Şahin Filiz

Hutbe, gayri milli olamaz

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

featured

26 Ağustos 2022 tarihinde Afyonkarahisar Gedik Paşa Camii’nde Cuma namazına katılan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Büyük Taarruzun başlamasının ve 30 Ağustos Zaferi’nin 100. Yıldönümü münasebeti ve gerekçesiyle hutbe esnasında camii görevlisine camii cemaatinden biri olarak, “tam da bu vesile ile Atatürk’e ve silah arkadaşlarına rahmet okuyun, neden okumuyorsunuz?” diye haklı ve yerinde bir uyarı yapmış; görevli ısrarla bu uyarıyı dikkate almayıp ne Atatürk’e ne de silah arkadaşlarına hiçbir şekilde dua etmemişti. Aynı kasıtlı duyarsızlık, Atatürk’ün kurduğu Diyanet’e bağlı bütün camilerde gösterilmişti. Türk Milleti kavramının bile hutbelerde geçmemesi, Atatürk şahsında bütün Türk milletini yok mesabesine indirgemiştir. Oysa Türk milleti kendini yok sayanı hiçbir zaman affetmemiştir ve affetmeyecektir.

Ümit Hoca, “Cumhuriyetimizin kazanıldığı” Afyonkarahisar topraklarındaki bir camide, kör gözüne parmak hesabı, Atatürk’ü anmayı ve ona rahmet okumayı; emperyalist işgali kanıyla canıyla ortadan kaldıran Türk milletine minnet duymayı çok gören gayri milli hutbeye vermiş olduğu haklı tepki ve uyarı, adeta işgal güçlerinden kalmış bir kısım zihniyetler tarafından eleştirilip suçlandı. Türk milletine saldıran etnik ırkçı faşizm ile yine aynı cephede yer alan dinci (cahil, paganist, faşist) kesim Hoca’yı “provokatör”lükle, cumanın ‘farz’ olan hutbesini bozmakla, camii huzurunu berhava etmekle ve benzeri yalan-dolan uydurma suçlamalarla linç etmeye kalktı.

Ama tutmadı. Neden?

Aralarında, hutbenin ne olduğunu ne bilen ne de merak eden kafası çalışır bir tane adam olmadığı için, cehalet ve ihanetin verdiği cüretle bodoslama yazıp çizmeye, konuşup polemik yapmaya daldılar. Hutbe konusunu, Cuma namazında nasıl bir yeri olduğunu anlatacağım. Farkındayım; bu çapulcu takımına gökten zembille bilgi indirsen kar etmez, domuzların önüne inci dizsen ruhları duymaz ama bu cahil sürüsünün cehalet ve ihanet tuzağına düşebilecek yurttaşlarımız ve Türk gençleri için yazıyorum.

Hutbe, Arapça bir sözcük olup ‘konuşmak’, ‘konuşma yapmak’, ‘hitap etmek’ ve ‘hitabet yani konuşma sanatı’ anlamlarına gelir. Kısacası, hutbe konuşma yapmak demektir. İslam öncesi Araplar, kendi aralarında toplantı yaptıklarında burada yapılan konuşmaya hutbe derlerdi. Bu şu demektir: Hutbe, İslam’ın bir emri ve Cuma namazının ‘farzı ya da vacibi’ olan bir ibadet olmaktan çok, Cuma namazlarında cemaate günün anlam ve önemine binaen yapılan bir kısa konuşmanın adıdır. İslam öncesi Araplarda hutbeyi, içlerinde en bilgili, deneyimli ve toplumu yönlendirecek donanımda olan kişi verebilirdi. Çok yaygın bir konuşma sanatı olduğu için hutbesiz toplantı olmazdı. İslam’la birlikte hutbe uygulaması olduğu gibi benimsendi; sosyal ve edebi özelliklerine, dini bir renk de eklenmiş oldu.

