Nihat Genç

Cennette bir gün… ‘özür ve hesaplaşma’

Nihat Genç yazdı...

featured

Önceki yazımda kontr-gerilla tarihinin küçük bir özetini verip kaba hatlarıyla çerçevesini çizdim ve okuyucudan bir yorum geldi: ‘bu kadar baskı altındayken kalkıp bu yazıyı yazabilmek’ diye takdir ediyor, okuyucuma teşekkür ediyorum ‘baskı altında’ cümlesinin şimdi bu yazıya vesile olan çağrışımları üzerine!

Hrant Dink’in öldürüldüğü o gün Türkiye hepimiz şoka girdik. Katilleri henüz bulunmamış, infial panik had safhada. Bir millet ekranlara kilitlenmiş! Yine ne dümen dönüyor yine hangi karanlık kimin tezgahı? Korkudan ödümüz koptu, çok ama çok derin eller yine devrede!

Ve ertesi günün sabahı, bir arkadaş, hemen Habertürk’ü izle dedi, açtım!

O zaman Habertürk Ufuk Güldemir yönetiminde! Alt yazı geçiyor, ne göreyim: ‘Hrant Dink’in katili Nihat Genç’in Çeteleri!

Gözlerime inanamadım, iftira karşısında tir tir titriyorum, bu ne lan, ne oluyor memlekette, benimle alakası ne?

Beynimden vurulmuşa döndüm!

Taş gibi yerimde kaldım!

Henüz katili kimse bilmiyor ve herkes emniyetten bir açıklama bekliyorken Habertürk hedefi göstermiş: Nihat Genç!

Dalgıçların denizaltında yediği vurgun gibi.

Gözlerim bir noktaya odaklandı, kalakaldım!

Bu kadar acımasız vahşi bir iftira nasıl olabilir?

Böyle ağır bir saldırının altından bir insan evladı bir yazar kalkabilir mi?

Bir daha kendime gelebilir miyim bir daha ‘insan’ olabilir miyim, bir daha bir insan evladı gibi yolda sokakta yürüyebilir miyim insanlara merhaba diyebilir miyim?

Sevgili okuyucu, biraz empati, ve yaşadığım o an’ı bir düşünün.

Ülkenin en çok izlenen TV’si Hrant Dink’in katili olarak alt yazıda sizin isminizi geçiriyor!

O an ölseydim, o an mermi yeseydim daha iyiydi ve bu kadar ağır travması olamazdı!

Beynime (inme) felç gelmiş gibi üç-dört saat gözlerim boşlukta kaldı!.

Heykel gibi taşlaştım!

Oysa sebebi çok basit, o yıllarda Amerika özgürlük(?) için Irak’a saldırıyor ve Türkiye’de liberaller Amerikan ordusunu alkışlıyor! Ve Habertürk aylarca sabah akşam defalarca saat başı ekranda şu yayını yapıyor, fonda Elton John’un şarkısı görüntüde dalgalanan bir Amerikan bayrağı!

Ben de SKY TV’de Türk televizyonlarında Amerika bayrağı dalgalandırmak serbest mi dedim ve Ufuk Güldemir bana dava açtı, dava bir müddet sürdü ve sonra mahkemeye bu görüntüleri ulaştırıp davayı kazandık!

Ve sonra pusuda bekleyip bana olan hıncını almak için fırsat kollamış ve Hrant’ın ölümü üzerine ekrandan Nihat Genç’i hedef göstermiş!

Yıkıldım.

Elim ayağım tutmuyor!

Oysa ben yazarım, edebiyatçıyım, yüzlerce hikaye yazdım, binlerce makale, kitaplarım, geçmişim hayatım işte ortada!

Ve saatler sonra bilgisayarı açtım ve sosyal medyada hakkımda yazılanlara baktım, Habertürk’ün alt yazısıyla harekete geçmiş yüzlerce sayfa iftira linç galeyan, öyle ki, bir tek kişi bile, yahu o öyle biri değil, yahu ortada fol yok yumurta yok bir durun bekleyin, diyen hiç yok!

Dile kolay, üç yüz sayfayı aşan küfür hakaret itham suçlama, zaten şizofrendi zaten deliydi, zaten aklını kaybetmişti zaten ırkçı kafatasçı zaten psikopattı zaten sapıktı, yazıyor.. Bu üç yüz sayfa içinde yahu bu adam bir yazar, bir bekleyin, diyen, tek kişi yok!

Bitmedi, bir başka saldırı, NTV programcısı Birgün Yazarı Rıdvan Akar’dan…

O yıllarda Orhan Pamuk’a karşı kamuoyu çok tepkili ve öfkeli ve ben de Orhan Pamuk’u eleştirdim, vay mı sen mi eleştiren diye girişti ve akıl alacak gibi değil Birgün Gazetesi’nde şunları yazdı:

‘Nihat Genç herkesin bildiği bir katil, Samsun’da bir solcuyu öldürdü!’

Neler oluyor bu ne manyaklık deyip telefona sarıldım, Rıdvan Akar puştunu aradım, ulan sen kime iftira atıyorsun, hemen kaldır o yazıyı ve özür dile…

Telefonda bana direndi, iddiasını yüzüme karşı sürdürdü ve manyak mısın kardeşim, ben burdayım işte böyle bir olay tarihimde geçmişimde hiç yok hiç olmadı…

Ana avrat bas bas bağırdım yine de bana inanmadı, süt dökmüş kedi gibi usulca ben bir araştırıyım, deyip telefonu kapattı.

Beyfendi araştırmış ve Nihat Genç katil değilmiş bir yanlışlık olmuş notunu düştü, tekrar telefonla aradım, kardeşim, açıklama yeterli değil, özür dile…

O gün bugün özür de dilemedi, nevrim döndü, yazarlık hayatımın en sert yazısını yazdım, yazım öyle sertti ki, yazıldığı dergide kaldı herhangi bir kitabıma alma cesareti gösteremedim.

Bir arkadaş telefon etti, sosyal medyayı interneti sözlükleri aç, dedi, bir baktım, onlarca sayfa ‘katil’ olduğumu döndüre döndüre allaya pullaya süsleye püslüye döndüre çevire yazıyor!

Bu acımasız iftiranın altından bir insan evladı kalkabilir mi?

