Avatar
Nihat Genç

Orman denizi

featured

Nihat Genç yazdı…

 

BİR

Çorum’da leblebi, Giresun’da fındık, Rize’de çay bardağı heykeli ve neredeyse her şehir kasabada aynı estetik rezalet!

İnsan utanıyor!

O şehirlerde sizi uyaracak hiç mi üniversite yok!

İnsanı ürperten bir zevksizlik, sanatın en temel yasalarından habersiz yüzlerce belediye!

Küçük nesneler orantısız büyütülürse büyüsünü güzelliğini kaybeder garabete dönüşür!

Mesela bir bebeğin boyutunu üç beş kat büyüterek heykelini yapın hilkat garibesi haline gelir!

Küçük nesneler insan ve hayvan gibi büyütülemez!

Natürmortlara iyi bakın, meyveler çok büyütülmez!

Heykel dediğimiz şey oranların dengesi ve ahengidir!

Bir elmayı bir karpuzu çok büyüttüğünüzde ortaya ucube çıkar!

İnsan ve hayvanın vs. zihnimizdeki imgeleri devasa ölçekte büyütülmeyi kaldırır!

Bakın, Hitit Güneşi küçük ve çok güzeldir ancak Ankara Sıhhiye Meydanı’nda olduğu gibi büyütürseniz büyüsünü bozar ortaya örümcek canavar gibi garip bir şey çıkar!

Bakın, Ankara Yıldız’da Zülfü Livaneli kültür merkezi (Zülfü Livaneli kimdir kültür merkezi yapıyorlar, ayrı dert) önünde Nazım Hikmet’in omzuna elini atmış Zülfü Livaneli heykeli!

Sirk cüceleri gibi bir şey! Nazım Hikmet gibi zihinlerde yeri çok büyük olan bir sanat adamını Zülfü Livaneli boyutunda yaparsınız ortaya hilkat garibesi çıkar!

Hareketi ve ifadesi olmayan nesnelerin heykelini yapmak deha düzeyinde ustalık ister!

Sabit bir nesne çay bardağını şehrine simge yapıp büyütüyorsan hareketi akışı olmayan durağan nesnelerin abartılı büyüklükleriyle ortaya utanç verici zevksizlik, cehalet ve rezillik çıkar!

Şehrinize simge arıyorsanız çay içen ihtiyar adam ya da nohut tarlasında çalışan köylü kadını ya da çay toplayan ya da fındık toplayan kadın heykeli gibi yani ancak bir hikayeyle pekala anlatılabilir! Bir nohutta hangi hikayeyi dondurup hangi hareketi akıtacaksın!

Milyonlarca çirkin binaya milyon dolarlar harcayıp sonra sıra meydanın tam ortasına sanata estetiğe gelince ucuzuna kaçıp şehrinizi ve kendinizi rezil etmenin ve bizleri utandırmanın anlamı nedir, zulümdür?

Hemen her köy ve şehrimizi simgeleyecek çok zengin tarih ve kültür mirası varken bu denli ucuz zevksiz biçimsiz cehaletiyle insanı kusturan heykelleri bir de bilmiş cahil cesaretine bakın şehrin meydanına yapıyorsunuz!

Sanat, edebiyat, müzik, heykel, vs. insan ruhunu yükseltmek için var, utandırmak için değil!

İhale, yağma ve talanla memleketten soydukları milyar dolarların hesapsız hacimleri boyutları bu arkadaşların estetik ‘oranları’nı fena bozmuş!

Memleketimizin dengesini bulabilmesi için kuşkunuz olmasın hepsi yıkılacak!

Cem Yılmaz’ın ünlü esprisidir! Bütün insanlık mahşerde huzurda toplanıyor! Yüz bin yıl öncesinden ilkel kabilelerde orada! Ancak ilkel kabileler çok şaşkın, çünkü neden orada olduklarını ‘konuyu’ bilmiyorlar, konunun farkında değiller!

İKİ

Yıllardır yaylalarımızı anlata anlata kafasını nasıl yemişsem arkadaşımız Serkan Öz yıllardır yalvarır durur ‘abi Maçka yaylalarına ne zaman çıkacağız’!

Konferanstır, kitap imzasıdır, sömürge şirketlere karşı köylü direnişidir ve gündelik yazı çizi konuşma işleri, derken, bir türlü fırsat bulamadık ve nihayet bayram trafiğine kalmadan bayram öncesi fırladık gittik!

Google’dan bakarsanız Maçka’nın iki bin metre yükseklikteki eşsiz yaylalarını ve yollarını ve konaklama imkanları bilgilerini bulursunuz!

Serkan beni Çorum’daki köyüne defalarca götürdü! Orta Anadolu’nun köyleri bozkır başka güzel!