Nasıl ki iddiaların aksine Kur’an’da tesettür emri (özellikle başörtüsü emri) yoksa, hutbe emri veya farziyeti de yoktur. Başka bir deyişle herhangi bir ayet, Cuma namazlarında hutbenin ‘farz’ olduğunu bildirmez, böyle bir hüküm içermez. Ne var ki fıkıh alimleri, “cuma günü namaz için Allah’ı zikretmek için koşun” (Cuma, 62/9) ayetindeki ‘zikretmek’ sözcüğünü, ‘hutbe vermek’ olarak tefsir edip hutbenin farz olduğu kararında ortak bir tavır almışlardır. Ayrıca Hz. Muhammed her Cuma namazı sırasında hutbe verdiği ve ‘namazı benim kıldığım gibi kılın’ dediği için, fıkıhçılar hutbenin farz bir ibadet olduğu çıkarımını yapmışlardır.

Ancak, “Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemeniz ve anne babaya iyilik etmenizin (gerekliliğine) hükmetti. Onlardan biri ya da her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’ bile deme! Onları azarlama ve onlara değerli bir söz söyle” (İsra, 17/23) ayetindeki gibi apaçık bir emir, farziyet ya da vücub (zorunluluk) ifade etmeyen başka ayetlerden ‘farzlar’ veya ek yükümlülükler çıkarmak tartışmalıdır. Bu ayete bakın. Hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ‘ yalnız Tanrı’ya ibadet edin’ diyor; ibadeti sadece O’na özgülemek farzdır. Sonra, ‘anne babaya güzel söz söyleyin’ diyor. Aksini yapıp onları azarlayan (bırakın dövmeyi, kötülük yapmayı) kimse, farzı çiğnemiştir. Burada yoruma gerek yoktur. Ayetler açıktır, farzın ne olduğu da çok açık ve anlaşılır durumdadır. Hutbe konusunda Cuma suresinde geçen ‘zikretmek için koşun’ ibaresinden, hutbenin farz olduğunu çıkarsamak zorlama bir hükümdür. Neden? Çünkü zikretmek, sadece konuşma sanatı ile icra edilen bir ibadet değildir. Cuma namazında öncesindeki vaaz ve camii cemaatiyle birlikte ibadet etmek zaten başlı başına bir zikretme biçimidir. Cumanın kendi başına farz olmasını bir yana bırakıp kısa ve öz konuşma olan hutbeyi onun düzeyinde bir farz olarak eklemlemek, Tanrı’nın değil, fakihlerin farzıdır. Bugün de üç beş fakih toplanır hutbenin sünnet olduğu içtihadını yapabilir. Buna dinsel herhangi bir engel de yoktur. Ya da hutbe Cuma için dinsel bir şart değildir diyebilir.

Hutbenin farz olduğuna ilişkin zorlama hükmü verirken fakihler, Hz. Muhammed’in, ‘namazı benim gibi kılın’ hadisini destek için kullanmışlar. Buradaki namaz, yalnız Cuma değil genel olarak namaz kılınma şekline işaret etmek için geçiyor. Benim gibi hutbe verin, hutbede şöyle konuşun demek gibi açık bir ifade kullanmasına engel var mıydı, hayır yoktu. O halde hutbe, Cuma namazının farz bir parçası değil, İslam öncesinden süregelen cemaati bilgilendirmeye dönük bir hitabettir. Başka bir deyimle, İslam’dan sonra Arap kültüründen kalan bazı iyi uygulamalardan birisi olarak hutbe Cuma namazlarında yer almıştır, bunda herhangi bir sorun yoktur. Ama asıl sorun, hutbenin ilahi bir farz olduğu, Cuma namazının olmazsa olmaz bir parçası bulunduğu ve bu yüzden de, hutbe ile ilgili daha bir çok farzın uydurulmuş olmasıdır. Halkın da bunun ilahi bir zorunluluk olduğuna yüzyıllardır inanmış olmasıdır.

Alimler zamanın birinde farz demişler, bunun ne zararı var? Derseniz, ‘şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ uydurmasının peşine düşüp de ırzı, malı, canı ve geleceği gasp edilen yüzlerce mağduru, bu şeytanca sözün kutsal kurbanları olarak görmemiz gerekir. Dincilik, ya başta ayağa yepyeni bir din uydurmak (Nurculuk, Menzilcilik, Fetöcülük, Süleymancılık…) ya da mevcut dine kul yapısı farzlar ve vacipler ekleyerek montajlama yoluyla uydurmak şeklinde iki koldan semirmektedir.