İsmim üzerine bu iftira galeyan kampanyası 15-20 yıldır aralıksız sürüyor, artık, hain pusularda kalleşçe yazıp çizen ekipleri ve tek tek kimler biliyorum, inanın alıştım, zehir içe içe şerbetlendim, dıngılımda değil diyebilmek yıllarımı aldı!

Mesela bugün aranızda yalnız Nihat Genç her hafta düzenli şekilde ve ayrı bir şehirde Milli Mücadele, Direniş ve Cumhuriyet nedir, konferansları veriyorum! Yani gittiğim her yerde Cumhuriyet’in eşsiz devrimlerini ve mucizelerini anlatıyorum, ki kitaplarım sayısı otuzu konferanslarım yüzü çoktan geçti!

Ve yine benimle mahkemesi ve siyasi hıncı olan Süleyman Soylu’nun adamları ve İyi Parti’ye bağlı Natocu Gençlik ve Fetöcüler ve İmamoğlu beslemeleri! Trol hafif kalır. Trollük artık kontr-gerillanın yeni türü!

Kontr-gerilla gibi isimleri yok gizli çalışıyorlar ve kont-gerilla gibi ödenekleri var besleniyorlar, ve itibar suikastlerinde kullanılıyorlar! Başlığa bakar mısınız: ‘Nihat Genç’ten Atatürk’e hakaret’. Olacak şey mi?

Oysa içerikte Cumhuriyet’in ne kadar yüksek bedeller istediğini yani Atatürk’ün üstün değerlerini anlatıyorum! Bu bir tarafı kesilip çarpıtılmaya müsait laflardan milyonlarcasını ettim, çünkü binlerce videom var.

Daha dikkatli cümleler kurmadığım için kendime çok kızdım hayıflandım ve mahcubiyet bildirdim. Harbiden canım acıdı. Videoya hakaret algısı yerleştirilince algının hedef olarak nişangahında ben varım artık suçlu benim ve bu sinsilere malzeme verdiğim için, ve manevi hatırası karşısında daha ince daha hassasiyetle davranmadığım için yıkıldım, utancıma laf bulamıyorum.

Ama sorun başka, biz de insanız eksik ya da yanlış ya da biz de hatalı pekala davranabiliriz. Ve boşluğa düşmemek için ve çok daha az hata için bir tedbir olarak canlı yayına çokta çıkmam, ve ama ne yapsan bir pürüz bir tam olmamış oturmamış bir cümle her yazımda bulmak mümkün, belki de şeytan tuzağını çok övündüğüm eyvallahsızlığımın kibrine kurmuş, tetikte olmalıydım, çünkü şeytan şeksiz şüphesiz her yerde!

Hayatımın bir otuz yılı sahaflar-eski kitapçıların küflü basık havasız bodrum katlarında geçti, çok bilinen ve asla yazılıp söylenmeyenler üzerinde ihtiyat ve tedbir yani ustalık öğrendim, ve yüzlerce tarihçiyle on yıllar süren tartışmalarım oldu. Şu anda evimde hepsi tek tek parası verilerek alınmış on bin civarı kitabım var. Şimdi kendi densizliğimi ölmüş gitmiş ama imtina edip yazmamayı üslup edinmiş insanları töhmet bühtan altında neden bırakayım, suçu da günahı da benim, neyse acısı bedeli diyeti derimizden parça kopa kopa ödeyeceğiz.

Ordan zirzop zerzevatın teki de kaynak göster diyor, Atatürk’ün doğum kağıdı da yok o halde Atatürk doğmadı mı? Kendisinin ve kız kardeşinin çocuğunun olmaması tarihçiler arasında biyolojik bir eksiklik değil iradi bir karar olduğu yönünde spekülasyondan tarih felsefesine tartışmalara bizzat şahit oldum! Ancak ince ve hassas ve mahrem konuşabilecek bir bahsi çata pata kafa yarar gibi çarpıtılıp kurban edilmesine vesile oldum! Ne yapabilirim, ve beynim ve bedenim artık şerbetli, galeyan ve yaygarayla baş etmenin imkansız olduğunu son 15 yıldır hayatımla test ettim! Ve aksine durduğum yer ve söylediğim söz’den zırnık geri adım atmadan sinsi tezgahlara pabuç bırakmadan tek tabanca ekrandan ve yazarak, sarsılmadan, Cumhuriyet’i ve bağımsızlığımızı kucaklayan binlerce yazı ve video yayınladım!

Dur durak bilmeden yazdım yazdım, çünkü trol ordularına karşı yapılabilecek bir şey yok, kontr-gerilla gibi itibar kişilik suikastı tertip etmede algı oluşturmada manşete çekmede içeriği bozup çarpıtmada hepsi profesyonelleşmiş!

Eyvallahsız ödünsüz tavizsiz ve bağımsız yola çıkmışsanız bu kirli gizli sinsi asimetrik savaşı göze alacaksınız ve size baskı uygulayıp imha etmeye çalışacaklar ve bu yolda bir çok sıkı ve gözü pek arkadaşın tırstığına şahit oldum, ve bir çok güvenilir dediğimiz insanın bile aklının bilincinin galeyanla sürüklenip kendilerinden ve bizden dahi kuşkuya düştüklerine şahit oldum! İnsan bu, dik durmak varoluşsal bir meseledir.

Allah’ın ipine sarılmak sanatların en zor’udur ve dönen döner ben dönmezem yolumdan diyebilmek kişilik dediğiniz kendine güvenmektir.

Tarih felsefesi rahat ve serbest mukayeseler çıkarımlar yaratıcı düşünce biraz da kapısız çatısız kilitsiz konuşabilmek demek. Ve bazen ucuzluğa uçuruma düşme tehlikeleri yaşarız, çünkü bizim meslekte malumatfuruşluk gibi bilmişlik hastalığı vardır ve ne kadar hassas dikkatli olsan da bazen bu hastalık her insanı tuzağına düşürür!

İfade edilişi sıkıntılı bir cümle kurduk diye troller tarafından vahşi yobaz Kadir Mısırlıoğlu’na dahi benzetildik, iftiralara dayanmak çok zor, ve ne kadar kolay sallıyorlar ve bu üç kuruşluk ruhsuz haysiyetsiz kişiliksiz adamlara karşı biz de korkup tırsıp onların bizi susturma amaçlarına hizmet edip sessizliğe çekileceğimizi meydanı terk edeceğimizi sanacak kadar büyük zavallılar dangalıklar sürüsü!