Ancak gitmemiş görmemiş bir insana uzaktan Karadeniz koylarını ve eşsiz güzellikteki ormanlarımızı anlatmak fotoğrafla resimle yazıyla mümkün değil!

Fatsa Perşembe sahilinde ünlü Karadeniz Sahil Yolu’nun coğrafya katliamından kendini zor kurtarmış bakir kalabilmiş birkaç koyunda duraklayıp ‘şimdi gördünüz mü Karadeniz neymiş’ dedim!

İlk defa gören her insan coşkuya kapılıp aşka geliyor!

Sahil boyu çirkinliğine küfretmekten yorulduğumuz çok katlı biçimsiz binalardan sonra elde ayakta üç beş tane kalmış tabiat harikası koyları görmek insanı sevinçten uçuruyor! Bir daha gelelim, gelecek sene daha uzun gelelim, diye söz verip tadına doyamadığımız koylara veda ediyoruz!

Gündelik telaşla üstünü örttüğümüz insanın unuttuğu insanın derinlerindeki sanata felsefeye ve Tanrı’ya giden yol, hepimiz için, bu eşsiz doğa güzellikleri karşısında içimizde patlayan coşkuyla başlar!

İki yüzyıldır kalkınmayı yol ve inşaat diye algılamış çok büyük bir yıkım ve facianın içinden geçiyoruz!

İlk gençlik yıllarında bizi kanatlandıran bizi kudurtup delirten sarhoş eden aklımızı alan güzelliklerin içinden geçiyoruz!

Doğanın muhteşemliğiyle karşılaşmayan hiçbir insan ruh iklimini bulamaz!

Estetik haz açlığı yaşamayan hiçbir insan toprağına gezegenimize coğrafyamıza derin ve soylu bir saygı ve sorumluluk duymaz!

Ruhumuz doğanın güzellikleriyle hayrete düşmeden ferahlamadan doğaya saygı ve sorumluluk ve ahlak edinemeyiz!

Kalabalıktan kopun ve gidin ve bir sigara içimi eşsiz doğa karşısında kıblenizi bulun!

O milyonlarca çirkin bina ve doğa harikası koyların üstünü betonla örtüp cetvel gibi dümdüz yapan siyasiler ve şirketlerin sahiplerine ağız dolusu küfredin!

Çocukluklarında bir gün olsun o koylarda neşeyle çığlıklar atmış olsalardı bu kadar büyük doğa katliamına izin vermezlerdi! Neyi yıkıp neyi parçaladıklarını bugün bile bilmiyorlar hala konunun farkında değiller!

Bu denli gözü kararmış ihaleci ve tarikatçı ve siyasetçinin doğanın güzelliğiyle terbiye edilmiş bir çocuklukları olsaydı bu imha savaşı bu doğa katliamına canavarca girişmezlerdi!

Geçen senelerde ziyaret ettiğimiz biricik arkadaşımız Yeniçağ yazarı Arslan Bulut’un Maçka’daki Ocaklı Köyü’ne vardık!

Arslan Bulut ormanlar içinde bahçesi ve kuzine sobası ve etrafı yemiş ağaçlarıyla dolu her insanın hayalini kurduğu bir dağ köyünde yaşıyor ve hastası olduğum Tirebolu 42 çay kutusuyla karşıladı bizi!

Ve birlikte Figanoy Yaylası’na çıktık!

İki bin rakım seviyesinde, ıssız tepeler! Orman köylüsü hiç kalmamış! Dağ başlarında kuş çığlıklarının yalnızlığı! Yayla her Karadenizli için yaşam sevinci, bayramıdır, hayalidir!

Bir Karadenizli için yayla bütün günlük problemlerden kurtulma kaçma yeridir, türküsüdür, nirvanasıdır, ihtiyarlığını son günlerini beklediği yerdir, sonsuzluklara bakıp nihayet nefes aldığını yaşadığını insan olmak var olmak coşkusu ve saygısını tattığı yerdir!

Yaylanın sınır çizgileri yoktur, dağlar dağlar üstüne, gözleriniz alabildiğince yemyeşil ve masmavi ufuklardadır!

Bir Karadenizli hangi uzak gurbet diyarında yaşarsa yaşasın bir gün çekip gideceğim dediği bunalıp buralarda yapamıyorum deyip darlandığında, yaylaya gitmek, bu dünyaya tutunmak için kendini teselli ettiği son çaredir!

Hakikaten yaylada insanın ruh dengesini tedavi eden bir şey var!

Ormanlar içinde ormanlardan ve ormanların önündeki çayırlarda mor çiçekler açan orman gülleri (komar) ve zehirli çiçekleriyle ünlü zifin tarlalarından geçiyoruz, içimize bir hoşluk giriyor, virajlı orman yollarını döndükçe başka bir iklime yükselip başka bir kimliğe giriyoruz!