Şu hâlde hutbe, ‘anne babaya iyilik etmek, oruç tutmak veya yalnızca Allah’a ibadet etmek’ gibi, bütün inananları bağlayan bir farziyetten çok, Arap kültüründen gelen yerel bir uygulama olarak İslam dünyasında Cuma namazlarında benimsenmiş olan bir hitabet uygulaması olduğuna göre, her İslam ülkesi gibi Türkiye’de de hutbeler, her hafta camii cemaatinin ihtiyaç, beklenti ve duyarlılıklarına cevap veren bir uygulama olmalıdır. Bu anlamda hutbe, gayri milli olmaz.

Ayrıntılara gelelim:

Cuma namazlarında hutbe farz olmasa da her hafta Cuma ve yılda iki kez bayram namazlarında okunmasında herhangi bir dini sakıncası yoktur; üstelik namaza gelenler için aydınlanma fırsatıdır. Ama hutbenin kendi doğasından kaynaklanan ve özellikle türdeş bir topluluğa yönelik olması nedeniyle, bazı koşulları vardır.

Hutbe veren kişi, cemaatin en bilgilisi, erdemlisi ve saygın kişisi olmalıdır.

Hutbe, dinleyicilerin duyarlılıklarını, beklentilerini ve ihtiyaçlarını gözetmelidir.

Ayırıcı, bölücü ve kötüleyici dil; kaba saba üslup kullanmamalıdır.

Barışçı, birleştirici ve uzlaştırmacı olmalıdır.

Verildiği ülkenin, ilin, ilçenin ve mahallenin sorunları, duyarlılıkları ve beklentilerine ters düşmemelidir.

Dinleyicileri cehalete, din istismarına, vatan hainliğine karşı uyarıp aydınlatmalı, bilgilendirmelidir.

Herhangi bir dine ya da ırka ya da milletin temel değerlerine; kahramanlarına, devletin kurucularına karşı saygılı, vefalı ve kadirşinas bir içerikte ve üslupta olmalıdır.

Hutbe, milli egemenliğin ifadesidir; esir ve köle topluluklar hutbe okuyamaz. ‘Yunan ya da başka bir milletin işgalini öven; işgalden kurtarıp özgürce hutbe verilmesini sağlayan Atatürk’e ve Türk milletine hutbede yer vermeyen kasıtlı tutum, hutbenin anlam ve önemini ortadan kaldırır. İşgal altında hutbe verilmez.

Hutbe sırasında dinleyiciler, soru sorabilir; hatibin anlattıklarının açıklamasını isteyebilirler. Hele ki hatip, cemaatin beklentileri ve duyarlılıklarını göz önüne almadan konuşuyorsa uyarılabilir. Hatip ne söylerse hutbenin farziyetine  dahildir inancı doru değildir. Hutbenin sözüm ona farz oluşuna dayanarak hatip minberde aklına estiği gibi konuşamaz. Hutbe farz olmadığına göre, gerekli yerlerde konuşmacıya soru sormak, itiraz etmek, yanlışını düzeltmek ve uyarmak da ne günahtır ne farzı bozar ne de Cuma namazına zarar verir. Hanefi ve Şafii mezheplerine göre zorunluluk olmadıkça hutbe verilirken konuşmak mekruhtur. Hanbeliler ve Malikilere göre haramdır. Dikkat edin, bu haram ve mekruh hükmleri de kul yapısı, mezheplerin beşeri kararıdır. Dini bir gerekçesi yoktur. Hutbeyi, sayesinde özgürce irad ettiğin Atatürk’e yer verilmiyorsa, hatibi uyarmak ve millet adına konuşmasını temin etmek, zorunluluktur. Hiç bir hatip minberi, Türk milletinin büyüklerini önemsizleştirme aracı olarak kullanamaz.

Hutbe, ‘ilahi rahmet her şeyi kuşatır’ (Araf, 7/156) ‘Muhammed bütün alemlere rahmettir’ (21/107) olmak üzere bazı temel mesajları vermek zorundadır. Bu zorunluluk, bugün, özgür yurttaş olmamızı sağlayan Atatürk’ü ve Türk milletini telaffuz etmeden yerine getirilmiş olmaz.

Hutbenin bir başka yönüne bakalım.

