortamda gerçekleştiği dikkate alındığında, bu önermemin/tespitimin yani “darbe anayasasından kurtulma” gerekçesinin geçerli olmadığını söylemek, sanırım aşırı bir iddia değil. Dolayısıyla AKP’nin Darbe Anayasasından kurtulmak adı altında Anayasayı tümden değiştirmesi, yirmi küsur yılda fiilen gerçekleştirdikleri deformasyona, hukuki nitelik kazandırmak istemelerinde şaşılacak bir şey yok.

En azından görünüşte, ilk algıda şaşırtıcı olan şey, Başta ABD olmak üzere Batının, ülkemizdeki ABD ürünü darbelerin sonucu bu anayasadan kurtulma konusundaki arzusu, çoğu zaman baskı niteliği kazanan zorlamaları ile Cumhuriyeti kuran parti olduğunu her noktada ifade eden CHP’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle söylersek; birlikte anayasa yapma teklifine “neden olmasın” diye yanıt veren Özgür Özel’in bu noktadaki istekliliğinin nedeni.

Batı’nın nedenleri nedir sorusu ile başlayalım. Eğer Batı, söylendiği ve genel olarak algılandığı şekilde -özellikle kendini Atatürkçü, cumhuriyetçi, olarak ifade eden, Cumhuriyetin 200 yıllık modernleşme/batılılaşma sürecinin bir aşaması olduğunu söyleyen kesimlerce-, gerçekten laiklik ilkesini, düşünce özgürlüğünü savunuyorsa, bu noktadaki tutumunun, sahip olduğu varsayılan değerlerle oldukça derin bir çelişki içerdiğini söylemek mümkündür.

Bu algı,  Avrupa ve genel olarak batı tarihini, yarattığı eserlere ama esas olarak algıya bakarak tek boyutuyla gören, batının ekonomik-kültürel sömürgeci geçmişini ve “kurallara dayalı dünya düzeni” adı altında yürütülen bu günkü sömürgeci siyasetini görmezden gelen, “uygarlığı” batıya ait bir büyük başarı öyküsü olarak gören, kendi dışındakileri barbar olarak niteleyen batı merkezli bakışın yarattığı yanılsamanın sonucudur.

Bu durumu, Batı’nın, kendi çıkarları esas olduğunda 60’lı yıllarda Vietnam’da, Kamboçya’da, 70’li ve 80’li yıllarda Güney Amerika’da, Yunanistan’da, Türkiye’de, 90’lı yıllarda Yugoslavya’yı etnik kimlikler bazlı olarak bölerken, 2000’li yıllarda Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Guantanamo’da, Afganistan’da ve adını saymaya yetmeyecek daha birçok ülkede nasıl acımasızlaştığını görmezden gelen, bu büyük insanlık suçlarını değişen konjonktürle açıklamaya çalışan ve istisnai olaylar olarak gören bir nevi Stockholm Sendromu olarak nitelemek de mümkün.

Ülkemiz söz konusu olduğunda ise bu durumu, yukarıda kısaca ifade ettiğim Batı algısına sahip olanlarla, Cumhuriyetin kurucu değerlerine, yani 1924 Anayasasına (Atatürk’ün yaşadığı dönemde yapılan değişikliklerle birlikte) yani tam bağımsız, laik, üniter nitelikli cumhuriyete sahip çıkanlar arasında yaşanan ve yüz küsur yıldır gizli ya da açık süren bir savaş olarak niteleyebiliriz.

Kurtuluş savaşı, Cumhuriyetin ilanı, 1924 Anayasası ve sonrasında yapılan değişiklik ve eklemelerle Anayasal nitelik kazandırılan devrimlerle şekillenen cumhuriyetin niteliğini doğrudan hedef alan bu savaş, devrimciliği sürekliliği olan bir siyasi çizgi olarak değil, geçici bir durum olarak gören İsmet İnönü’nün, çoklukla 2. Dünya Savaşının sonuçları ve cumhuriyetin geleceğini taşra esnafı, toprak ağası, İstanbul burjuvazisi, Tanzimat aydınları ve dış desteklerine devreden “demokrasi sevgisi/isteği” ile anlamlandırılmaya/mazur gösterilmeye çalışılan, cumhuriyet devrimlerinin en temel üçünden yani tam bağımsızlık ülküsünden, laiklikten ve devrimcilikten/devrimlerin sürekliliğinden vazgeçmesiyle kaybedilmiştir. Niyazi Berkes’in, cumhuriyet değerleri karşıtı bir siyasi çizgi olarak tanımlayıp, Tanzimat Batıcılığı olarak adlandırdığı,  Orhan Veli Kanık’ın, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 seçimlerinin hemen ertesinde “Seçimler Bitti” başlığıyla kaleme aldığın yazıda; “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisini büyük bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle, prensiplerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan İlahiyat Fakülteleri, İmam, Hatip Kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her tür irticaa tanınan haklar… Hiçbiri, hiçbiri kar etmedi. Zavallı Halk Partisi!” diyerek anlatmaya çalıştığı şey budur. Askeri İsyana teşvik etmek suçlamasıyla hapse atılan Nazım Hikmetin, hasta yatağındaki Atatürk’e yazdığı, ancak Atatürk’e ulaştırılmayan yazısında; “Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketiyle alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse alnıma vurulmak istenen bu “inkılab askerini isyana teşvik” damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.” diyerek bahsettiği şey de budur.

Sonuç olarak, AKP’nin anayasa girişimi konusunda, günümüz CHP’sinin tavrını belirleyen şey,  CHP’nin kendisini, Atatürk’ün ölümü öncesi ekonomik ve siyasi olarak tam bağımsızlığı, ödünsüz laikliği ve üniter devleti savunan CHP’nin mi yoksa Atatürk’ün vefatı sonrası, 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni dünya perspektifi içerisinde, konjonktür de gerekçe yapılarak büyük ölçüde değişen/değiştirilen, CHP’nin devamı olarak mı gördüğü ile ilgilidir.

Bu sorunun yanıtı, CHP ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin de geleceğini belirleyecektir.

Kaynakça:

https://www.bloomberght.com/erdogan-ekonomide-dengelenmeye-yonelik-politikalar-meyvelerini-veriyor-2354964

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/akpli-vekil-osmanlinin-90-yillik-reklam-arasi-sona-erdi-185737

https://www.odatv.com/yazarlar/ahmet-mufit/cumhuriyet-tarihinin-en-buyuk-iktisadi-krizi-varken-2002deki-politikalari-savunmak-ise-yarar-mi-144178

https://www.sozcu.com.tr/nazim-hikmetin-ataturke-ulasmayan-adalet-mektubu-wp6225532

Yeni Anayasanın amacı darbe ruhunu silmek mi?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!