Yemyeşil ve dimdik ladin ormanlarının içinde mosmor komarlar ve sapsarı zifin tarlalarının muhteşem güzelliğinin seyrine doyulmaz, istisnasız bütün Karadenizliler bu iki çiçeğe aşıktır, gözyaşlarını tutamaz!

Yaylacılar henüz yaylaya çıkmamış, çıkanlar da çok az! Yayla evleri boş! Çocukluğumda bu yaylaların her yamacında arı kovanı gibi binlerce sığır görürdük!

Kemre, bizde hayvan gübresi, tezek demek, çocukluğumuzda yayla yollarında kemreye basmadan yürümek mümkün değildi, şimdi, onlarca kilometre yol alıyoruz bir tek kemreye rastlayamadık!

Nasıl bir hayatın içine düşmüşsek sığırımızın bokuna bile hasret kaldık! Yollarda kemre yok ama her taraf camii dolu! Kemre kokusu olmayan köy mü yayla mı memleket mi olur? Kemre kokusu köylünün parfümü, üniversitesidir, çiçeği çiçek yapan çimeni otu tarlayı besleyen!

Ne yani şampuanlar ve deterjanlar ve kozmetik ülkesi şehirde kemre kokusu olmadan huzur mu bulduk, başımız göklere mi değdi!

Figanoy Yaylası’nın en tepesindeyiz, diğer bütün yaylaları da kuş uçumu buradan görüyorsun! Uçmak için paraşüte ihtiyaç yok, melek uçuşundayız!

Aşağılar ve karşıki tepeler renk renk hayaller içinde! Sonsuz kat kat yükselen rüya gibi manzaralar içinde bir derin senfoni sessiz bir müzik var!

Aklımızı çarpan! İhtişamıyla bizi derin huşu içinde susturan! Tanrıların yaşadığı ülke!

Ağaçlar ormanlar çiçekler ve derinlik ve eğim oranları büyüleyici muhteşem tepeler; doğaya saygınlığını artıran kendinden geçme anları!

Aşağılarda beton içinde bu cennetten uzak yaşamanın derin üzüntüsü, yorgunluğun bir anda vücudu terk edip gitmesi, ebedi huzurun beyninizin derinliklerinden bir kuş gibi havalanması!

Bir kuş gibi çığlıklar attıran bir kuş gibi seni havalandıran seni aşka salan şey nedir?

Arslan Bulut, bize arkadaşlık ve mihmandarlık yapıyor! Ve bir ara dayanamayıp kollarını açıp dağlara döndü ve ‘insan ne zaman baksa kanat takıp uçası geliyor, insan kendini bu muhteşem manzaraya bırakmak istiyor’ dedi! İçimden Arslan’a, güzel kardeşim, yazılarındaki bu coşku, bu yorulmak bilmeyen kalemin, bir elli yıldır zaten o tepelerden hep uçuyor!

Güzel kardeşim, yolunu şaşırmayan kaleminin mürekkebini o yaylalarda doldurduk! Korkmayan, kurşun işlemeyen kalemimiz o yaylalarda dillendi ve bir daha susmadı! Susmak Tanrı’nın kutsal bağışı bu tepeler üstünde yemyeşil cennetlere ihanettir!

O çok uzaklardaki yayla dışarda değil bedenimizin beynimizin içinde bir rüya ülke, işte oradayız Kaf Dağı’nın arkası!

Yayla; Tanrı’yla aynı ev, aynı vatan, aynı mekan!

Yaylasız bir ülke, yaylasız bir beden, yaylasız bir beyin olamaz, yayla Türk milletinin kadim tarihlerden beri yurt dediği yerin adı!

Hani gözlerimizi kapatıp hayal edip daldığımızda zihnimizin uçup gidip kaybolduğu yer, işte burada canlı ve gerçek!

Uçsuz bucaksız tepeler üstünde kurulmuş hayalden tepeler!

Tımarhanemizden tedaviye geldik, zihnimizin bize rağmen kontrolden iradeden yasaktan kurtulup kaçıp uçup gittiği yere geldik!

Hani içip içip sarhoş olup sinirlerimizin en yumuşadığı korkunun ötelerin başka tür yolların açıldığı günahın ayıbın kalktığı en yüksek yere geldik!

Kendimize geldik!

Olağanüstü efsane bir filmin başrol oyuncuları gibi geldik!

Manzara ve sessizlik sizi onurlandırıyor ve hayatın merkezine koyuyor!

Deveden başka yükseklik görmemiş Arap turistler bu yaylaları görünce bu yüzden arşı alaya çıkmış gibi deli oluyor! Plastik şişeden başka su görmemiş Arap turistler deli dolu akan bu köpüklü coşkun dereleri görünce işte Kur’an’da anlatılan cennete düştük diyorlar!

