Şahin Filiz

‘Ümmetçi’ye ümmet dersleri

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

“Ümmetçi”lik,  sözlükte Arapça “emm” kökünden gelen “ümmet” kavramından yola çıkılarak inşa edilmiş ve literatürde ise, neredeyse yalnız Türkiye’de inşa edilmiş siyasal bir kavramdır. Siyasal Dincilik, ümmet’in sözlük ve terim anlamlarından çok, modernleşme sürecinde Batı’ya karşı “Müslümanların siyasal birliği”ni yansıtan ideolojik bir aygıt olarak kullanılmaktadır. Özellikle 18. Yüzyılda felsefi ve bilimsel düşünce birikiminin sonucu olan Sanayi devrimi, 19 yüzyılda Avrupa’nın bilim ve teknolojide bütün dünya karşısında üstünlüğünü, belirleyiciliğini ve hatta sömürgeciliğini kanıtlamaya başladığı tarih dilimidir. 9. Ve 13. Yüzyıllar arasında felsefe ve bilimsel düşünce ile Rönesans yaratmış İslam dünyası[1], Ortaçağ’ın sonuna doğru karanlığa gömülmüştür. İslam aydınlanması 14. yüzyılda Batı’da başlayan büyük Rönesans’a ilham vermiş ancak bu ilham kaynağını kendi elleriyle ortadan kaldırmıştır. O gün bu gündür İslam dünyasının sırtı yerden kalkmamaktadır.

Ümmetçiler, propaganda malzemesinin çok önemli bir kısmını, itibar etmedikleri İslam’ın bu altın döneminden devşirmiş olmalarına rağmen, İslam Rönesans’ını yaratan felsefeyi ve bilimi neredeyse 700 yıldır ne akıllarından geçirmekte ne de ağızlarına almaktadır. Asıl yenilgi, bilim ve felsefeye olan düşmanlıktan kaynaklanmakta ama Avrupa’nın üstünlüğüne, aynı yolla yanıt vermeyi düşünmek akıllarına gelmemektedir. Bu ikisine düşmanlık ettikçe, gerileme ve köleleşme, hem zaman olarak uzamakta hem de şiddetini artırmaktadır. Ne var ki siyasal İslamcılar, Avrupa’ya, tam da onların istediği gibi, gittikçe içine kapanıp kendi aralarında iman-ibadet çatışmasıyla cevap verilebileceğini; üstünlüğün “nüfus” ve “gerçek İslam’ı yaşamak” ile sağlanabileceği savıyla karşılıkta bulunulabileceğini sanmaktadır.

“Gerçek İslam” kavramında ne var, diye sorduğunuzu duyuyorum. İman, ibadet ve muamelatta bir Müslüman kendisine dini nasslarda emredileni dosdoğru yapar ve “sırat-ı müstakim”den ayrılmazsa; yani samimi bir mümin birey, birey olarak da sahici dindar toplumun üyesi olmayı başarmış ise, gerçek İslam anlamca yerini bulur. Ama siyasal İslamcı, gerçek İslam’ı böyle anlamaz.

Ona göre “gerçek İslam”, herhangi bir İslam ülkesinde, sosyal, siyasal ve ekonomik üstünlüğü olan bir cemaat, tarikat, mezhep ya da dini yorumun, mevcut devlet aygıtını, diğer mümin ve Müslümanlara rağmen ele geçirmektir. Her dini grup kendisini, aynı dinden olmalarına rağmen, iktidar savaşının haklı tarafı olarak tanımlar. Siyasal egemenlik, dinci seçkinlik savıyla meşru bir talep ve hak halini alır.  Her grup kendince seçkindir ve Tanrı siyasi-dini yetkiyi ona vermiştir. Mavi boncuk hangi gruptadır bilinmez ama bu bitimsiz çatışmanın hem aktörleri hem de kurbanları genellikle aynı dinden olur.

Üç büyük dinin tarihlerine göz atmak yeterlidir.