Aksine kendi acımız kendi hatamızla kendimizi kırbaçlayıp insan içine daha da bileylenip daha da eyvallahsız ve hatan eksiğin yanlışın ve günah ve sevaplarınla hesaplaşıp doğduğun gün gibi çırçıplak çıkmalıyız, neysek oyuz kardeşim!

Ve yazarlığıma başladığım günden beri beni savunan koruyan İsa gibi bir kilisem, bir ideoloji ortaklığım ve yakınım bir cemaat, beni sahiplenen bir parti, arkamı dayadığım Amerika, dayım patronum, ağam paşam, hiç olmadı. Tek başınalığın dibini bu ülkede deneyen çok nadir yazarlandanım.

Aksine eyvallahsız ve bıçak keskinliğinde yazarak çevremi dostlarımı arkadaşlarımı eksilte eksilte ve hatta sıfırlayarak geldim.

Cellatlığıma soyunanlar demek hala öğrenememişler, önce şunu bilsinler, arkamdan yediğim hançerlerle ölmem, çünkü sırtımı Allah’a dayadım!

Kan kaybından hiç ölmem, çünkü döktükleri kanımı kalemime mürekkep yapmanın sırlarıyla yazar oldum.!

Kafatasımı hakikatın cenderesine etimi harbiliğin elmas sertliğiyle keserek yazdım, vicdanımı sızlatıp vicdanlara ulaşsın diye kemiklerime iliklerime kazıya kazıya yazdım!

Dönüp bakın binlerce yazıma-konuşmama aşırı heyecanlılık ve yeri gelir fütursuzluk sert disiplinimin kontrolünden yularsız dizginsiz izinsiz bir üsluba asla kaymamıştır! Kelimeleri üzerinde mutlak egemenlik sağlamış nadir yazarlardanım. Ve bir yazarın hayatında hiç bir şey rüzgar gibi geçmez! Bu atılıp tutulanlar toz kül duman gibi uçup yok olmaz! Aksine hatta obsesif bir takıntıya ve sabırla ikiyüzlülüğün korkaklığın ihanetin intikamını bir kişilik haysiyet varoluş hesabı olarak bu eyvallahsız yazar günü saati gelir mutlaka alır!

Şüpheniz olmasın, sinsilik ve şeytanlıklar yazarlığıma aksine fazladan bonus heyecan ve aşk katıp beni havalara uçurup kanatlandırıp coşturur!

Yazarlığımı pekiştirme ve kabul ettirme, savaşıma fazladan bahane ve mühimmat sağlar, yani saldırı çapraz ateş altında kalmak benim için piyango çıkmış gibidir.

Kardeşlerim, bir hortum bir fırtına bir sel bir galeyan bir türbülansa bir üfleme sallamaya kurban gidecek kadar zayıf ve korkaksanız ilk adı ahlak ve direniş ve vicdan olan bu yazarlık mesleğine hiç heves etmeyin!

Ve bir yanlış yaptık, bu ne fırsatçılık, bir eksiğimizi görüp anında ya ağbi seni de çok seviyorduk diye .tünü yiyim ayağıyla başlayıp tekme tokat girişen fareleri yeni mi tanıyorum sanki! Aman beni sevmeyin, ne yaptık ulan, PKK’lılara destan methiyeler mi yazdık, yakın tarihimizin kahramanlarını sabetayist ilan edip bir de parasıyla villalar mı aldık, CHP’li ya da AKP’li belediyelere yanaşıp milyon dolarlar mı cebe indirdik, içinde yazarlarıyla birlikte internet sitemizi topluca İmamoğlu’na mı sattık, Ekmeleddin’lerle Davutoğulları’yla ittifak mı kurduk, Abdullah Gül ve Ertuğrul Özkök talimatıyla yazar ve genel yayın yönetmeni mi atadık, Hablemitoğlu’nun katilleriyle iş ortaklığı mı kurduk, ve işte bunların hepsi turnusol kağıdı: neyin ne olduğunu anlamadan iki dakika dik duramayan korkak ve alçakları denizdeki bok gibi burnuzun hizasına çıkartır!

O güne dönelim, Habertürk alt yazısında Nihat Genç’i Hrant’ın katili olarak göstermesi üzerine yahu kardeşim yaptığınız ayıptır diyen ya da beni savunan ya da (bir kişi hariç) geçmiş olsun diyen ya da bu ne vahşi hukuksuz saldırıdır diyen tek kişi çıkmadı, aksine, Milliyet Gazetesi’ni açtım, liberal bir hanım kızımız, Genç’in Gençleri başlığıyla güya beni işaret ediyor, yani, yalnızlık nedir ve Allah’ın ipine sarılmak nedir?

Ve kalemim, kızgın demirler üzerinde seni çok test ettim, saldırıldıkça daha köktenci daha demli daha kıvamında örste dövüldükçe paha biçilmez ve çok nadir çelikten kılıçlara dönüşen kaderim ruhum, kalemim!

O günlerde kaçmak istedim, onbeş sene oluyor galiba, bir konuşma yapmak için memleketim Maçka’ya gitmiştim.

Hazır gelmişken bir nefes alayım. Çocukluğumun dağları köyleri ormanları derelerinde bir kaç gün geçireyim. Gecenin zifir karanlığında mangal ateşi gibi gökleri seyredeyim. Gündüzleri gümüş parıltılar içinde derelerine ayaklarımı sokayım! Ve yürüdükçe koyu yeşilden karanlık maviye derinleşen ıssız ormanlarının sessizliğiyle yüzümü yıkayıp bir kendime geleyim, dedim…

Taş gibi eşki elmalarını dişleye koparta, kokulu ciğerlenmiş armutlarının suları aka aka ve kurudukça yakut gibi parlayan eriklerini eme eme ve taş gibi mısır ekmeğini ısıra ısıra ve yorulup bir köy kahvesinde kuzine soba başına oturup demlik demlik çaylarını içeyim, ve olup bitenlere kuş bakışı bir de çok uzak tepelerden bakıvereyim, dedim.