Bir daha anladım ki insanın içindeki coşku; dışarıdan bir güzellik, dışarıdan bir beslenme, dışarıdan bir uyarılmadan öte insanın içindeki coşku, kendi benzerini kendi örtüsünü kendi şalını kendi iklimini kendi öz vatanını bulunca kendi kendini patlatıp patlatıp çoğaltıyor!

Şu ölümlü dünyada bu rengarenk muhteşem manzaraları gördüm ya, artık yaralı yorgun hiç değilim, gözlerim açık gitmez!

Gökleri derinlikleri, ormanları, ağaçları, yumuşacık çimenleri, tepeleri, ufukları kendine bu kadar yakın görmek, kendini var eden soyunu, aileni, doğayı ve Tanrı’yı görmek gibi!

Dokunmak gibi rüyalara!

Öyle bir yere çıktık ki her şey hakikat ve hiçbir şey yabancı değil!

Öyle bir yere geldik ki ufuklar bedenim!

Tepeler çayırlar kollarım!

Ormanlar gözlerim!

Öyle bir yere geldik ki güzelliğiyle kemiklerim tir tir titredi!

Neşe dolu bir insan girdi içime!

Ağırlığım gitti!

Görmeyi çiçekleri okumayı öğrendim!

Ellerim, kollarım, gözlerim kutsal bir tapınakta huşu içinde ibadet ediyormuş gibi uçtuk uçtuk!

Öyle yükseldi ki içimdeki adam herkesten, kraldan, padişahtan daha üstte bir adam oldum; kimdir nedir bizi yükselten, içimizde uçmayı kaçmayı bekleyen kimdir?

Gözlerim dürbünden daha net görüyor, parlıyor, kıvılcım kıvılcım renk renk çığlık çığlık çepeçevre başka bir çiçek türü! Koşup bütün insanlığa haber vereyim, Allahım bu ne güzel bitmeyen şarkıdır!  Acısız kinsiz çıkar hesabı yapmayan bir aleme düştüm, kollarım, ota böceğe yapışarak sarılan sarmaşıklara dönüştü!

Doğduğum yere, vatanıma düştüm!

Aştığımı sandığım içimdeki tepelerden daha yükseğine dilin kelimenin tariflerin bittiği ötelere düştüm!

Hiç pişmanlık duymayan, iyi ki geldik bu dünyaya iyi ki işte gördük diyen bahtiyarlığın, bütün insanlığın tek dilden konuştuğu ruh hamurumuzun yaratıldığı yere düştük! Doğanın güzellikleri bütün insanlıkla aynı dilden konuşur! Hani dibi görülmez derin kuyular vardır! Yaylalarda da üstü görülmez ufku bitmez yukarılara istikbale, beynimizin derinliklerine, göklere açılan teleskoplar var, bir bakış seyri dünyaya bedel, sanki buradan bakınca ilk çağlara Tunç Çağı’na kadar insanlığı alemi görüyorsun!

Ey insan evladı, yok olmamak istiyorsan, tabiatın muhteşem gücüne, ormanlarına, toprağına, ufuklarına eşsiz manzaralarına sarıl!

Yaylalar üstünde yaylalar, dönme dolaplar gibi! Bir dönme dolap sonunda sizi bindiğiniz yere indirir! Yaylalarda dönme dolaplara binenler bir daha çıktığı yeri bulamaz! Evsiz barksız kimsesiz olsanız dahi üstüne bastığınız toprağı size rüyalardan hayallerden ötelerden güzel aşık olduğunuz uğruna can verdiğiniz vatan yapar!

Figanoy Yaylası’na eli boş gittik bavulumuz tıka basa dolu döndük!

Ey Maçka yaylaları, nerede olsam, hangi sıkıntı hangi dert hangi hapishane kovuşu içinde bilemem ama elim kolum ayaklarım gibi hep bedenimin bir parçası gibi yanımda olacaksınız! Rüyaları hayalleri ufukları tepeleri ve bitimsiz coşkusunu tutkal gibi yapıştırdınız zihnime! Varlığımın en değerli mücevherleri! Herkesi kıskançlıktan çatlatan herkesin gözlerini parlatan boynumda asılı elmas kolyem! Vatan toprağım, gururum!

Gözle görülmez uçsuz bucaksız yükseklerin en yükseğine kurulmuş ilahi tapınaklarımız: yaylalar!

Nihat Genç’i vatanım bedenimdir diyen aşkın romantik üslubuyla bir ömür sarhoş eden, bu yaylaların çocuğu olmasıdır!

Biyografimi, insan özgürlüğü ve iradesini ve mucizesini ortaya çıkartan doğanın üslubunu mürekkep diye ruhuna bananların yanına yazın!

Doğada çirkin yoktur!

Rahmet ve coşku ve insanlığın kurtuluşu doğadadır!