“Ümmetim 72 fırkaya ayrılacaktır; bunların içinde  yalnız birisi, fırka-i Naciye (kurtuluşa eren grup) dir” şeklindeki uydurma hadisini, Kur’an’daki “herkesin dini kendine” mantığını darmadağın ederek kendi din kardeşlerinin aleyhine kullanan işte bu siyasal dinciliktir. Siyasal dinciliğin en büyük rakibi, hatta düşmanı, bir başka Müslüman gruptur. Kör döğüşü böylece yüzlerce yıl sürer gider. Bu kör döğüşü için her bir grup aynı hedefi belirleyerek insanları yönlendirir. O da ümmetçiliktir, yani fırka-i naciye’den olmaktır. Kim yenerse iki cihanda “kurtuluşa eren” grup olmayı garantilemiş demektir. Yenilenler mi? Bu dünyada kaybeden öbür tarafta zaten haksızdır.

Peki, gerçek anlamda ümmet nedir?

“Emm”, kökü, ümmet kavramının Arapça aslını gösterir. Buna göre sözlük anlamı yönelmek, öne geçmek, imam olmak” demektir. Yalnız Müslümanlara değil insanlara da örnek olmaktır. Terim olarak, “aynı dine, inanma, aynı zamanda yaşama veya aynı mekânda bulunma” demektir. Rağıp el-Isfahani (el-Müfredat, 950-1108) 10. ve 11. yüzyıllarda yaşamıştır. Bu dönem, Abbasilerin siyasi olarak zayıflayıp dini otoriteyi Bağdat halifesine, siyasi otoriteyi Tuğrul bey’e devrettikleri bir dönemdir. 1095-1291 yılları arasında bütün Batı, haçlı seferleri ile İslam dünyasını baştan sona yıkıp yok edecek bir Haçlı savaşını başlatmıştı. Türklerin liderliğinde Arap ve İslam dünyasının Haçlılara karşı savaşında birlik ve beraberlik sağlanmış; Haçlılar büyük bir yenilgiye uğratılarak geri püskürtülmüştü. “Emm” yani başı çekip komutayı eline alan Türklerdi. Türkler olmasaydı, Haçlılar karşısında birlik sağlanamazdı. Bu anlamda Türkler ümmettir. Cumhuriyetimizin kuruluşu ile millet vasfını kazanmıştır.

Ayrıntılarını okursunuz. Burada İslam ümmeti, Rağıp el Isfahani’nin dediği gibi, “aynı dine, aynı yerde ve tarihte inanan” bir topluluk oluşturmuştur. Arap dil bilimcisi Rağıp, kendi döneminin tarihsel koşullarına göre böyle bir tanım yapmıştır. Aynı koşulların her dönemde bir araya gelmesi mümkün değildir. Kaldı ki Haçlılar bozguna uğratıldıktan sonra Moğol istilası ile Müslüman gruplar birbirine düşmüş; Sünnilik ile Şiilik, Moğolların da kışkırtmasıyla sürekli çatışmıştır. Öyle ki Sünni Mevlana, Sünni olmayan Türk bilgesi Ahi Evren’i hatta oğlunu öldürtecek kadar bu mezhep çatışmasını ileriye taşımıştır. Demek ki kelimeye verilen bu anlam, uzun sürmemiştir.

En önemli Arap dili ve edebiyatı kaynakları arasında sayılan İbn Manzur’un Lisanu’l-Arap adlı sözlüğünde ümmetin daha geniş tanımı şöyledir: “kendilerine elçi gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir grup insan, her canlı cinsi, bütün iyilikleri şahsında toplamış kişi veya kendisine uyulan önder”.

Bu en geniş ümmet tanımına dikkatle bakalım: kendilerine elçi gönderilmiş topluluk, kavim, İslam dini için geçerli olduğu gibi, Yahudilik ve Hıristiyanlık için de geçerlidir. Çünkü sayılan bütün bu dinlerde peygamberlik vardır. Öyleyse,  ümmetin şu veya bu dinden olması fark etmez. Ümmet kavramı her üç din için kullanılabilir: Yahudi ümmeti, Hıristiyan ümmeti ve İslam ümmeti gibi.

