Yeni Dünya Düzeninde hegemonya çatışmaları ve bölgemiz

Yeni Dünya Düzeninde hegemonya çatışmaları ve bölgemiz

Büyük güçler arasındaki hegemonya çatışmaları ülkemizin hareket alanlarının genişlemesine olanak verebilir veya daraltabilir. Bunun nihai belirleyicisi, ülkemizdeki yönetimin ve genel olarak politik sistemimizin inisiyatif kullanma ve bunun için büyük güçlere karşı direnme niyeti ve kararlılığının derecesidir. Az olanakla çok dirençli bir tutum sergilenebileceği gibi, eldeki olanaklar dahi yeterince kullanılmadan bazı konularda aşırı taviz verilebilir.

İstiklal Savaşımız dönemindeki tutum ile 1945 sonrası teslimiyet, ibret verici bir karşılaştırma olanağı sunar.

Bu işler olanaktan çok zihniyetle ilgilidir. AKP yönetiminin bu açıdan analizi ve ‘sözde muhalefet’ dahil olmak üzere bütün partilerdeki işbirlikçilik eğilimleri ve bunların etkileşimleri ayrı yazıların konusudur.

Farklı konularda uzlaşma noktaları nerede aranıyor? Hangi karmaşık süreçlerden geçerek ortaya çıkan politikalar hangi alanda nereye kadar götürebilirler. Ancak, burada, ülke içindeki niyetten ve kararlılıktan bağımsız olarak hegemonya çatışmalarının yarattığı bazı sorun ve olanaklara genel bir bakış atmaya çalışacağız.

ABD ve HEGEMONYA

ABD 1945’de çok hızla ve bariz şekilde öne çıkmış olan hegemonyasını, Soğuk Savaş’ın galibi olarak 1990’lardan sonra da sürdürmüştür. Ne var ki bazı ülkelerin kimi zaman ciddi şekilde direnmesine rağmen Güney Amerika’da, bazı Arap ülkelerinde ve bir kısım NATO üyesi devletlerdeki tartışılmaz üstünlüğü, diğer bölgelerde artan bir meydan okumayla karşılaşıyor. Özellikle büyük Avrasya coğrafyasında farklı rekabetler çatışıyor. ABD’nin hegemon konumunu ne kadar sürdürebileceği sorusu akıllarda yer ediyor.

Öncelikle Çin’in ekonomik ve teknolojik atılımları karşısındaki sıkıntıları açıkça göze çarpıyor.

ABD artık Çin teknolojisine küçümseyerek bakamıyor. Hatta Huawei olayı (bunun istihbaratla derinden ilişkisi vardır) ve Rusya’nın da atılım yaptığı hipersonik füzeler gibi alanlarda ciddi endişe duyuyor.

Pekala, Çin’den korkmalı mıyız?

Yanıt evettir. Kategorik olarak yükselişe geçen her büyük güçten korkulur. Büyük güçler arasındaki çatışmalar çok nadiren hayırlı sonuçlar doğurur. Bu gerginlik ve çatışmalar diğer ülkelere nispeten daha geniş hareket olanakları sağlayabilir ama bundan ancak sınırlı bir yarar çıkar.

ABD’nin bölgemizdeki en zararlı güç olduğu doğru olmakla birlikte, buna karşı Çin ve Rusya’nın ne kadar kararlı bir tutum alacağını bilemiyoruz. Başka alanlardaki politikalarını yürütme uğruna burada geri planda kalmayı -en azından bir süre için- seçebilirler.

Tarihte, kısa bir dönem için olsa da, Avrupa’nın bir kısmının Hitler’e terk edildiğini hatırlayalım. Şayet Polonya’ya saldırmasaydı, Avusturya ve Çekoslavakya’yı ilhakı pekala bir süre yanına kalabilirdi. Keza Rusya’nın 1945 sonrası işgalleri de uzun süre devam edebildi.