Biçimsiz çirkin binalarla asfaltta çift yolla memlekete ancak doyumsuz azgın ahlaksız mutsuz ve kendine yetmeyi bilmeyen köle köpek yağmacı talancı beleşçi imhacı katliamcı nesiller yetiştirirsiniz!

Ve nihayet, eski bir tanıdık, bir kapıyı çaldık, ‘Ooo Nihat hoş geldin’ diye karşılandık, ‘yalnız değilim, yanımda arkadaşlarım da var’ deyince…

Toprağımın insanı beni tüm hayatımın en büyük övgüsünü ve ödülünü şu dünya güzeli ağırlama sözleriyle verdi: ‘Ne demek, buyrun, seninle gelen misafir olmaz, seninle gelen bize yabancı değildir’!

 

ÜÇ

 

Veryansın’dan Serkan Öz ve Laçin Genç’le yaylalarda sıçrayacağımız kadar sıçradık ve büyüdük ve yükseldik ve neşeli çığlıklar attık ve dünya ahvalinden uzak yaşadık!

Ve Arslan Bulut’un yayla evinin önü yayla çimenleri üstünde salatalık, domates, peynir ve yoğurt ve ekmekle bir güzel piknik yaptık!

Serkan’ı gittiğimiz her yerde tanıyorlar ve ‘bizim deli oğlan geldi’ diyorlar!

Deli oğlan Serkan ve Laçin gözümün önünde coşkuyla melek uçuşu kanatlandılar!

Yaylalarda insan ruhu da çiçekler açar!

Beni delirten sapsarı zifin çiçeklerine hayran kaldılar! Kudurmuş kalemimin coşkun hayalperest ana menbağında kendilerini kaybettiler!

Önüne katmış kayaları bizleri sürükleyen üstesinden gelemediğimiz karşı koyamadığımız zapt edilmez duygularımızın coşkun derelerine girdiler!

Ertesi gün, Serkan, bir hafta önce Borçka’ya bağlı Macahel köyüne bağlı bir belgesel izledi, günlerdir yanıp tutuşuyor ve mutlaka göreceğim diye inat etti gaza bastı!

Meşhur Maral Şelalesi ve Karagöl’ü görmeye yola koyulduk!

Hopa’dan içeri Borçka yoluna daldık! Buraları ilk defa görüyorum! Fotoğraflar bu çok yüksek ve çok sık ve üst üste ormanların derinliğini veremiyor! Panoromik genişliği ancak insan gözü kavrayabiliyor! Yüzlerce kilometre ağaçları Çoruh Nehri’nden eğilmiş su içen bir orman denizinin ortasına düştük!

Borçka Anadolu’nun çatısı ve dibi, sırtını Gürcistan dağlarına dayamış! Çoruh’un coşkusu ve ormanların yüksekliğiyle gurur duyuyorsun! Tarih boyu nüfusu hiç artmamış, yüz yıl önce 10 bin yoktu şimdi yirmi bin yok!

Amazon ormanlarından farksız, biyolojik zenginlikte dünyada eşi yok! Amozonlular gibi tarih boyu en büyük uğraşları (sal yapmak) kayıkçılık olmuş! Çünkü demirden bakırdan granitten tepeleri yüz yıl öncesine kadar ulaşımla aşmak mümkün değil!

Borçka ilçesine bağlı üç nahiye: Murgul, Macahel ve Maradid!

Murgul’un tarihi madenciliğimizin tarihi, 2007 yılından sonra Eti Murgul A.Ş. özelleştirilip Cengiz Holding’e satılıyor, kuşkunuz olmasın hepsi ellerinden alınıp millileştirilecek, detay verip küfre girip konuyu dağıtmayayım!

Karadeniz’e bakan dağlara doğu ladinleri hakimdir ancak Borçka’ya girdikçe sarıçam, kayın, kestane, çam, gibi ormanlık çeşitlenir, orman denizi şaka değil sahiden başınızı döndürür!

Kereste deposu dağlar, betonun çimentonun icad edilmediği (tarım toplumu) yüzyıllarda ülkelerin en büyük zenginliği kereste ormanları!

Nasıl Afyon Uşak Kütahya mermer ocaklarıyla doluysa burası da kereste tüccarlarının elinde! Kardeşlerim, inanın bana, bu topraklarda bütün evlerimizi mermerden yapacak kadar mermer dağlarımız, bütün evlerimizi ahşaptan yapacak kadar büyüklükte kereste ormanlarımız var!

Borçka’nın tarihte çanak çömlek sanatında çok ileri olmasını da fikrimce şuna bağlıyorum, toprağında bakır ve demir çok yoğun yani çok dayanıklı çamuru kili var!

Anadolu’nun en yalnız insanları!

Dünya güzeli yakışıklısı küçük çocuklar birkaç sığıra çobanlık yapıyor! Ne zorlu ne güç ne maceralı ve ne güzel hayatları var deyip imrendik!

Kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşamanın iradesi gücü ve kaderi ve vatanı!

Macahel’in yolları uçurumlar üstünde uçurumlar ve kar yağınca yılın altı ayı kapalı!

Ancak çok geniş ve kusursuz yolları harika!

Eskiden orman idaresi köylülere ormandan yıllık yakacak odun payını verirdi, şimdi onu da vermiyor, köylünün ormana dokunması bile yasak! Çalı çırpı toplamak olta balıkçılığı da mı yasak diye talihsiz bir espiri yaptım! Küçücük bir yer işleten orta yaşlı abla ‘çok iyi bir üniversite okudum, madencilere Hes’lere karşı çok mücadele verdim ama şimdi öyle bir darlığın içine düştüm ki bir HES açılsa da iş bulsam derken yakalıyorum kendimi, kendimden utanıyorum!’

Çok az fındığı, çok az çay tarlaları ve hayvancılık çok az ve ama balı arısı ve reçinesi dünya çapında meşhur! Bu yüzden okuma oranı çok yüksek! Anadolu’nun en güzel keçileri bu tepelerde, keçiler melekler kadar temiz!

Ve macera arayan doğaseverler için eşsiz yerler! Konaklama derdi yok, Maral Otel’de istediğiniz her yemeğini yaptırabiliyorsunuz! Eşsiz ve muhteşem ve olağanüstü gibi kelimeler çok eksik kalır! 400 rakımdan 2000 rakıma yirmi dakika içinde çıkıyorsun! Tüm hayatımda bu denli sık ve zengin ormanlar ve insanı ürküten uçurumlar ve gökleri delen karlı yalçın tepeleri ilk defa görüyorum, yalçın tepelerde gördüğünüz o buzulların içine girdik!

Yollarda gördüğümüz HES’ler sinir bozuyor keyfiniz kaçıyor, kuşkunuz olmasın hepsi yıkılacak! Bir dağ başına bir cami yaptırmışlar kırk köyün ormanına çökmüşler! Ormanların seyrine dalıp katliamı unutmak istiyorsun!

Dağlar dişini sıkmış, ha indi ha inecekler! Bu dağlar inanın bir gün zulmün üstüne yürüyecekler! Bu muhteşem güzellik Aliye Rona gibi elimize silah verip sert bir intikam istiyor bizden, düşmanın üstüne salıyor, zehir kusuyor üstümüze!

Ve dünya coğrafyaları içinde eşsiz yeri olan bu gür ormanlar güven veriyor insana, ülkem memleketim tıka basa dolu ne kadar zenginiz diyorsun!

Yerimden beni kimse oynatamaz, diye nara atıyor, demirden granit tepeler!

Uzak uzak bakan dağlar, ne olur bana uzak durmayın!

Dik başlı heybetinizden bir meydan okuyuş bir efelik almaya geldim, şelalelerinizde yıkanıp saf insan halime arınmaya geldim!

Zulme boyun eğmeyen dağ başlarından bakır gibi demir gibi sert küfürler öğrenmeye elmas gibi saf ve sert nara atmaya geldim!

‘Ulu divan’ dedikleri yoksa sen misin?

Dağların karı bulutu yelkenimiz oldu, ovanın, denizin, yalan dünyanın yüzüne bakanı .ikeyim!

Oturduğunuz sandalyeyi şakacıktan altınızdan çekseler kıyameti kopartırsınız, ey millet koca dağları oyup soyup götürüyorlar, gıkımız çıkmıyor!

Serkan’la yolculuk çok zor, her dağ başında manzarayı görüp delilenip kontağı kapatıp dışarı çıkıyor, vay anam vay, deyip yolun bittiği yerden de yukarlara fırlıyor, kendinden geçiyor, öyle aşka geliyor ki sanırsın birazdan benzin döküp kendini uçurumdan atacak, Serkan’ın toprak sevgisi sevda değil, bir alamet! Bir ara heyecanından bile korktum, alev almadan tutuşmadan hayırlısıyla eve sağ salim dönsek, dedim!

Ey dağlar, sana o boyu bize bu ateşi, sularına bu coşkuyu veren Allahına kurban!

Eski günlerde tayin olan öğretmenler uçurumları ve virajlı bitmek bilmeyen yolları görünce diplomayı yırtıp geri dönermiş, o kadar ıssız yer ki dünyanın sonu, rüzgarlar bile sanki ormanları yalayıp geri dönüyor! Karanlık rüzgarlı gecelerde bu ormanların kıyamet gümbürtüsü vahşi hayvanları bile ürkütüyor!

Ayağınıza taş değse kırk mahkemede dava açarsınız, kendi tarlanızdan yarım metre karşı tarlaya kaysa cinayet işler kan davası yaparsınız; bu dağları kim soyuyor kim deliyor, dereleri gırtlağından kim boğuyor, gıkımızı çıkartıp sahiplenemiyoruz! Bu halsizliğimiz yoksulluğun yetersiz beslenmesiyle demir eksikliği mi, bakırdan demirden dağların ortasında bu demir eksikliği nedir?