“Her kabileden bir grup insan” ümmettir. Her kabile ya da topluluğu temsil eden gruplardan her biri ümmettir.

“Her canlı cinsi”, ümmettir. Burada “sürü” anlamına gelir. Kuş ümmeti, kuş sürüsü; balık ümmeti , balık sürüsü demektir. Demek ki ümmet kavramı yalnız insanlar için kullanılmadığı gibi, sadece, “aynı dine inanan, aynı zamanda ve mekânda yaşayan İslam topluluğu” için de kullanılmıyor. Yani ümmet dediğimizde,  her zaman ve daima, aynı din ve mezhebe inanan Müslümanların birliği anlamına gelmiyor. Hatta yalnız insanlar topluluğu için kullanılmıyor. Sözlükte yalnız başına bu bile kastedilmiş olsa, bütün insanlar topluluğuna ümmet adı verilebilmektedir.

Bütün iyilikleri şahsında toplamış kişi”, de tek başına ümmet demektir. Muhyiddin Arabi’nin “İnsan-ı Kamil”i ile Nietzsche’nin “üst-insan”ı bu anlamdadır. Burada ümmet, ideal kişi, model insan anlamına gelir. Topluluk ya da dini bir grup olması şart değildir.

“Kendisine uyulan önder”,  ideal kişi olan önder, tek başına önderdir. Hz. Muhammed gibi bir peygamber, Türk Ulusal Kurtuluşun önderi gibi Atatürk, Fatih Sultan Mehmet gibi büyük devlet adamı… tek başlarına ümmet adını alırlar.

Demek ki ümmetçi, Arap dilinde ümmet kavramının bunca geniş anlamını bilmeden ya da bilmezden gelerek onu siyasal bir slogana sıkıştırmış olmaktadır.

Kur’an’da 64 yerde geçen ümmet kavramı, İbn Manzur’un geniş tanımındaki unsurları içermekle birlikte daha ayrıntılı anlamlar taşır.

Ümmet, hayvan ve cin topluluğudur. [2] Farklı hayvan ve cin toplulukları birer ümmettir.

Ümmet, benzer inanç ve hayat tarzına sahip insan gruplarına da denir. [3] Yani her dinden, her inançtan ve ideolojiden insan grupları, birer ümmettir. Aynı cinsten, türden olmaları aynı zamanda ve mekânda bulunmaları gerekmez.

Sizden, iyiliğe çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet bulunsun[4] ayetinde, aynı dine inanan , (burada İslam’a inanan) topluluk içinden bir seçkin bir gruptan söz ediliyor. Bu grup, ümmet olarak hayra ve iyiliğe çağırmakla yükümlüdür.  Bu yükümlü grup hırsızlık, cinayet, gasp ve benzeri bütün kötülüklerden uzak durduğu gibi, insanları benzer kötülüklerden sakındıracak, iyiliklere yönelmelerini sağlayacak ve genel ahlak ilkelerin e bağlı ümmet sıfatını almış gruptur. Demek ki diğerleri ümmetten sayılmamaktadır.

“Din, inanç sistemi, yol”[5] ümmet kavramının bir başka anlamıdır. Başka bir deyişle, ümmet herhangi bir inanç sistemi, izlenen yol veya din demektir. Halk ya da topluluk değildir.

Hz. İbrahim,”Allah’a bağlı, tevhit ehli”  kişi olarak başlı başına bir ümmet kabul edilir. Tıpkı “kendisine uyulan insan” ya da “örnek alınan ideal kişi” gibidir.

Bazı ayetlerde ümmet, “zaman, müddet, devir[6] anlamlarını taşır.