Konferansım bir oteldeydi ve bitişinde, dinleyiciyle fotoğraflar çektirdim kitaplar imzaladım ve sonra 17/18 yaşlarında çok yakışıklı bir köy çocuğu ‘ağbi, özel bir şeyler konuşabilir miyiz?’ dedi, ‘biraz bekle, şu kalabalık dağılsın’ dedim.

Bir köşede beni beklemiş, lafa daldım ve çocuğu unuttum, akşam üzeri ayrılırken çocuğun uzak köşeden beni unuttun ağbi der gibi baktığını gördüm, yanına yaklaştım.

Önce kendini tanıttı, uzaktan akraba çıktık, sonra bir uzun hal hatır, konuşma özeti: ‘okuyacak param yok tarikatçıların yurduna gitmekten başka da şansım yok’

Vakit de ilerledi, başımdan da savamazdım, çocuğun dobralığını da sevdim ve işim ne, dedim, yarına randevu verdim, şu saatte şuraya gel, uzun uzun dertleşiriz, dedim!

Birlikte geldiğim arkadaşım bir günlüğüne araba kiralamıştı, sözde dağ orman yayla gezecektik, çocuğu yine unuttum, baktım, otelin dışında ve yağmur altında beni bekliyor!

Çocuğa söz de verdik, biz, dedim, ormandan dolaşa dolaşa yaylaya çıkacağız, vaktin varsa, bizimle gel, arabada konuşuruz!

Bir uzun gün memleketimi bu güzel çocukla din hurafe cennet din tarikat cemaat ne çok şey konuşarak geçirdik!

Çocuk, ilmihal kitabı gibi, ayetleri numarasıyla hadisleri adı geçen kitaplarla, bilmediği yok, bize nur yüzlü hocasını anlatırken nasıl sevinçli, gece namazları bile kıldığını söylerken nasıl kahraman havasında şen şakrak, günde kaç kez ‘subhanallah’ tesbihi çektiğini, günah nedir haram nedir, hadisten Kur’an’dan soluksuz ezberden ayetler okuyuveriyor, dinle dinle kafam şişti, ve bir zaman sonra onunla hiç ilgilenmediğimizi anlayınca, yolu da yarı ettik, sustu ve bir daha dinden iman’dan hiç bahsetmedi!

Döne döne yaylaya çıkıyoruz, bu gafulluklar bu orman çiçekleri bu boylu poslu dimdik ladin ağaçları bu taşlı dereleri geçerken ilkokul ortaokul arkadaşlarımı sanki yanımda hissediyorum.

Tanrı sanki eline bir maşa alıp beni Habertürk TV’nin karşısından şehirden tutup kaldırıp bu tepeye bırakıvermiş!

Döne döne bu yayla yolunda insanın içinden bir coşku seli patlaya patlaya akıyor, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum, bu yayla, insana ait olduğun yer burası hissini ve dinçlik zindelik ve adımlarına kuvvet veriyor!

Ve tepeye yükseldikçe, şehrin simleri parıltıları kargaşası gürültüsü uçup kayboluyor, şu devrilmiş ağaç dalı gibi basit ve sade bir şey oluveriyorsun, sanki şu ağacın fırtınada kopan nemli ve küflü dal parçası senin varlığınla tamamlanıyor ağaçların müziği ruhuna işliyor dokundukça parmak uçlarımda nabzı pıt pıt atan nazik bir kalb olduğunu farkediyorum! Gözlerim ve parmak uçlarım gördüğü herşeyi kutsuyor ve bakıp dokundukça yaram kabuk bağlıyor!

Sanki taşkın bir heyecanla bakmazsam dere suyunu sürüklemeyecek, yağmur hiç yağmayacak!

Ne yeşili ne havası, burada insan varlığın lezzetini duyuyor, iyi ki gelmişiz bu dünyaya, insan işte burada itiraf ediyor!

Bu yaylada başkalarının hiç görmediği ve ama sadece benim gördüğüm başka renkler başka tür yıldızlar başka tür gökyüzü var, insanın içine pasta kalıbı gibi oturan, başka tür lezzette başka tatlar üzümlü kek gibi anında kızarıp kabarıp kalıbını taşan başka duygular var!

İşte zirvedesin, hayatın her rengi, mesleğin dahi, başarı, şöhret, aşağıya baktıkça hayatını adadığın kavgalar yetenekler küçücük ve anlamsız kalıyor, bu tepelerde çözemediğim kemiklerine kadar insanı havalandıran bir derinlik var!

Çocukluğumdan beri beni kendine çeken yakamı bırakmayan, şu ormanın ta derinliklerine girsem ve bir daha hiç çıkmasam, diyen, içimde yaban başka bir adam var!

Bu bir seyahat değil karşı konulmaz bir çekim bu yaylanın bir de çok tatlı güzel gündüz uykusu var. Bu bir kaçış değil bir unutmak uzaklaşmak hiç değil. Burası, içinde üstelik ahlak konuşup hiç yorgun düşmeyen bir yer!

İçinizde durmaksızın çalılar dallar yapraklarla konuşan biri! Burada ne savaş ne hastalık ne yalnızlık, içinde, sanki bir bedenin dahi olmadan ötelerle göklerle sohbet eden biri var! Bu tepelerde kutsal yalnızlığınızı şarj eden bir şey var ve içinden konuştukça yalçın tepeler duyuyor ve seni anlıyor gibi ve sanki cevap verir gibi yankılanan bir ses var!

İç konuşmalarımla daldığım yerden uyandım, madem yanımıza aldık çocuğu da ihmal etmeyelim, küstürmeyelim, laf lafı açtı, önce çekinerek utanarak alçak sesle ve korkarak ama sonra gepgergin sinirleri gevşedi ve yanımızda getirdiğimiz bisküvileri atıştırıp ayet hadis bize din öğretmeye yine başladı!

Çocuğun başka bir kafa yapısı var, bana çok uzak, bu kadar paslı küflü kargacık burgacık benim için çok ürkütücü kelimeler bu gencecik yaşına ve diline hiç yakışmıyor! Sanki bembeyaz sakalları ve çok heybetli bir cübbesi varmış gibi o da benim gibi bir kişiye değil bir ümmete konuşuyor gibi.