Anadolu’nun eşsiz zenginliği, paha biçilmez bu dağlara, değer biçilmez, ormanlar ah çekmekten yorulmuş, kurbanı hep biz mi vereceğiz, çocuklarımız hep gidecek ve hiç dönmeyecek, sinir kızgınlık dağların tepesine çıkmış, gurbete evlat göndermekten yorulmuş, artık toprağı bekleyeni kalmamış, sanki kayasını çatlatıp yuvarlayıp başınıza indirecek!

Hangi tepesine tırmansak Anadolu’nun derinden iniltiler! Hepsi okumuş insanlar zenginlik ortasında yoksulluk ağırlarına gidiyor! Uçurumlar beynimizde yankılanıyor!

En eski şarkımızdır yoksulluk ve uçurum!

Sarıldığımız sevgili, beynimize saplanmış paslı çivi!

Posta koyduğumuz meydan okuduğumuz meydan yeridir uçurum!

Şimdiki zaman geçmiş zaman gelecek zaman bütün zamanların bizi çektiği yerdir yoksulluğun ağzında uçurum!

Tecavüze uğrarken iğfal edilirken soyulurken kaçıp sığındığımız yerdir! Annemizin rahmi, dönüş yolumuz, beşiğinde bir ömür sallandığımız uçurum!

İçimizde kurulan istiklal mahkemesi, hak divanı dedikleri yerdir, bu dipsiz uçurumların toprağın sökülüp indiği en ucunda elbet bir gün yakalarına yapışacağız!

İsteyen beğenmesin bu arıza kalemi, ayranım sudur yarısı uçurumdur, bizim de bağımız bahçemiz hanımız uçurumdur!

Orada kimsenin tatmadığı erik ağaçları!

Ve o ağaçlarda ters rüzgarlarla küfle çürükle kurtçukla sırtlanla hırsızla savaşan onur ve erdem ve istiklal!

Hayata tutunduğumuz incecik bir çalı parçasında bir ömür barfiks çekiyoruz numarasından yorulduk! Milletin ayağına diken batar ağlar, uçurumlar battı, ağız dolusu bir küfrü bile çok gördünüz bize!

Kalemimiz bu uçurumlara tutunmuş kırılgan çok içli dalların ve sert ağaçların kerestesinden!

Çok borcumuz var kartalların ağzında çırpılmış bu uçurumlara!

Kuşkunuz olmasın hak divanına kalmayacak!

Yaklaşıyor cesetlerimizi toplayacak bir nefes arası, tek tek aşamadığımız bu uçurumu hepimiz yan yana bir kement bulacağımız o gün yaklaşıyor!

Yırta yırta yara yara oynaya zıplaya geçeceğiz, o herkesin insan ve herkesin eşit olduğu Cumhuriyet ülkesine davul zurna trompet marşlarla gireceğiz!

Derin vadiler, iki dağ arasının koptuğu yer, ucunu ucuna tutturamadığımız yer, ayağımızı bir adım atamadığımız yer, uçurum, pazarlık yaptığımız yer!

Uçurum kıyısında öğrenir insan demirden sarsılmaz bir irade, ah vatan dersine yeni başlayanlar, bu uçurumlar çok sivri çok ince psikolojiyle kaldıramayacak kadar gergin, uçurumlar kadar büyük dikenler batarken beyninize!

Uçurum ürkütür çünkü penceresi zihnimizde hep açıktır, geceler ve gündüzler cinlerin şeytanların hayaletlerin gulyabanilerin hurafelerin bastığı bir memlekette penceresi açık uyumak!

Uzağı planlama, istikbal istersen başın döner, özgür iradeye giden demirden yalnızlığın yolu insanüstü mucizelere bağlıdır, anında çullanacağız üstlerine!

Ama bir kez emip çiğnerse ruhunuz, kutlu yoldan bir daha geri dönüş yoktur ve göğsünüz kestane ağaçları gibi her iklimde her mevsimde her psikolojik hüsranda hep kabarık, ödüllerin ödülüdür, ormanların neşesi özümüz sütümüzdür!

Uçurumun derinliği göklerin yüksekliği, mesafe ve zaman yoktur, Sırat köprüsünde ateş arabaları, sonsuz yıldızların altında bakır toprağın rengi kutsal yalnızlık! Kalemimiz yaklaşamama korkusunu kırsın! Atmaca ağzında uçurumda bedenimizi heykel gibi granitten yontsun!

Bir insanı bu uçsuz bucaksız tepelere getiren huzursuzluk nedir?

