Avatar
Şahin Filiz

Siyasal İslamcılığın savruluşu

featured

Şahin Filiz yazdı…

İnsan, günlük yaşamında çevresindeki olaylarla, olgularla ve farklı türdeşleriyle sürekli ilişki içindedir. İç dünyası, bir yandan bu ilişkilerin yönünü belirlerken bir yandan da bu ilişkiler eliyle her an yeniden biçimlenir. Karşılıklılık, diyalektik bir süreçle devam eder. İlk bakışta insanın bir ağaç, bir kişi ya da bir olayla ilişkisi çok sıradan görünebilir. Ne var ki soyut bir düşünce, bir duygu ya da bir dinle ilişki kurması sanıldığı kadar yalın değildir. Din-insan ilişkisi çok karmaşık ve çok boyutlu bir nitelik gösterir.

İnsan bilmediği herhangi bir kişi, olay ya da olguyla kazara karşılaşıp bunu ilişkiye dönüştürebileceği gibi, sona da erdirebilir. Devam edecekse karşıdaki nesneyi bilmek ister, bu çağdaş fenomenolojide nesneye yönelmektir, yönelimselliktir. Bir nesneye yönelmek, önce onu merak etmek ve sonra bilinç merkezli olarak onu kavramaktır. Merak ve yönelmek yoksa, bilmek de olmaz. Bilinmeyen bir şeyle ilişkide bulunmak, bırakın insanı, diğer canlılar için dahi düşünülemez.

Din ile siyasal ilişki kurmak, dini paranteze alıp onu siyasal bir nesne gibi görmektir. Siyasal içgüdüyle belirlenmiş bir yönelimsellik, dini bilme merakını değil, dini, siyaset üstünden yorumlama itkisinden kaynaklanır. Din, siyasete ve onun araçları olabilecek her türlü malzemeden biri haline getirilir. Eğer din, siyasal amaçları gerçekleştirmek için “zamanın ruhu”na uygun bir avadanlık olarak seçilirse, buradan din bilgisi değil, siyasal dincilik peyda olur. Yönelimsellik din odaklı bir bilmeyi ve yorumlamayı değil, siyasal çıkar odaklı araçsallığın tutsağı olur. Buradan doğal olarak fenomenolojik bir bilgi çıkmaz, bilinçli bir yöneliş doğmaz, sınanabilir bir gerçeklik keşfinden söz edilemez. Din ile ilişki, bilinç merkezli olmaktan çıkmış, bilince rağmen insanın kendi kendisine dayattığı bir siyasal silah haline gelmiştir. Bu silahın iki namlusu vardır: Biri kendisine, ikincisi yaşadığı topluma yönelmiştir.

İnsanın bilmeye yazgılı doğal merakı, kendisiyle savaşa dönüşen yönelimsel bir sapmaya uğrar. Siyaset arenası, dini, bu yönelimsel sapmanın meşrulaştırıcı manivelası olarak kullanmak için ahlaktan soyutlanmaya hazırdır. Ahlak-sız bir siyaset ancak dini siyasal çıkarların sürekli tüketilen malzemesi olarak yanında bulundurmaya muhtaçtır. Sıyırıp attığı ahlakın yerine dini koyarak meşruluğuna inandırmak böyle bir siyasetin en temel yöntemidir. Ahlakını yitirmiş bir siyasetin bu boşluğu doldurmak için dini yedeğine almaktan başka çıkar yolu yoktur. İşte bu, İslam dünyasında siyasal İslamcılığı (Şeriatçılık örneğin), Hıristiyan dünyasında siyasal Hıristiyanlığı (Haçlı ideolojisi ve barbarlığı) ve Yahudi dünyasında siyasal Yahudiliği (Siyonizm ve barbarlığı, örneğin) doğurur. 

Dinler tarihi ve karşılaştırmalı teolojiye girmeyeceğim. 

Siyasal İslamcılığa dönelim.

