Gülgün Türkoğlu Pagy

Bu defa seni bağışlıyorum…

featured

Gülgün Türkoğlu Pagy yazdı…

Platon, bir parrhesiastes‘tir. Bir tiranı eleştirmiş, onun adaletle bağdaşmadığını söylemiş, hakikati dile getirmiştir. Bu nedenle köle olarak satılmıştır koca Platon.

Demokrasilerde, parrhesia bir haktı; bu hakla donatılan yurttaş, mecliste ya da agorada yapacağı konuşma için, bir anlamda, dokunulmazlık kazanmış olurdu. Demokrasinin sağlıklı işlemesi için özel bir önemi vardı ve hakikati konuşmayan kişi, köle seviyesine inmiş kabul edilirdi. Parrhesia hakkını kullanmak isteyenin, hakikati dile getiriyor olması zorunludur. Yalın ve net. Retorik karşıtı bir söylem. Retorik gibi süslü ve kandırıcı öğeleri olmayan.

Parrhesiastes; yaşamı, mal varlığı, evi, yurdu, ailesi, elinden alınacak olsa bile hakikati söylemeye devam eder. Hem erdemli hem cesur hem de akıllı; işte hakikatin yanında getirdiği hediyeler.

Yunan felsefe okullarının birincil hedefi felsefe öğretmek değil, bireyin dönüşümünü sağlamaktı. Bir Delfi ilkesi olan gnôthi seauton, kendini tanı anlamına gelir. Hakikati dile getirenler, önce, kendilerine karşı dürüsttür, hatta bu onlar için nihai bir amaçtır.

Sokrates, öznel özgürlük bilinci ile tarih sahnesine o şanlı çıkışını yaptıktan sonra, vicdan gelişimi tarih boyunca, “kendi”lik bilinci ile el ele vermiştir. Bu, aynı zamanda, öznenin ikiye ayrılması demektir. “Ayrılma” derler, yaşayanlar bilir aslında bir “yarılma”dır.

Birey, kendini hem davranış hem de düşüncelerinde izlemeye başlar. Seneca örneğin; her gün, yaptıklarını, söylediklerini inceleyip, kendinden hiçbir şey gizlemediğini anlatır. Kendinden hiçbir şey gizlemediğini, düşünce akışı bize ispatlar:

“Tekrarlamamaya çalış.”

“Bu defa seni bağışlıyorum.”

“Bu tartışmaya fazla öfke kattın.”

“Onu hiç olmadığın kadar sertçe azarladın; üstelik bunu telafi etmedin onu gücendirdin.”

Derdi kendinledir.

Hristiyanlıkta, bilgi ile varlık, bilgi ile irade arasında bir kopukluğun olmadığı bir aşamaya ulaşmak için; exomologesis ve exagoreusis adı verilen günah çıkarma yöntemleri vardı.

Exomologesis, dramatik bir ifşanın gerçekleştiği bir günah çıkarmadır. Günahkâr bir çile gömleği giyer, vücut kirletilir, saç-baş dağıtılır; göz yaşları içinde, bir kortejde, halkın ve ruhban sınıfın önünde yürünürdü. Bu bir, yarayı, zayıflığı açıkça ifşa ederek arınma yöntemiydi.

Exagoreusis ise, bir söze dökme yöntemi idi. Günahkâr; mürşitin, manevi büyüğün ya da din adamının önüne oturur ve kalbinin hareketlerini sergileyerek konuşmanın gözetildiği bir söze dökme, itiraf eylemi gerçekleştirirdi.

Bu tür günah çıkarma eylemleriyle, ikiye yarılan öznenin; suçluluk nesnesini, eş deyişle o ana kadar gizli olan hakikati, sergilemesiyle, hakikatin tezahür etmesi, nefsine tanıklık etmesi sağlanırdı. Psikiyatride, öznenin, hakikati, yüksek sesle ve anlaşılır bir biçimde kendine itiraf etmesinin, exagoreusis kökü dikkat çekicidir.

Psikiyatr, François Leuret, hastanın hakikati kabul etmesi için, onu soğuk duşa sokarak “ben deliyim” diye itiraf etmesini sağlardı. “Ben deliyim” itirafı, hastanın kendiyle kurduğu ilişkisini değiştirir; itiraf ettiği hakikate bağlanır. Eski tıpta, deli olanın, deliliğini kabul etmesinin çözüm olacağı düşünülürdü.

Bu bir köşe yazısı, uzun ve ayrıntılı yazmak bir köşe yazısının anlamını aşar. Bu önemli konular, mitler ele alınmadan derinlemesine anlaşılmaz, yetim kalır. Mitlerle olan bağlantımızın kopukluğu, onları bilincimize getirmekteki yetersizliğimiz anlamına gelir kanımca. Jung ve Freud, mitler ve rüyaların, bağlantısal bütünlüğünü incelemiştir. Günümüzde, bu kendini tanıma yoluna hakiki anlamda adım atmış, kendini özeleştiriye açmış kişilerin, rüyalarında sık sık, kalabalık yerlerde, herkesin ortasında tuvalete çıktıklarını görmeleri tesadüf değildir. Yukarıdaki günahkâr kortejinin, farklı bir biçimi. Artık sembollerin yorumlanmasıyla zenginleşmiş bir yaşamımız yok; pozitivist anlayış, kuru bir akıl bıraktı elimizde. İyiden iyiye kalınlaşmış korteksimizle, artık anlamlandırmakta zorlandığımız bir dünya vardı bir zamanlar.

İslâm dinî, ferdi hikmet dinidir ve aracının olmaması, önceki aşamaların -üç kitap- kapsanarak aşıldığına işarettir. “Fısıltı” şeklinde dua ve tövbe ritüelleri vardır; yarılan öznenin, kendinden kendine ibadeti ya da itirâfı. Ona günah çıkarttıracak veya ibâdet ettirecek bir ruhban yoktur artık; rüştünü ispatlamıştır. Bu, Müslüman ailede doğduğu için, her Müslümanın bu aşamaları geride bıraktığı anlamına gelmez.

“Hakikati konuşan, kendine karşı dürüsttür öncelikle,” diyerek başladım yazıma. Bu devirde, güzelim filozofların aforizmalarını paylaşıp duruyoruz. Her aforizmanın baş rolüne de arsızca kuruluyoruz. Bu bir şuursuzluk, kölelik hâli, fakat sosyal medyada denk geldiğim bir paylaşım olimpiyatlarda birinciliği hak eder nitelikteydi. “İnsanın kendine düşman olmasından daha çok acı veren bir şey yoktur,” Jung. Bu nefis cümle, özeleştiri yapan birinin paylaşımı alıntılanarak, olumsuz anlamda kullanılmıştı. Güler misin, ağlar mısın? Hani İsa peygamber, taşlanması istenilen fahişeye, “aranızda günahsız olan ilk taşı atsın” der ya; bugün herkes taşı atanlardan olurdu, incitici bir farkındalıksızlık, sahtelik içinde boğuluyoruz. Dünyaca, bir trajedi bölgesine girdik; sonumuz trajedinin zorunlu sonu gibi olmaz umarım.

Not: Değindiğim konular, kapsamlı olarak aşağıdaki kitaplarda var.

Dostluğa Dair, Michel Foucault

Doğruyu Söylemek, Michel Foucault

Hermenötiğin Kökeni, Michel Foucault

Doğruyu Söylemek, Michel Foucault

Mektuplar, Platon

Kahramanın Doğuş Miti, Otto Rank

Bu defa seni bağışlıyorum…

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!