Mesela, laf üretimden açılmış, ülke kalkınması konuşuyoruz, tarlaları bağları hayvancılığı kooperatifleri, çocuk lafa giriyor, bir dedesi varmış, zamanında kıtlık varmış, üşenmemiş yetmiş bin küçük taşı okuyup üflemiş ve sonra konu komşunun tarlalarına bereket ve rahmet diye atılması için köylülere verirmiş!

‘Deden çok mübarek adam cennetlikmiş’ dedim, şu cennet lafını etmez olaydım.

Dönene kadar tartışmalarımız ‘cennet nedir ne değildir’ cennet’e takılıverdi dilimiz! Cennet diye diye delirdik, cennetle hepimizin bir derdi var, bu köylü çocuğun cenneti öbür dünyada, benim ki işte karşımda orman!

Namaz niyaz dua, herşey cennet için, dedi! Cenneti hak etmek için ne serüvenler yaşamış? Keskin virajlı dağ yollarında döne döne Karadeniz’in meşhur karanlık ormanları içinden geçiyoruz, bence, dedim, çocuğa, ormanı işaret ettim, cennet işte burası!

Gürültü patırdı ve araba motoru sustu, sessizliğin içinde kalıverdik, insan hayatından sesler gidince vahşiliğin mi cennetin mi yoksa boşluğun mu içine düşüyor, oysa her ağaç her dalı her yaprak her minicik bitki, dopdolu, çepeçevre sarıyor çok gürültülü kutsal sahnesine sokuveriyor sizi!

Sanki dedim, çocuğa, senin anlattığın cennette bir iradesizlik bir duygusuzluk bir boşluk var, insan bu kadar harekete alışmışken sanki anlattığın cennette bir can sıkıntısı atalet asalaklık var!

Duymazdan geldi, zeki çok esprili çocuk, lafı değiştirdi: -ağbi, dedi, gece bu ormanda kal, yanında silah yoksa işin zor, aç çakallar kurtlar parçalar!

Bence de parçalar, dedim, öbür cennet gibi boş boş oturmayacağız, harekete geçip çakalları öldürüp bu güzelliği hak etmiş olacağız, öbür cennet vaadedilmiş ama burası senin bileklerinle gözyaşın ve emeğinle alın terinle hak ettiğin cennet!

Taktım bir kere, öyle değil mi, cennette hiçbir şey yapmadan oturmaktan sıkılmaz mı insan.

Yaşadığın güzelliği hak etmek için pisliklere farelere çakallara karşı savaşırsak bak o zaman cenneti hak ederiz, yoksa sonsuza kadar tuğba ağaçlarının altında oturmak, bana ters!

Ve kelimelerime şakalarıma parende takla attırmaya başladım, biliyor musun, bak dedim, tek bir dinleyicisi yok yankısı hiç yok, işte bu ıssız ormanın içinde dans edip şarkı söylersen içindeki sevincin alkışlarını duyarsın!

-Ağbi, dedi, sen cenneti hiç bilmiyor hiç inanmıyorsun, senin kafa gitmiş!

Madem, dedim, benim gibi bir yazar ağbiyi merak edip peşime takılıp arkadaşlığımı kabul ettin sana karşı dürüst olacağım, benim için cennet, bu dünya, yani, cennet gideceğim öte dünyada değil, burada, şöyle düşün, belki de bizim gidilecek öte dünya dediğimiz sandığımız yer işte burası, tersinden düşün, aslında biz cennete gelmişiz, cennet şu anda ayaklarımızın altında, belki de sen de bizim ahretliğimizsin işte bak cennetin ortasında sohbet ediyoruz, bizi yaratıp cennete gönderdiler oysa biz bu cennete yüzümüzü dönüp başka olmayan bir cennet hayal ediyoruz!

-Ağbi, gözünü seveyim öyle değil, iman olarak cennete inanmak var, şu anda dinden çıkmış kafir gibi konuşuyorsun!

Arabamız tümseklerde hoplaya zıplaya orman yollarını döne döne yayla düzlüklerine vardı, indim ve koşa koşa uçar gibi çimenlerin üstüne atlayıp uzandım, balını bulmuş arılar gibi.

Çocuk: -dikkat ağbi, yer çamur, kayarsın!

-Çamuru bırak sen de uzan, dedim, çimenlerin üstüne uzanmak işte benim de namazım ibadetim bu, çiçeklere güzelliğine manzaraya temiz havasına, şükür ve dua eder gibi saygı, işte benim de dinim bu.

Hemen yanımızda ağır kamyonlar gördük, ve kamyonlara küfrettim, ve çocuğa, bu yaylanın tam ortasından buldozerlerle yol açanlara karşı yüzlerce yazı yazdım hatta beni mahkemeye dahi verdiler!

-Ağbi, dedi, sen kaç yıl hapis yattın?

-Hani Orhan Gencebay’ın ben doğarken ağlamışım var ya, doğarken bizi mahkum etmişler, ne meme verdiler ne konuşturuyorlar ne bir bardak su ne mama?

-Bu kadar kitabı para almadan mı yazdın?

-Çocukluğumun geçtiği bu orman bu dereler bu çalılıklar, şu minik çiçekler var ya, onlara ne kadar yaklaşırsam kendimi göklerde yüzer gibi özgür hissediyorum!

Dediğimi ne kadar anlıyor, bilmiyorum, hayallerimin üstünde yüzüyorum, ne zaman kavga sertleşir hava demir gibi ağırlaşır ve her nefesin işkence haline gelir işte o zaman hayallerimin üstünden atlayıp o şehrin kara gecelerinden zihnim uçup bu ormana gelip geceyi bu mis gibi zifir karanlıkta geçirip rahat ediyorum, zehrimi hayallerime hayallerim de gelip çöpünü cürufunu sıkıntısını yalnızlığını bu ormana döküyor!

Anlasın anlamasın ne bileyim işte sular seller gibi içimi döküyorum.

Çocuk da benimle çimenlerin üstüne oturdu.

Yayla düzlüğünü gösterdim, bunlar nedir, dedim, ‘çimen’ dedi, daha yakından bak, burada çimen olmaz, çimenlerin hepsi tarikat cemaat gibi birbirinin aynısı oysa bunların her birinin başka rengi başka kimliği var, bunların hepsi ayrı bir çiçek türü, bak bak bir tane çimen yok, hepsi minicik çiçekler ama sana uzaktan çimen gibi görünüyor! Sence cennete benzemiyor mu? Hadi söyle sence cennet nedir, bu gözlerinle gördüğün elinle tuttuğun şey mi yoksa beyninin içine yerleşmiş görülmez bilinmez bir yer mi?