Onlarca yıldır siyasal İslamcı olarak bildiğimiz bir kısım insanlar için sosyal medya adeta “Ağlama Duvarı” olmuştur. Ya da Kiliselerde perde gerisinden Papaza itiraf edilen günah çıkarma mekanları gibi kullannılıyor diyebiliriz. Bazı siyasal İslamcılar karmakarışık bir ruh halinde olduklarını sosyal medyada açıkça dillendirmekle ilk aşamayı geçmeye başladılar. Kendilerince mutlu sona doğru ilerlerken ikinci aşamaya ulaştılar. Birçoğunun Türk kamuoyuna açık itiraflarında ortak vargıları şöyle: “Ömrümce hakikat sanıp inandığım her şey boşmuş. Her şey Kur’an’da vardır ve bütün meselelerimizi Kur’an sayesinde çözüme kavuşturabiliriz, diye inanmak nasıl da yanıltıcıymış; yıllarca yaptığım dini araştırmalar beni bu noktaya zorunlu olarak taşıdı. Artık akıl duvarına çarpınca bütün inançlarımın temelsiz olduğunu açıkça gördüm. Bir ömür süren dinsel dünyamı bir çırpıda bırakmamı kimse bekleyemez, kolay mı? Bütün hayatımı Kur’an ve onun emirlerine göre düzenlemişim, şimdiye kadar neredeydin, yeni mi uyandın, demek abestir. Evet, yeni uyandım. Şimdi artık akla, bilime ve yaşama kökten ters düştüğünü anladım ve inancımı tümüyle bırakmaya kesin olarak karar verdim”.

İtalik yazıyla özetlediğim bu itiraf modeli, zihinsel ve ruhsal olarak savrulan hemen bütün siyasal İslamcıların ortak dilidir. Ama sonunda, “artık Müslüman değilim” cümlesi pek telaffuz edilmez. Üçüncü aşamada bu açıkça dillendirilecek midir şimdilik son aşamayı beklememiz gerekecek. Öznel dünyalarının “Karanlık çağı”ndan araştırmalarıyla kurtulup “Kişisel Aydınlama” dönemini “yakaladıkları”nı ilan-ı akılla bildirirken dahi, aşağılık kompleksi ile üstünlük kompleksinin iç dünyalarını ne denli esir aldığını fark etmemek olası değil. Peki dün ile bugün onlar için kategorik anlamda çok mu farklı? Karanlık bir dünyadan çıkıp gerçekten aydınlık bir dünyaya merhaba mı dediler?  Önceki yaşamlarında, şu an geldikleri durumu “cahiliye” diye adlandırırken, hatta bunu “ömürleri boyunca” küffara karşı cihatçı bir itkiyle haykırırken, Türk toplumunda bıraktıkları hasarı nasıl telafi edecekler?

Peki, hangi dönemleri doğru?

Bence önceki ve sonraki dönemlerin kendisi değil, bu dönemlerini algılama, yönelme ve yorumlama biçimleri yanlıştı, aynı yöntem ve anlayış hatasını aydınlandık dedikleri döneme de taşımaktan başka bir şey yaptıkları söylenemez.

Önceki dönemlerinde neler söylüyorlardı?

“Şeriat İslam’dır” derlerdi. Ama İslam’ın şeriat olmadığını, siyasal yönelimlerini gözden geçirerek anladıklarını söylüyorlar

“Türk değil, Müslüman’ım” diyorlardı. Türklüğün bir din değil, tarihsel, kültürel ve egemen bir kimlik olduğunun ayırdına vardılar. Dindar olmayı siyasal dinci olmak sandılar. Türklükten çıkınca kimliklerini yitirdiler. Etnik ayrılıkçılar ve liberal solun emperyalist amaçlarına, İslam’ın söylemlerini saptırarak nasıl hizmet ettiklerini anladılar. 

“Cumhuriyet tağuti rejimdir; onunla savaşmak, Müslüman olmanın en belirleyici şartıdır” diyorlardı. İslam’da siyasal rejimin bir itikat sorunu değil, dinin dışında insan eseri bir yönetim biçimi olduğunu fark ettiler. Allah’ı siyasal bir otorite gibi görmenin, zamanla kendilerini O’nun yerine vekalet eden bir ilahi otoriteye dönüştürdüğünü çok geç fark ettiler. Hz. Muhammed’in hiçbir zaman dine dayalı bir devlet ya da yönetim tarzı geliştirmediğini çok zor anladılar.

“Bilimin dünü, bugünü ve yarını için son söz Kur’an’ındır” dediler, ama Kur’an’ın bir bilim kitabı değil, inanç ve ahlak yasası içerdiğini göz ardı ettiler. Bilim ve teknoloji alanında Avrupa ve ABD’nin İslam dünyasını çok gerilerde bıraktığına yaşayarak tanık olmaları, onlara Osmanlı’nın son dönemini anımsattı.

“Türk-İslam sentezi” söylemiyle,  Osmanlı’daki tarihsel dağılmaya çağdaş çözüm ürettiklerini sanırken, Fetö’nün yurt dışındaki göstermelik “Türk Okulları”nın bu sentez için örnek oluşturduğuna inanıp “kandırılanlar” kervanına katıldılar. Ama hala bu kervanda bulunmaktan rahatsızlık duymayan siyasal İslamcılar vardır.