Hz. Muhammed’in vefatına kadar hutbe, anlattığım bu çerçevede uygulanıyordu. Ancak sonra, ilk halife Ebu Bekir’den başlayarak halifelerin, hilafet sırasında hangi siyasi, sosyal ve toplumsal politikalar uygulayacağını halka yani biat eden topluluğa bildirmek için dini özelliğinden daha çok siyasi bir iletişim aracı olarak icra edilmeye başladı. Örneğin Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlık sırasında hutbenin Ali adına okunması ve dinleyenlerin buna itiraz etmemesi, onun halifeliğinin onanmış olması anlamına geldi. Emeviler döneminde hutbe, daha yoğun bir siyasi araç olarak işlevselleştirildi. Adına hutbe okutulan halife ya da yerel düzeydeki yöneticiyi cemaatten bir kısmı onaylamadığı ve bu yüzden hutbede söylenenlere itiraz ettiğinde, bırakın hutbeyi farz olan Cuma namazı demeden şiddetli bir şekilde susturuldukları vakidir. (Hicaz Valisi Haccac b. Yusuf’un, hutbede adının geçmesine itiraz edenlere camide uyguladığı vahşet hakkında İslam tarihi kaynaklarına bakınız.)

Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu hükümdarları sözüm ona Sünnilerin koruyucusu sıfatıyla genel olarak Abbasi halifeleri adına hutbe okutmuşlardır. Yeri gelmişken belirteyim. 1099 yılından itibaren Abbasi halifeleri dinsel; Türk hükümdarları dünyasal yönetici idiler. Din ile devlet işleri zaten bu tarihte doğal olarak birbirinden ayrılmıştı. Hutbe önce Abbasi halifeleri sonra hükümdarlar adına okutulmaya başlandı. Halifenin adına, onun yerine geçecek kişinin hutbede anılması Gazneli Mahmud’un başlattığı bir uygulama olup devlette istikrarın sağlanması amacına yönelikti.( Hutbe Maddesi, Mustafa Baktır, TDVİA). Dikkat ediniz, o tarihlerden beri hutbe, “gayri milli” olmamıştır.

Özetleyelim.

1000 yıl önce din ile devlet işleri fiilen ayrılmış; ad konulmamış bir laiklik uygulanmıştır.

Hutbe, İslam öncesi Araplardan gelen bir konuşma sanatı olarak Cuma namazlarına eklemlenmiştir. Özünde hutbe, sadece dini değil, edebi, sanatsal ve bilimsel bir konuşma eylemi olarak bilinir. Hiç değilse Hz. Muhammed döneminde halkı dini yönden aydınlatmak amacını güden ve bu yüzden de Cuma namazının doğal bir parçası olarak kabul edilen bir uygulamadır. Bununla birlikte, Hz. Muhammed, hutbelerde dini bakımdan aydınlatırken hiçbir hutbeyi mensubu olduğu Arap milletini bölmek, ayırmak ya da görmezden gelmek için istismar etmiş değildir. Ayette belirtildiği gibi, yanlış ve ayrıcı üslup kullansaydı çevresinde kimse kalmazdı. Arapları millet yapmak için hutbenin Arap milletinin beklenti ve ihtiyaçlarına aykırı olmaması lazım gelirdi ve Hz. Muhammed de bunu yapmıştır.