Çocuk: Yatmadan önce çok düşünürüm ağbi, bence cennet şeytanın olmadığı yerdir!

Filozof gibi konuştu hayran kaldım.

Aşağıda ormanlar sis altında ve çok uzaklarda deniz ufku hayal meyal görünüyor!

Çocuğun duymadığı ancak benim duyduğum bir flüt sesi sanki birazdan ilk öptüğüm sevgilimi şimdi kesin bilgi getirecek gibi…

Delikanlıya döndüm bence güzel bir manzara da cennettir.

Bak, dünyanın en zenginleri bile büyülü bir manzara için dünyanın parasını veriyor!

Ufku gösterdim, denizin diplerini hiç gördün mü, dedim.

Senin yaşındayken, denize açılırdık, tam da şimdi bulunduğumuz tepeleri görene kadar dört beş saat kulaç atardım!

Denize hiç girmedim, dedi, şakayla dilimi bozdum, .iktir git, hem Trabzonlu hem denize girmemiş!

Çok güzeldir, dedim, ben çocukken diplere dalardım, kayalıkların altında renkli balık sürüleri görürdüm, o manzarada var ya insan hiç şeytanlık düşünmüyor…

Ama aşağıda bir sürü hortlak suratlı şeyh var, onlar sana, geceler boyu dua okuyup zikr çekip ve ölümüne sadakatla kendilerine bağlanırsan cennete ancak gidebilirsin, diye kandırıyor!

Oysa ben denize kimseye sormadan girerdim, bak, buraya da kimseye sormadan geldim, hatta kimseden izin almadan yazar oldum, şimdi siz sırtınızı dönün, ben bir soluk koşup şu aşağıdaki ormanların içinde kaybolacağım ve sahi söylüyorum, anında kaybolup bir daha insan içine çıkmayacağım o kutsal anı bekliyorum!

Aşağıdaki şeyhler sana içinde şeytan var diyor, olmadık günahlar kötülükler icad ediyor ve bütün çevrene cihad ilan etmeden cennete gidemeyeceğini söylüyor, oysa, asıl kötülük asıl şeytanlar, geldiğimiz yolda buldozerler ve ağır iş makinelerini gördün, yayla düzlüğünün kalbini oya oya yol açıyor… Kamyonları gösterdim, bak, iblis canavar kötülük onlar, şeytan gibi görünmez değil sahici bak gözle görünüyor, işte oradalar, şu minicik çiçeklerden milyarlarcasını öldürüyorlar! Cennet manzarayı acımasızca yok ediyorlar!

Çocuk: -ağbi, otelde konuşmada masanda gördüm o kadar kitabı kaç yılda yazdın?

-Memleketten çıkarken aklımda hiç yazarlık yoktu, büyük şehre gidince, içimdeki hasretin zehrini akıtmak, üstümdeki ağırlığı kaldırmak, dürüst konuşayım biraz da kahramanlık gibi bir şey yapayım, dedim…

Çocuk: -Kahraman oldun mu?

-Hayır, Orhan Pamuk diye bir sümsüğü, çalı kadar zekası olmayan Elif Şafak’ı nicesini ödüllü yazar, beni de Hrant Dink’in katili yaptılar!

Şöför arkadaşım ya çok sıkıldı ya dayanamadı, kulağıma, yahu ne yapıyorsun, çocuk seni canbaz seyreder gibi dinliyor, kasabaya panayır palyaço gelmiş gibi, baksana çocuğun suratına alık alık saf saf melul melul bu adam ne diyor diye izliyor, bırak kafa ütülemeyi, yak sigaranı dal sessizliğe seyret manzarayı!

Ağır iş makineleri yaklaştı tır tır tır gürültüsü sesimi bastırıyor ve konuşmak için artık bağırmaya başladım, belki de yazarlığımın özeti bu, sesimiz it çakal uğultusundan bu sessizliğin ortasında bile duyulmayacak paniğiyle oldum olası bağıra çağıra konuşmak!

Çocuk: -ağbi senin gibi konuşabilmeyi çok istiyorum!.

-Üniversite, kütüphane burası, çocukluğum bu yaylalar bu ormanlarda geçti, evimde binlerce kitap var ama hiçbiri çocukluğumda içinde yaşadığım buralar kadar içimde yer etmedi. Ama kitaplarda buralarda yaşayan cehaleti ve buraları harabeye enkaza çeviren şeytanları öğrendim, işadamları, patronlar, siyasetçiler, köylüler, gözlerini bu dünya güzeli manzaraya çevirmişler, buraların sahibi olmak istiyorlar, daha çok para istiyorlar, şimdi, şu minicik çiçekten daha değerli ne olabilir?

Bak aşağıda sislerin örttüğü şu orman manzarasından daha değerli ne olabilir?

Kitaplardan şunu öğrendim hepimizin beynini bir noktaya bir siyasete ve kendi çıkar kavgalarına ve bir şeyhe odaklayıp gözümüzün önünden atamızın dedemizin Allah’ın mirası bu cenneti çalıyorlar! Bize, cennet, ötede çok uzakta, gidebilmek için karanlık dergahımda diz çöküp sabah akşam bana dua edeceksin diyor, oysa dua ibadet, burada, bu minik çiçeklerle göz göze gelebilmek!

Şöför arkadaşım meczuplaşan dilime kelimelere dayanamadı, yahu bir sus, çocuk ne dediğini hiç anlamıyor, sen bir şey anlatmak için .ötünü yırtıyorsun, Allahını seversen bir sus, buraya niye geldik, kafa dinlemeye, çocuğa bir şey anlatacaksın diye burada üç-dört saatlik keyfimizin .mına koyma, .ikerim çiçeğini böceğini!

Hiç oralı olmadım, çocuğa, bak bak, aşağıda gürültü içinde toprağın karnını yara yara delen ağır iş makineleri asıl şeytan bunlar, ben bunların .mına koyum!

Çocuk: -ağbi, o kamyonun şöförü benim amcam!