“Kur’an her şeyi çözer; dünya ve ahretini imar etmek isteyen yalnız ona yönelse yeter” dediler. Ama yanlış yönelimsellik, yanlış bilgiyi, yanlış bilgi de bilinci ve aklı zorlayan sonuçlar doğurunca, kendileri yorumlarıyla hesaplaşmak yerine doğrudan Kur’an’a hücum etmeyi çıkar yol saydılar. Kur’an’a “taşımayacağı yük ve misyon” biçmişlerdi.

“Asr-ı saadet, insanlık tarihinin her yönüyle örnek alınması gereken altın çağdır” dediler. İnsan unsurunu unuttular. İnsan merkezli değil Tanrı merkezli bir asr-ı saadet kurgusuyla oyalandılar. Oysa tarihin hiçbir kesiti, diğer kesitlerinden kategorik olarak farklı değildir. Olumlu, olumsuz bütün olaylar her tarihsel dönemde vardır ve biz tarihi, imanın gereği olarak değil, tarih biliminin koşulları ve ilkelerine göre okumalıyız, diyemediler.

Ömürlerince Cumhuriyet’le, Atatürk ve devrimleriyle, hatta yaşamlar kavga ettiler. Yel değirmenlerine saldırdılar. Hem kendilerini hem de yaşadıkları bu toplumu hayattan, sevinçten, aydınlanmadan kopardılar.

Şimdi kalkmış, “biz oynamıyoruz” diyorlar. “Hakikat İslam değilmiş, biz hakikati insan yaşamında bulduk. Batı tarzı bilim ve yaşam kültürü en hakiki yolmuş, hurafeleri bıraktık” diyerek kendileri akıl düşmanlıklarını değil, din olgusunu hedef tahtasına yerleştiriyorlar. Bu dönüşümü, kişisel olarak içtenlikli bir düşünce devrimi ile mi başardılar yoksa karşıdan verilecek yanıtın, tıpkı eskiden kendilerinin verdiği gibi,  acımasız, tekfirci ve dışlayıcı olmasına karşı gerekli önlemleri aldıklarına, taş değmeyecek bir siper bulduklarına olan güvenle mi başardılar, bilinmez. Ama şurası kuşku götürmez: İslam’dan çıkıp Batı’nın bilim-teknoloji dinine yönelmişlerdir. Ama Türklüğe ve Cumhuriyet’e yöneleceklerini sanmıyorum. Bunun için daha başından doğru bir aydınlanma yaşamaları gerekirdi. Dini bırakıp ‘aydınlanmaları’, “Kur’an’dan başka hiçbir şeyi dinden saymamalı, gerçek İslam’ı ancak Kur’an’a bakarak anlamalıyız” aşamasındakiler gibi, dinin sosyal, psikolojik ve kültürel yansımalarını Türk toplumundan söküp atmak için kılıçlarını biledikleri anlamına mı geliyor?

Eğer böyleyse, ikinci hatayı yapıyorlar demektir. Hatırlayın. Önce “İslam’da kandil, Mevlit, Kadir Gecesi”, “çaput bağlama”, “Ölüye Kur’an okuma” yoktur diye başladılar. Selefi-cihatçı tutum, öncelikle bir dinin toplumdaki kültürel görünümlerine savaş açar. Amaç, o toplumun İslam dinini kendi kültürel kodlarına göre yorumlamasının önüne geçmektir. Din-toplum ilişkisi her topluma göre farklı ve zengin giysilere bürünür. Bunlar kültürel sembollerdir. Çünkü Sami dinler arasında en soyut olanı İslam’dır. Halk, soyut olan bir din ile ilişkisini, dinin temel ilkelerine zarar vermeyecek şekilde birtakım sembollerle kurar, onu halk kültürü çerçevesinde böylelikle somutlaştırır. Örneğin; ölüsü için kırkı, ellisi gibi zaman dilimleri belirler. Böylece ölüsünü hatırlamak, ona olan saygı ve manevi borcunu görünür kılmak ister. Belirlediği günlerde onun adına çevresindeki yoksullara sadaka verir, yemek verir, bir araya toplanmalarına vesile olur . Konu-komşu ilişkisi bu zaman sembolleriyle somutlaşır. Ama İslam inanç esaslarıyla çatışmaz.

Mevlit okutur. Dostlar, komşular bir araya gelir. Süleyman Çelebi’nin Hz. Muhammed için yazdığı Nat-ı Şerif (Yüce Övgü Şiiri) bazı Kur’an ayetleriyle süslenerek ölü evine gelen kadınlara erkeklere okunur. Mahalleli bu somut ritüellerle birbiriyle kaynaşır, iletişim kurar. 

