Hakan Paksoy

İsimsiz ‘Tek’ millet değil, Türk Milleti!

Hakan Paksoy yazdı...

featured

İstanbul, dünyanın en önemli su yollarını kontrol eden, kıtaları birleştiren şehir. Varlığı birçok ülkeyi ve birçok milleti ilgilendiriyor. Tarihteki bu önemi hiç azalmadı.

Dördüncü yüzyılda Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğunun başkenti olarak kurulduğundan bu yana dünya tarihindeki önemli olayların merkezlerinden birisiydi. Kurulduğundan itibaren ona sahip olmak isteyenler oldu. Araplar, Makedonlar, Persler… Ama bu emeli Türkler gerçekleştirdi. Öyle kolay da olmadı. Türklerin de birçok kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı. Nihayet II Mehmet başardı ve tarihe de “Fatih” olarak geçti.

İstanbul’a giren asker, çağın hukuku içinde yağmaya girişti. Ancak II Mehmet üç gün sürecek yağmanın ikinci günde bitirilmesini emretti. Ardından Türk egemenliği altına giren halkın can, mal ve inanç hürriyetinin devletin teminatı altında olduğunun fermanını çıkardı. Reform hemen fetihle birlikte başlamıştı.

ARTIK ROMA YOKTUR 

İki egemen devlete bölünen Roma İmparatorluğundan Batı Roma daha önce yıkılmıştı. Doğu Roma da İstanbul’un Türkler tarafından ele geçirilmesiyle son buldu. Roma devleti tamamen tarihe intikal etti. Artık büyük birkaç devlet felsefesinden birisi yoktu ama diğer büyüklerden Türkler yaşıyordu!

Tarihi yöneten Türk Milletinin devleti Osmanlı da zamanın gereğine uyarak değişti. Hedefi vardı çünkü ve bunun için de önce kendisi değişmeliydi. Başkentini İstanbul’a taşıdı. Farklı inançtan insanlarla birlikte yaşamanın kurallarını oluşturmaya başladı. Onların hayatına saygı gösteriyordu ancak devletin sahiplerinin Türk olduğu hiç unutulmadı.

Yeni sahibin İstanbul’a etkisi muhteşemdi. Yahya Kemal buna Türk İstanbul der. İstanbul, yüz yıl içinde fatihi tarafından yeniden kurulmuştur. Göz kamaştırıcıdır. “Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı; tek başına, yalnız bu eser şeref namına yetecekti” diye yazar (Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti 2008). (Hoş, 21’inci yüzyılda İstanbul’a ihanet edilmiştir (!) ya, bu da ayrı bir trajedidir…)

Artık Türk birliğinin sağlam bir zemine oturtulması gerekiyordu ve hem Anadolu’da hem de Balkanlarda harekete geçildi. Türk Cihan Devleti, Devlet-i Âliye ya da Osmanlı… farklı isimler kullanılmakla birlikte dayandığı milletin kimliği hiç değişmedi, hep Türk kaldı. Devletin son yüz yılında biraz kafalar karışsa da düzeldi. Cumhuriyetle birlikte hakikatin gücü kafa karışıklığını da halletti.

FETHİN 569. YILINDAKİ KİMLİK KARMAŞASI 

Bu yıl İstanbul’un fethinin 569’uncu yılı kutlandı. Kapatılan Atatürk Havalimanı’nda açık hava toplantısı düzenlendi. İlginçtir, birlik ve beraberlik çağrısı yapan Cumhurbaşkanı İstanbul’un şehreminini, yani belediye başkanını bu toplantıya çağırmamıştı.

Yine ilginçtir ki Cumhurbaşkanı, “Ey ülke ve millet düşmanlarının senaryolarının figüranlığına soyunanlar. Ey kendi medeniyetine, tarihine, kültürüne, değerlerine husumet besleyenler. Ey ihtirasları gözlerini körleştirip, kalplerini nasırlaştıranlar, hepinize sesleniyor ve diyorum ki; ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın. Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” dedi. Bu konuşmadan anlaşılan Türk Milletinin önemli bir kısmı düşman olarak görülüyor ve milletin diğer kısmına böyle sunuluyor. Bu çok önemli bir güvenlik meselesidir.

Türkiye küresel dalgalanmalar içinde kendine bir yol açmaya da çaba gösteriyor” ve “sabote edecek işler yapılmaması gerektiğini” sözleri de Cumhurbaşkanı’na ait.

Bütün bunlardan daha önemlisi meydanda toplananlara tekrar ettirilen bir bölüm var ki oldukça düşündürücü. “…tüm Türkiye duysun, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız. Her buluşmada ahdimiz bu.”

Bu kimlik ve milletin bir kısmına “düşman” yaklaşımı kadar düşündürücü olan başka tarafı da, meydanı dolduranların içinde kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayanların da var olması. Onların bu tek’li (!) bayrak, vatan, devlet ve millet cümlelerini tekrar edip etmediğinde.