Küçük bir şok yaşadım!

Lafı hemen toparladım, amcan çok iyi insandır, ama karnını doyurmak evini geçindirmek için gözünü para bürümüş patronlara çalışmak zorunda!

Çocuk: -ağbi köyde herkes yayladan karşı tepeye yol açılacak turist çok olacak dükkan açılacak iş bulacağız yaylaya yol kısalsın diye tünellerin açılmasını bekliyoruz!

Sen ne diyorsun, iş dediğin yaylayı ormanı öldürmek mi, asıl işimiz Allah’ın emanet ettiği bu cenneti korumak… dı dı… da da… bak böyle…Takıldım. Kelimelerim kırık kırık çıkmaya başladı. Bozuk ve anlamsız ve tamamlanmayan cümlelerle otomatik tüfekle ateş eder gibi.

Tımarhanelik deliler gibi seriye bağladım bağıra çağıra hezeyanlar içinde…

İpe sapa gelmez boğuk biçimsiz cıyıltılı ses parçaları ama kelime değil sanki delirmek için bu tepeye tırmandım!

Şöför arkadaş, panikle, yahu ağbi, bir sus, din kitap düz gidiyorsun, çocuk zaten laflarının arasında Allah’a dine karşı bir cümle kurmanı bekliyor, o cümleyi duyar duymaz köye yetiştirir, bu dinsiz imansız bir adam bir deli diye yaygarayı basar, canım ağbim dikkatli ol!

-‘Çocuğa baksana, sen iyi desen de dinliyor kötü desen de aynı duygusuz yüz ifadesiyle dinliyor… Sakin ol, bir sus, çocuk film izler gibi dinliyor, topla kendini, o seni gerçek inancının dünyasının dışında bir yere koymuş, sen ne söylersen söyle, kendisini o kadar sağlam görüyor ki söylediklerini tehlike hiç görmüyor, zaten deli gibi coştun gözlerine bak çocuğun sana deli gibi bakıyor!

Dilimdeki takıntılı hezeyandan kurtulamıyorum hep aynı bahsi aynı kelimelerle açıyorum, kürsüden konuşur gibi, asıl cennet burası, biz cennete geldik, bu cennet öte cennete hiç benzemez, burada şeytanlar var ve ne güzel biz de irade sahibiyiz ve şeytanları kovacağız… kayış koptu denilen yerde miyim?

Bir daha baktım çocuğun yüzüne yüzüme nasıl bakıyor diye. Arkadaşım doğru diyor, galiba aşırı heyecanla sıyırmış coşmuş uçmuş sınırdayız. Çocuk sosyal bir sıcaklık gösterir gibi ama söylediklerime ve tavrıma mutlak bir ilgisizliği var, ormanın dibinde kutsal deliliğe nihayet ulaştım!

Ve ama başı sonu olan kopmamış dağılmamış küçük çarpıcı büyüleyici hikayeler de anlattım, çocukta küçük merak bir his bir heves bir canlılık uyandıramadım, ama çocuğun bana bakan gözlerinde benim adıma üzüntülü ve gözlerinde benim adıma bir korku duyduğunu nihayet anladım, yoksa, yazarlığımın özeti bu mu, insanlar korkuyla izliyor, hepsi bu!

Arkadaşım fısıltıyla kulağıma, kendini yorma ağbi, çocuk, kendi imanına bağlı, büyümüş de küçülmüş, her sorunun cevabını önceden biliyor hali var, bizi de zaten bizi hayvanat bahçesinde görülen değişik bir yaratık gibi görüyor, en fazlası köyünden çıkmış şehirli bir insanı merak etmiş, din kitap cennet, abartma ağbi!

Aşağıda kapkara ormanlar sis içinde!

O yüksek tepede, içime bir sıkıntı girdi, niçin yanımdakiler tuhaf bakıyor, niçin bir şeyi tane tane anlatamıyorum neden bir şeyler anlatma derdim var, neden susmayı beceremiyorum, neden çınarlı kahvenin önünde seksen uzun yıl hiç konuşmadan oturan ihtiyarlardan biri olamıyorum!

Allah’a yalvardım, Allah’ım, beni sana ikna eden bu minik çiçekler gibi bana bir kaç küçük hikaye ve bir kaç büyüleyici kelime ver, önce kendime sonra bu çocuğa şimdi içinde yaşadığımız cennetin herşeyimiz olduğunu anlatayım. Onun da ilgisini çekeyim, yalvarırım beni deli zannetmesin, varlığı manzarası işte apaçık görüntüsüyle bu orman ve yaylanın ‘gerçek’ cennet olduğuna ikna edeyim!

Ne desem nafile! Çocuğun simasında ulaşamayacağım bir sakinlik ve oturmuşluk var, ve gerçek ben cenneti anlatırken yüzüm şeytanlaşıyor, Habertürk’ün alt yazısı aklımdan çıkmıyor, kızgın mangal maşasıyla beynimi dağlıyorlar acı içinde kopuk bozuk kelimelerle irtibatım kökünden kesiliyor!

Oysa çocuk çok sakin tane tane konuşuyor: -olur mu ağbi, buralardan daha muazzam ilahi güzellikler var, cennetle burayı kıyaslamak günahtır, burası da güzeldir ama cennet başka, cennete inanmayan kafirdir…

Arkadaşıma: -keşke bu çocuk bana bu sözleri bu iman bu kararlılıkla bana 20 yaşımdayken söyleseydi kırk uzun yıl bu kadar konuşup yazmasaydım…

Arkadaşım: -Ağbi yaylaya çıkmadan kendini adam gibi tarif etti ama sen dinlemedin, oktu boktu çiçekti tutturdun güya çocuğun aklına kendi bozuk kelimelerini sokacaksın!

Bir müddet sustum ve artık çevreye zarar verip arkadaşımı utandırmayayım!