İnsan evladı kendine yurt mu arıyor, ey beyin, başka yuva mı bulamadın, yoksa yine beyninin diplerinde küllenmiş gölgelenmiş asla tahammül edemeyen gençliğine mi indin, onura ve gurura aç mı kaldın?

Kardeşlerim, bu yalan dünyada her meşgale uyuşturur beyninizi, yalnız uçurumlar ve ormanlar diri ve dik tutar insan soyunuzu!

Sonsuz bir ölüm korkusu değil insanın cennetidir gırtlak gırtlağa boğuşma yeri!

Uçurumlar şölen yeri, erime yeri, kişiliğimizin kimliğimizin onurumuzun dökümhanesi!

Aklınız çarpılıp kemikleriniz titreyip varlığınızın ölümsüzleştiği!

Ve yamaçlarından çiçek çiçek bitmeyen bir neşe, kalp atışlarınız artık kuşların çığlıkları!

Bedenimiz mukavemet öğrensin, atın adımlarınızı!

Bedeniniz yeni bir biçim alıp onurla bayrak gibi yükselsin, canınız hiç sıkılmayacak hiç bunalmayacak hiç çaresizlik tanımayacak bir dünya, vatan toprağının harı ateşi damarlarınız içinden aksın!

Dozu ne kadar yüksek olursa olsun, uçurumlar baş dönmesine iyi gelir, baş ağrısını keser! Ey kütüphanesinde tozlanmış insanlık, ne zaman döneceksin tabiatın kutsal yalnızlığına! Ağaçlar ormanlar taşlar coşkun sular çok sabırsız, çok hiddetli, dev insanı yontmak için, bozulmadan daha fazla ruhumuz!

Hiç merak etmez mi insan doğanın bizi uygarlıklara ateşlere atan bozulmamış satılmamış kirletilmemiş ilk halini!

İnsan hiç merak etmez mi kutsal yalnız tepelerin en yüksek sanat eserlerinden daha yüce hazinelerini!

İnsan hiç merak etmez mi gururlu yalçın tepelerin kutsal ıstırabını!

Kutsal yalnızlığın çağrısı kime!

Doğanın çağrısı insan hamuru bozulmamış kendi dilinden konuşana kendi ruhundan doğana!

Bu coşkun sular bu yemyeşil örtü bu heybet bu masalsı zenginlikler işbirlikçi maden ve kereste tüccarlarının malı mı?

Uşak mıyız, köle miyiz, işgal altında mıyız, kim kovuyor bizi vatanımızdan?

Madenler, keresteler hep onların ve bu toprağın çocuklarının hissesine neden hep kölelik, uşaklık, köpeklikten, araba camından bir bakış seyredip geçip gitmekten başka bir şey düşmüyor!

Bu ormanlar artık hiç de kardeşçe değil, hepsi sömürgeci holdinglerin, sahiplerin eline geçmiş, orman denizinde her ağaç hapishanede tutuklu, hepsi tek tek damgalanmış ve kelepçelenmiş, ağaçlarımızın hiçbiri hür değil, tutsak mahkûmlar Cumhuriyet’in ilanını bekliyor!

Ağaçlarımız madenlerimiz ne zaman tahliye olacak, dilekçesini veren ayağa kalkan isyan eden kaldı mı?

Nasıl bir işgale düştük, otuna kerestesine suyuna bakırına altınına demirine dokunmak yasak, seyret ve defol git, diyorlar sana!

İşgalciler mal sahibi, bizler yabancıların yabancısı, hakaretlerin en ağırı, bu toprağın özbeöz çocuklarına kaç zamandır artık ‘yerli turist’ diyorlar!

İşte böyle bir gün Serkan ve Laçin’le neşe dolu çığlıklar atmaya değil, hapishaneye görüşe geldik, Borçka dağları bize hala, işgal günlerinde aydınlarımızın tutuklanıp sürüldüğü Malta Adası kadar uzak!

Orman denizi

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. Aah ah ağaç dallarında geçen çocukluğum ve buğaldığımda çıkasım gelen dağlar! Hani gökyüzünü göremeyen tek hayvan domuzmuş ya artık yeni nesil de telefondan başını kaldırıp göremiyor gerçek dünyayı..Aah ah biz büyüdük ve kirlendi dünya

  2. 21 Haziran 2024, 18:59

    Sevgili abim,beni taa uzaklara götürdü bu muhteşem yazı…Sizle birlikte ben de oradaydım…Rabbim ayağına taş değdirmesin,varol.

  3. 18 Haziran 2024, 14:16

    sayin Arslan Bulut u onceleride okur gecerdim.Ne zaman sizin yazilarinizda hakkinda guzel seyler okudum.O gunden beri devamli okur yazilarini gozu kapali paylasirim.Sahsinizda burdan onada tesekkur etmek istiyorum.Gercekten egip bukmeden yazabilen nadir gazetecilerden.Sizin gibi

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!