İslam bilginleri ümmeti iki anlamda kullanır: İlki ümmet-i davet, yani henüz İslam’ı kabul etmemiş olup da İslam’a davet edilen insan topluluklarından oluşur. İkincisi, ümmet-i icabet olup İslam’ı kabul etmiş insan topluluğu ya da toplulukları demektir. Buna göre her iki grup da, İslam’ı kabul etsin ya da etmesin, ümmet sayılmaktadır. Yaygın kullanılışı ikincisidir.  Yani Hz. Muhammed’e iman edip bağlı olan kitleler, ümmet-i icabettir; kısacası İslam ümmetidir. Ancak bu kullanılış, Wensick’in dediği gibi, hadis indeksinde yer alan hadislerin büyük kısmında Hz. Muhammed’in ümmeti, onun üstünlüğü ve görevi çerçevesinde tercih edilmiştir. Başka bir deyişle, ümmet kavramı zengin anlamı ve kullanılışı içinde, “İslam ümmeti” anlamıyla tercih edilmiştir. Oysa bu, ümmet kavramının çok dar bir çerçeveye sığdırılıp kullanıldığını gösterir. Üstelik bu dar anlamıyla bile ümmet, siyasi bir birlikten ziyade, inanç ve yol birliği anlamındadır.[7]

Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye göç ettiğinde Medine’deki Kaynuka, Nadir ve Kurayza oğulları denilen Yahudi kabileleriyle, küçük Hıristiyan grupları ve müşrik topluluklarla birlikte yaşamayı öngören 47 maddelik bir Medine Vesikası hazırladığında, sayılan tarafların her biri ümmet sayılmıştır. Çünkü İslam, tahrifatlar sayılmazsa, Yahudiliğin devamıdır. Sami gelenek çizgisinde yer alır. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Müslümanlar gibi aynı Sami geleneğin paydaşları olunca her birinin ümmet olarak anılması doğaldır.[8]

İslam ümmeti, ümmet-i vasat’tır. [9]  Vasatlık, hayır ve iyilik sahibi topluluk olmak demektir. Adalet ve tarafsızlık bu ümmetin en temel karakteristiği olarak belirlenmiştir.  Yanlış üzerinde uzlaşması mümkün görülmez.[10]

Modern zamanlarda Müslümanlar dünyanın kimi yerinde yoğun biçimde yaşarken birçok ülkede de irili ufaklı topluluklar halinde yaşamaktadır. Tümünü aynı mekânda toplamak düşünülemez. İslam ülkelerinde yaşayan yoğun Müslüman  nüfus ve dünyanın farklı ülkelerine dağılmış topluluklar olarak, temelde aynı dine, İslam’a inanan insanlar topluluğu olarak hepsine birden ümmet demekte herhangi bir  dinsel, dilsel ve kültürel sakınca yoktur. Ancak hepsini aynı ülkede ve aynı zaman içerisinde siyasi birlik olarak toplamak, yönetmek ve tek bir siyasal güç olarak birleştirmek hem dünyanın hem de İslam ülkelerinin koşullarına uymaz. Her İslam ülkesi halkıyla birlikte bağımsız, gelişmiş ve çağdaş bir ülke olarak var olmak zorundadır. Avrupa karşısında geri kalmaktan kurtulmaları buna bağlıdır. Hem kendi Müslüman ahalisini hem de farklı ülkelerdeki Müslümanları yaşatabilmeleri 57 İslam ülkesinin 200 yıldır kâbus gibi çöken akıl ve bilim yoksunluğunu yenmelerine doğrudan bağlıdır. Modern ulus devlet bilinci, ümmetçilerin iddiasının aksine, sosyal, kültürel ve ekonomik bağları sağlamlaştırmak için büyük bir fırsattır. En büyük ve eşsiz model, laik, soysa ve bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Medine vesikası  (muvadaa veya muahede), Medine şehir devletini oluşturan grupları (Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar) tek bir “siyasi ümmet” sayar. Şu halde İslam ümmeti kavramı sadece Müslümanlar için değil, başka dinden olan topluluklar, canlılar, cinler, kavramlar, inanç ve ideolojiler ve hatta tek tek kişiler için  kullanılmaktadır.