Kurban kesilir. Görünüşte “Allah için” olsa da bazıları et için kesebilir. Niyet okuyan bir kısım din yobazları, “Kurbanlarınızın etleri ve kanları değil, sizin iyi niyetiniz Allah’a ulaşır” mealindeki ayetleri her kurbanda azarlarcasına halka hatırlatırlar. Hatta kesmeyin daha iyi demeye getirirler. Marjinal bir kısım sosyeteye yaranmak için bu tavır son derece işlevseldir. “Hayvan katliamı” suçlamasıyla, “et için kesiyorsanız Allah kabul etmez” veya “Kur’an’da kurban yoktur” şeklindeki mürai çıkışlar aynı yerde buluşur.” Kurban kesmemek, kesmekten iyidir! Müthiş bir keşif değil mi? Kurban insanlık tarihi kadar eskidir, bunu biliyoruz. Sen neye, ne adına ve hangi dinsel ya da medeni yarar için karşı çıkıyorsun? İneklere tapan bir Hindu’dan seni ayıran nedir? Et yersin, yemezsin, o senin bileceğin iştir. Ama toplumsal ritüelleri yok etmek, eko-sosyal dengeyi bozar. 

“Kur’an İslam’ı”, “Muhammed’i İslam” gibi pek fantastik, artistik çıkışlarla Türk toplumunun bütün bu ritüellerini “İslam dışı” ilan edenler, ister istemez tarikat ve cemaatlerin değirmenine su taşımaktadır. Gözünüz aydın, artık evlerin çoğunda mahalleliler mevlit okutmuyor, ölünün kırkı, ellisi için toplanmıyor. Mukabele için bir araya gelmiyor. Ama “maklube” için, mahalle ablası, abisi veya reisi etrafında toplanıyorlar. Evlerimizin çoğunda artı tarikat-cemaat yuvalanmaları egemen durumda. Çok sevaba girdiniz değil mi?  Birbirinin kandilini kutlayanlar azaldı. Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımız bile kandil simiti dağıtmayı Müslümanlarla bir iletişim ve kaynaşma fırsatı için saygın sembol görürken, bizim Kurancılıkla başlayıp deizmle, hatta ateizmle “aydınlanan” siyasal İslamcılarımız sayesinde halk ile din arasındaki ilişkiler cihatçı-selefi dinci grupların, tarikatçı-cemaatçı yapıların “dini lider”, “şeyh”, “halife” kültleriyle kurgulanıp somutlaştırılmaktadır. Şimdi soralım: Bu şıhlar, halifeler veya dini liderler mi Kur’an İslam’ına uygundur yoksa halkın manevi dünyasını ve toplumsal dayanışmayı güçlendirecek halk sembolleri mi? 

İslam, ilk doğduğu yer ve dil olarak, Arap kültürü ağırlıklıdır. Araplar kendi kültürlerine göre bir İslam görüşü yaratmışlardır. Buna hakları vardır. Farslar, Farsça; Türkler Türkçe bir İslam kültürü ve dindarlık tarzı geliştirmiştir. İslam’ın hem dünya dini hem de Arap kültürü olduğunu öne sürmek bu açıdan mantıksal-tarihsel bir çelişkidir. İslam, Türkler onunla tanışalı beri Türkleşmektedir. Türkleşmek zorundadır. Başka kültür kalıplarıyla sahici bir dindarlık oluşamamaktadır. Örneklerini her gün yaşıyoruz. Çünkü hiçbir millet kendi din algı ve kültürünü başkasına dayatamaz. 

Siyasal İslamcılar Türk milletine, kendi kültürel kodlarına rağmen siyasal dinciliği dayatmış olmanın yıkıcı sonuçlarını yalnız kendi savruluşlarında değil koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü kültürel ve tarihsel savruluşunda da hissetmedikçe ve laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nden ve Türk milletinden özür dilemedikleri sürece, ömürleri boyunca Türk milletine verdikleri zararı gidermiş sayılmayacaklardır.

Herkesin kurban bayramını ve babalar gününü kutluyorum.

Siyasal İslamcılığın savruluşu

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. Sayın Hocam fikir dünyamızı aydınlatıcı,farkındalık yaratıcı yazılarızı okuyorum. Yanlış yaklaşımları ayırtediyoruz. Bayramınız kutlu olsun.

  2. Hocam Tengri?

  3. Tek siyaseti olmayan paradir.
    Onu gösterin her seyi SATIN ALIRSINIZ !

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!