Toplantıdan sonra sosyal medyadaki bazı paylaşımlarda, Türk Bayrağının daha önce meydanlarda çok görünmediğine ama bu sefer lale bahçesi gibi olduğuna dair mukayese fotoğrafları var. Bakın daha önce böyle değildiler, bunlar kimin sayesinde diye soruyorlar(!) Orada olmanın etkisi ve mazereti diye imalar yapılıyor.

HEDEF NE?

Görünen, bugün dünden farklı olmadığıdır. Atatürk Havalimanı’ndaki söylenenler, egemenliğin sahibi Türk Milletinin kimliğiyle ilgilidir. Cumhurbaşkanı, güney sınırlarımızda “Türkiye asırlık sorunlarının çözümü için sınırları boyunca güvenlik koridorları oluşturacak operasyonlar gerçekleştirirken buna zarar” verilmemesini söylemektedir.

Türkiye ve Türk Milletinin güvenliği çok önemlidir ancak Türk Milletinin egemenliği de çok önemli bir güvenlik meselesidir. Özellikle Suriye’de, Fırat’ın doğusundaki teröristlerin devlet yapılanması büyük bir tehdittir. Irak’ta terörist unsurların kurduğu devlet yapılanması artık uluslararası meşruiyet kazanmıştır. Bunda Türkiye’nin çok büyük katkısı vardır. Benzer davranışlarla da Suriye’de benzer sonuç alınacaktır.

Bu tehdit Fırat’ın batısında kontrollü bir şekilde oluşturulan devlet yapılanmasıyla önlenemez. Böyle bir yapılanma Türkiye’nin egemenlik yapısını doğrudan etkiler. Şimdiye kadar takip edilen politikalar da bugünkü fiilî duruma sebep olmuştur. Dolayısıyla artık değişim zamanıdır.

Yahya Kemal’in arşivinde yayımlanmamış ya da yarım olan bazı yazıları vardır.  İstanbul Fetih Cemiyeti arşivden çıkan bu gibi yazıları Tarih Musahabeleri adıyla kitaplaştırmıştır. Bunlardan birisi de Yanlış Müddeâlar adını taşımaktadır (2. Baskı, s 81-82).  

Yarım kalmış makalede Genç Türk inkılâbının meşalesinin hürriyet fikri olduğunu yazmaktadır. Bunun da Abdülhamit’e karşı bir hareket olduğunu belirtir. Dolayısıyla bu hedef ileriye değil geçmişe yöneliktir hükmünü vermektedir. Arkasından da eğer hürriyet yerine milliyet olsaydı 1908’den sonraki siyasetin istikameti farklı olurdu demektedir. Elbette hürriyetin uğruna ölünebilirdi ama milliyet de en az onun kadar önemliydi.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tehditler arasında, çok önemli olmakla birlikte demokrasi, insan hakları gibi hususlar ikincil planda kalmaktadır. Öncelikli meselemiz doğrudan doğruya kimlik ve egemenlik meselesidir.

Tehlikenin net anlaşılabilmesi için de ilk olarak Türk aydınlarının ardından milletin tehdit algılaması düzelmelidir. Sonrasında bu tehlikelere sebep olan yöneticiler, artık, ya kenara çekilmeli veya  bakış açıları farklılaşmalıdır. Ancak  bakış açısının farklılaşmasıyla düzelme eşiği de çoktan geçilmiş görünmektedir.

İsimsiz ‘Tek’ millet değil, Türk Milleti!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

2 Yorum

  1. 8 ay önce

    bu fetih, malazgirt vs kutlamalrı cumhuriyetin milli bayramlarına alternatif islamcı bir kutlama olarak bu hükümet tarafından istiasmar ediliyor

    Cevapla
  2. 5 ay önce

    Son derece isabetli tespitler. Aydınların, yöneticilerin ve halkın önemli bir kısmında fikri dağınıklık çok korkunç boyutlarda. Kimlik bunalımı da had safhada. Ama ne yazık ki bu konuda Diyanet’ten başka uyarıda bulunan yok. Onlar da kendi saplantılı ideolojik bakış açıları ile konuya yaklaşıyorlar. Sol ve liberal kesim konuyu ya görmezden geliyor ya da özgürlük meselesi olarak görmeyi tercih ediyorlar. Muhalif kanatta AKP gitsin de nasıl giderse gitsin görüşü ağırlık kazanmış durumda. Milliyetçilerin önemli bir bölümü gerçeğin ve doğrunun öncüsü olmaları gerekirken kamplaşmanın bir parçası haline gelmiş durumdalar. Bu kadar fikri dağınıklığın ve kimliksizliğin olduğu bir ortamda bu hareket tarzı da çok büyük riskler barındırıyor. Sonuç olarak kolay kolay toparlanamayacak kadar çok dağılmış durumdayız. İdeolojik netleşme şart. Saygılar.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!