Öyleyse “İslam ümmeti”, mutlaka “Müslümanların siyasal birliği” anlamı ile daraltılamaz. Kelime, sanıldığı gibi tümüyle dini ve siyasi bir anlama sıkıştırılmaya uygun değildir. Arap dili ve kültürü ümmet kavramını çok daha geniş anlamda tanımlamakta; bu anlam genişliği ve zenginliği doğrudan Kur’an ayetlerine göre belirlenmektedir.

Siyasal İslamcılar, İslam dinini nasıl baştan sona siyasallaştırdı iseler, ümmet kavramını da siyasallaştırmışlardır. Öyle ki bu girişim, Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alacak şekilde geliştirilmekte ve Türk-ulus devleti ile siyasal ümmetçilik kıyasıya karşı karşıya getirilmektedir.

Ziya Gökalp’in “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” sözünü bu çerçeve içinde düşünmek, ümmetçinin dini ve tarihi yanlışlarını gözden geçirmesi için kaçınılmazdır.

Ümmet olmak, Türk milletine düşmanlık yapmak ve Türk-ulus devletini yıkmaya çalışmak değildir.

Ümmet olmak, doğruya, güzele, iyiye davet etmektir ama insanların özel yaşamlarına müdahale etmek değildir.  Hele Türk milletine hangi gerekçe ile olursa olsun, hakaret etmek hakkını vermez. Türk milletine sövüp saymak, Türkiye Cumhuriyetini ümmetçilikle çatıştırmak, “adalet ve iyiliğe çağıran” hiçbir topluluğun cüret edebileceği bir dini ve ahlaki davranış olamaz. Aksine tam bir ahlaksızlık ve dinsizlik demektir.

İyiliğe ve hayra çağırmak, Tanrı’ya siyaset yaptırma cüreti değil, insan olmak, erdemli hareket etmek demektir.

Mademki ümmet, İslam ümmeti dışında bütün insanları ve bütün canlıları kapsıyor; öyleyse İslam ümmetindenim diyenlerden, önce kendi ülkesi ve milleti, sonra bütün insanlar ve nihayet bütün canlılar emin olmalıdır. Dindaşlarının ve diğer bütün insanların canlarından mallarından, ırzlarından ve geleceklerinden emin olunan “iyi insanlar”, gerçek ümmettir. Türkiye Cumhuriyetine ve Türk milletine sahip çıkmayan, çıkamayan siyasal ümmetçilik, kendine hayrı yokken insanlara da hayırlı olmayacaktır.

 

[1] Bu konuda bkz. Adam Mez, Joel L. Kraemer, Franz Rosenthal, Dimitri Gutas, George Saliba, Ira Lapidus, Şahin Filiz, İslam ve Felsefe adlı kitabına  ve benzeri yabancı araştırıcıların eserlerine bakılabilir.

[2] En’am 6/38.

[3] Bakara 2/213.

[4] Al-i İmran 3/104.

[5] Müminun 23/52.

[6] Hud 11/8; Yusuf 12/45.

[7] Geniş bilgi için bkz. TDV.,  İ.A. Ümmet maddesi ve Medine Vesikası Maddesi.

[8] Geniş bilgi için bkz. TDV.,  İ.A. Ümmet maddesi ve Medine Vesikası Maddesi.

[9] Bakara 2/148.

[10] Al-i İmran 3/110; Fetih 48/28-29.

‘Ümmetçi’ye ümmet dersleri

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

2 Yorum

  1. 8 ay önce

    Ne mutlu ki sizin gibi islami/insanligi, belge, bilgi, bilim ile ogretenlerimiz var hala. Umarim ahkam kesenler de, biraz sizlerden ogrenip dogru durust konusurlar .

    Cevapla
  2. 8 ay önce

    Hocam tane tane gerçekleri ne güzel anlatmış.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!