Yani, azgın hegemonyacı güç karşısında her zaman sıkı bir cephe oluşacağının veya oluşsa bile kısa sürede başarı sağlayacağının garantisi yoktur. Rusların daha çok hamleyi öngören satranççılar oldukları söylenirdi ama dış politikanın birçok alanında başarısız oldular. Çinlilerin ise daha karmaşık olan, hırs ve açgözlülük yerine denge ve sabra prim veren ‘go’ oyununda ustalıklarından söz edilir. Ama acaba güçlendikçe sabırları azalacak mı, göreceğiz.

ABD’nin -batı terminolojisinde Ortadoğu olarak geçen- Batı Asya’da yoğunlaşmasını, bu son yirmi yıl içerisinde Çin’in Asya ve Afrika’da daha rahat hareket etmesini sağlayan bir nevi “stratejik fırsatı” olarak değerlendirenler var.

Ancak, gücü ne kadar dağılırsa dağılsın, büyük hegemon ABD elbette dünyanın her noktasında yer almak zorunda ve her rekabete karşı tedbirlerinin etkili olamayacağı da açıktır.

ÇİN ve HEGEMONYA

Çin henüz böyle bir aşamadan çok uzak. Bu ülke daha çok Pasifik-Hint Okyanusu bölgesinde ve Avrasya blokunda çalışıyor. Birçok ülkede ABD ile karşılaştırılabilir bir etkisi yok.

Görünürdeki stratejisi ABD’nin güçlü Pasifik donanmasını bu okyanusun batısında dengelemek ve özellikle Çin Denizi’nde füze yağmuruyla etkisizleştirme yeteneğine sahip bir güç inşa etmek.

Çin, Güney Çin Denizinde 48 savaş gemisi ve 76 savaş uçağı ile Nisan 2018 tarihinde dev bir tatbikat yaparak ABD’ye karşı Pasifik’te bütün gücüyle var olduğunu deklare etti.

Öte yandan demiryolları ve limanlar ile Hint Okyanusu ve Batı Asya’ya ulaşarak uzun vadede gücünü artırmak. ABD’nin Afganistan’da barınmak için büyük masrafa girerek debelenmesi, buna karşı mevzi tutma çabasıdır.

Bu çerçevede, en azından Asya-Pasifik bölgesi için, Çin Halk Cumhuriyet’inin 70 yıl törenlerinde sergilediği büyük silahlı güç, özel bir anlam taşımaktadır.

Şöyle ki, Çin çok uzun bir süre düşük profilli bir yayılma siyaseti izledi. Batılı ülkelerin hegemonyasını daha çok ekonomik girişimlerle zayıflatıp, kendisine yeni etki alanları yarattı. Bunun en tipik örneği Afrika ülkelerinde görüldü ki, bunun karşısında ABD’nin özel bir Afrika Komutanlığı kurduğunu hatırlatalım. Ne var ki elindeki güç büyüdükçe bunu gösterme eğilimi de kaçınılmaz olarak arttı. Hızla kurduğu büyük donanmanın ve amfibik kuvvetlerin yanı sıra, Çin denizinde oluşturduğu suni adayı (değeri daha çok sembolik) kullanarak Tayvan’dan Filipinlere ve Hindiçine kadar geniş alanları tehdit eder hale geldi. Bu durumun Hindistan’ın ABD ve Rusya ile ilişkileri geliştirme çabalarında önemli pay sahibi olduğunu hesaba katalım.

ÇOK KUTUPLU YAPI İÇİNDE KALICI İTTİFAKLAR MÜMKÜN MÜ?

Çok kutuplu yapı içerisinde çok kalıcı ittifak sistemleri var mıdır? Örneğin Çin ve Rusya’nın birbirleriyle olan ilişkilerine ABD ile ilişkilerinden çok daha büyük bir stratejik değer verdiğinden kimsenin kuşkusu bulunmamaktadır.