Sessizlikten sonra, çocuk: -Nihat aği, sen de güzel söylüyorsun ama bunların hepsini yaratan Allah…

Başladı yine kısır döngü, aynı milli ta

Cennette bir gün… ‘özür ve hesaplaşma’

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

8 Yorum

  1. 2 ay önce

    Nihat Genç’in Atatürk’ün mirasını savunurken içtenliğinden hiç kuşku duymadım. Evet Atatürk’ün çocuk sahibi olmamasının bilinçli bir seçim olduğunu da onu bilenler bilir. Bence çok doğru bir seçim yapmıştır ki bugün Kürtçülerin işgaline uğramış HDP şubesi olmuş Cehepede oyuncak edilmesi çok büyük olasılıkdı. Makbulenin ağbisinin bu isteğine gönüllü mü gönülsüz mü katıldığını kanıtlamak da zor. Ama ben sonuçta ikisinin de çocukları olmamasını çok yerinde buldum. Hele ki, 2010dan beri CHP seçmeninin tepedeki Kürtçü yönetime çok kolay aldanmasına tanık olunca o çocukların da Atatürk ile aldatmanın aracı yapılma tehlikesi büyüktü.

    Cevapla
  2. 2 ay önce

    Çelme, tuzak, ve trol ağlarını kurmuş bekleyen sinsi ve aylak ahmakların, onlara yer açan buldozerler kibritçiler kokan kotraları esrar sandallarının bihaber oldukları kayalıklarda martı beyaz balıkçıl mavi balıkçıl karabatakla taş kaydırıp cevher takas eden, kumru karatavuk kuyruk hoplatanla beyitleşip şarkı söyleyen şairler, gözyaşı ve kanın tuzuyla yazıyorlar hafızayı. Cennet, kötülüğe adanmış çabanın, çirkefliğini marifetten saydırmak için bas bas bağıran bayağılığın, kumsaldaki ayak izi gibi bir üfürükle silinip gittiği, büyük ve büyülü hafızasıdır dünyanın.

    Cevapla
  3. 2 ay önce

    Okuyucusunu bir solukta yaylalara çıkartan, gezdiren, neşe ve heyecan veren, hem de dobra dobra, içtenlikle, en zor zamanlarda bile… Bugün arasak böyle ikinci bir yazar daha bulabilir miyiz? Dünyalara sığmayan ağabeyimize, tüm namertliklere rağmen Allahından başka kimsesi olmadan yürüyen yiğit yazarımıza yürekten selamlar ve saygılarla…

    Cevapla
  4. 2 ay önce

    destan indirmişsin nihat baba.senden şüphe edenler bu yazıyı da anlamayabilir de neyse.

    Cevapla
  5. Abi, sevgi öyle kuvvetli bir bağdır ki mezarda 4 büyük melek bile çözemez.
    Senin gibi aydınları, Cumhuriyeti, Atatürk’ü ve bu değerlere sahip çıkan tüm vatanperver kardeşlerimi seviyorum. Var olun!
    Ayrıca öyle bir dönemdeyiz ki sadece şehit tabutlarını sırtlarken yumruklarımızı sıkmayacağız. Tek bir çiçeğimizi bile katledenlere karşı çok büyük mücadele vermemiz gerekiyor.

    Cevapla
  6. 2 ay önce

    Bazi fikirlerine katilmiyorum, muhalefet ne kadar rezil olursa olsun bence ulkenin once AKP’den kurtulmasi lazim. Ataturk yorumunda ne demek istedigini anladim, gerci ne kadar dogru olursa olsun dikkatli olmak lazim, islamcilar bu yorumunu hemen Ataturk karsitligi uzerinden kullandi. Neyse olabilir hepimiz insaniz. Severiz seni abim, bir sen varsin guvenebilecegimiz medyada, baska kimseyi gormuyorum.

    Cevapla
  7. 2 ay önce

    Evvela 20 senelik okurunuz olduğumu belirteyim. Geçen sürede şahit olduklarımıza karşı beraberce (tamamen aynı fikirlerde olunmasa bile) saf tuttuğumuzu da!! Bir yazı ile ya da konuşmanınn ateşiyle yapılan bir dalgınlığa çok anlamlar yüklenmemesi gerektiği aşikar. Üstelik burada bahsi geçen Nihat GENÇ. Lakin bu yazı da hiç olmadı. Atatürk’ün fedakârlık anlamında soylarının devamını istemediği bu uğurda kendisini ve jandarma zoruyla kızkardeşini kısırlaştırdığı dedikodusu varsa, basit bir bilgi taraması ile bu tür ameliyatların erkeklerde uygulanmasının dünyada Atatürk’ün vefatı yıllarında yaygınlaştığı; kadınlarda ise Atatürk’ün ölümünden sonra ve yine Makbule Hanımın ileri yaşlarında çocuk doğurması artık mucize (ki o yıllar tıbbi imkanları) iken uygulama alanı bulduğu apaçık bir gerçektir. yazılı kaynak bırakmayan bizim tarihçi zevata zaten denecek bir şey yok!! Yine de Nihat Genç’in bu tarihçi de değil dedikoducu takımına kulak asmamasını beklerdim. Onun dışında saldıran troller olsun Türk basınında pespayeleğin yolunu açanlardan Ufuk olsun (ki düşünün ultra liberal zamanlarında Harun Tekin bile cambaz şarkısında buna ne habersin ne de Türksün diyordu) diğer saydıklarınız olsun, okurunuz gözünde değersizler zaten. Ben Nihat Genç’in samimiyetine inanıyorum, kendimce hatalarını da görmüşümdür ama inanın yazıp uyarmak hiç işime gelmedi. Zira yalan söylemiyordu. Ana fikirden sapmadan yapılan ufak tefek kronolojik hatadan ya da herkesce doğru bilinen yanlıştan bir kariyer inşa etmedi ki, binlerce konuşma-yazı-söyleşi-program esnasında üç-beş ufak hata. O nedenle bu upuzun yazıya hiç gerek yoktu. Biz seni biliyoruz kamuoyu da iyi kötü tanıyor, kimse seni Atatürk düşmanlığı ile suçlayamaz. Ha suçlayacak olan varsa da bu saatten sonra kusura bakma abi de onları sktir et zaten! Bak bu kadarcık yazıda bile kaç yazım yanlışı yaptım bilemiyorum bi anlık konuşmanın ateşine kapıldın diye seni çiğneyemez kimse ama rica edeceğim konuyu bulandırma 2 satır bi özür dilerdin sonra güncel mevzulara girerdin. Ne gerek vardı?

    Cevapla
  8. 4 hafta önce

    Iyi ki varsiniz, arkanizdayiz Nihat Genc ve Veryansin

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!