Onun vefatından Cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar hutbeler, nerdeyse büsbütün siyasi atama, biat, hilafet ve şeriat istismarı yolunda kullanılmıştır. Ama bu süreç içinde dahi, ait olduğu toprağa, millet ve kültüre düşmanca bir uygulama olmamıştır. Üstelik Cumhuriyet, laikliği temel alarak hutbeyi asıl mecrasına yerleştirmiş; onu siyasetten arındırmış ve inananlar arasında birlik sağladığı gibi, inanmayanlara karşı siyasi bir araç olarak kullanılmasının önüne geçmiştir. Bazı dinci madrabazlar, ‘Asr-ı saadet’ özlemiyle yanıp tutuşurken bu incelikleri fark etmezler. Atatürk, sadece genel olarak İslam’ı değil, hutbeyi bile ,siyasi istismardan kurtarmış; Hz. Muhammed dönemindeki dini ve sosyal barışa katkı veren bir uygulama olarak aslına dönmesini sağlamıştır. Buna karşılık din istismarcısı siyasiler, hutbeyi de istismarlarına alet etmekten geri durmamışlar; hutbede Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ü anmamak, hatta isim vermeden lanetlemek gibi cürümlere cesaret vererek hutbeyi siyasallaştırmakta; Dört halife, Abbasiler ve Emeviler dönemindeki gibi halifenin vaatlerini anlattığı bir siyasi arenaya dönüşmesine yol açmaktadırlar. Atatürk’ün gerekli vesilelerle hutbede anılıp rahmetle yad edilmesi, ironi olacak ama, ‘olası bir halifenin ismine istikbalde hutbede yer açılması’na engel olarak mı görülüyor? Oysa Atatürk ne halife idi ne de kendinden sonra bir halifenin gelebileceği hilafet kurumuna izin verirdi, vermedi, bundan sonra da kimse hilafet hayali görmesin. Tarihsel gerçekliği olmadığı gibi, dinen gerekli bir kurum değildir. Kimse kimsenin kulu ya da tebaası değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür yurttaşıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde bütün camilerimizde okunan hutbeler, milli olmak zorundadır. Türk milletinin birlik, dirlik, barış ve dayanışmasına; Cumhuriyetimizin ilke ve değerlerine, Atatürk’e ve felsefesine aykırı, ona düşmanlık eden hiçbir hutbe, milli değildir. Bir milletin varlığına ve birliğine hizmet etmeyen hiçbir hutbe, Cuma namazının doğal parçası bile olamaz.

Zafer Partisi genel Başkanı Ümit Özdağ, Türk milletinin ve cami cemaatinin doğal bir üyesi olarak hutbede, siyasallaşmaya itiraz etmiş; milli olmaya davet etmiştir.

Mesele budur, gerisi laf u güzaftır.

Hutbe, gayri milli olamaz

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

6 Yorum

  1. 5 ay önce

    Hocam sonuç itibarı ile alayı traş boş iş!

    Cevapla
  2. 5 ay önce

    Bu konuya dikkat çektiğiniz için, dinin gerçeklerini ve doğruları anlatma cesaretiniz için size çok teşekkür ederim hocam. Hutbeler konusu çok ama çok önemli. Devlet eliyle yapıldığı için de milli bir mesele. Ümit Hoca da cesaretli bir Türk olarak bence de doğru olanı yaptı. Hutbe bağımısızlık demektir. Atatürk olmadan bağımsızlık düşünülemez.

    Cevapla
  3. 5 ay önce

    Bu cahil din adamlarının karşısına Allah gelip, yaptıklarının yanlış olduğunu söylese ona bile karşı çıkıp sayıp söverler. O kadar gözleri dönmüş cehalet…Diyanet İşleri Başkanlığı feshedilip,bütçesi ile yüksek kaliteli Endüstri Meslek liseleri kurulup,ilk öğrencileri de yeteneklerine göre imam,müezzinler ve imam hatip öğrencileri olmalı.Camilerin bakım onarımı ve din adamlarının maaşları camiye gidenler tarafından ödenmeli,Almanyada böyle.Hem hainlik eden hemde camisine gitmediğim adamın maaşını ödemek istemiyorum.

    Cevapla
  4. 5 ay önce

    Harika. Kaleminize sağlık sevgili hocam

    Cevapla
  5. 5 ay önce

    Hilafetin kaldırılmasının ardından hutbede halife yerine kimin isminin anılacağı tartışma konusu olmuş; Atatürk, isim zikredilmemesi; bunun yerine Cumhuriyet’in salahiyeti için dua edilmesi konulu kararnameyi imzalamış.

    https://www.dogrula.org/dogrulamalar/ataturk-hutbelerde-isminin-anilmamasi-uzerine-kararname-cikardigi-iddiasi/#:~:text=Halifelerin%20ismi%2C%20gelenek%20gere%C4%9Fi%20her,ile%20herhangi%20bir%20ba%C4%9F%C4%B1%20yok.

    Cevapla
  6. 5 ay önce

    Değerli hocam, iyi ki varsınız..çok şey öğreniyor insanlar sizden.Eksik olmayın.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!