Resmen müttefik olup olmamalarından daha önemlisi, ABD etkisinin dengelenmesi için buna ihtiyaçları olduğu gibi, en azından kendi etki bölgelerinde uğraşırken, birbirlerinden tehdit gelmemesi için mutabakatları vardır. Ekonomik ilişkilerinin gelişmesi de buna işaret ediyor.

Burada giderek belirginleşen bir husus, Rusya’nın bu ilişkide güçlü ortak konumunu giderek geride bırakmasıdır. Bu çerçevede Rusya’nın eli Baltık kıyısında, Ukrayna’da ve Suriye’de dolu iken ve Kafkasya’dan da çok emin değilken, kesinlikle başka derk istemez.

Güneyinde ise İran ve Türkiye’yi de bir şekilde dengelemek zorunda. Suriye ve Irak’taki Şii kuşağı karşısında radikal Sünni eğilimler bu dengelemeyi zorlaşıyor.

Öte yandan radikal Sünni unsurlar konusunda Çin ile aynı tutumda (Doğu Türkistan nedeniyle) birleşiyor. Buna karşı Çin’in Sibirya ve orta Asya ülkelerinde varlığının önlenemeyen şekilde artmasından da rahatsız olduğu ifade ediliyor (öte yandan bu etkinin fazlasıyla abartıldığı da söyleniyor).

Her ülkenin diğeriyle ortaklaştığı ve çatıştığı konular var. Çin’in Batı Asya ile ilgisi şimdilik daha çok enerjiyle ilgili görünürken Rusya’nın çabaları politikayla ilgili görünüyor (her ne kadar bunların hiç birisi kesin çizgilerle ayrılamasa da).

ABD’nin, bu koşullar altında, Batı Asya’daki ağırlıklı politikasını S. Arabistan ve PYD’yi de kullanarak neredeyse sadece İsrail’in çıkarlarına bağlaması uzun vadede bölge için daha büyük sıkıntılar yaratacak.

Esasen, Asya’nın batısı,  dünyanın en hassas alanı haline gelme hususunda genelde Asya’nın doğusuna göre öndedir. 20. yy başında dünyanın barut fıçısı Balkanlardı, şimdi gene eski Osmanlı toprakları olan güney-batı Asya’da. (Vay talihsiz coğrafyamız!)

ABD’nin Rusya ve İran ile ilişkileri her zaman olmasa da, genelde gerginlik temelinde sürdürülüyor. Bu alandaki yeni arayışlar arasında Hindistan ile ilişkilerini geliştirme ve Pakistan’da artan Çin etkisini engelleme çabaları hemen göze çarpıyor.

Ancak bu nispeten güncel gelişmelerin arkasında daha temel bir durum göze çarpıyor. ABD giderek daha fazla askeri güç kullanmak zorunda kalıyor veya bunu tercih ediyor.

Bunun iki kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene geçişin birçok göstergesinden birisi olduğu kaydedilmelidir. Kısaca daha çok zorlanıyor ve bu da zora başvurma eğilimi daha açık hale geliyor, yoksa 125 yıl önce netleşen bu eğilim 75 yıldır yaygın şekilde kendisini gösteriyordu.

HEGEMON BİR GÜCÜN ÖMRÜ NE KADARDIR?

Hegemonyacı bir gücün, farklı coğrafyalardaki etkinlik ömrü ne kadardır?

Bunu kimse net bir şekilde söyleyemez. Çok farklı gelişmelere bağlıdır. Ancak kesin olarak söyleyebileceğimiz şudur ki, büyük güçlerin çok büyük yedek olanakları bulunur. Öyle kolay kolay sahneyi terk etmezler.

Roma’nın, hatta Osmanlı devletinin çöküş süreçlerinin uzunluğu dikkat çekicidir ama bunlar kesinlikle bir karşılaştırma için kullanılmamalıdır. Rusya’nın da, başta demografik çöküş olmak üzere, tüm sorunlarına ve sıkıntılarına rağmen nasıl toparlandığı gözler önündedir.

ÇOK KUTUPLU SİSTEM ve TÜRKİYE’NİN YERİ

Tüm bu karmaşa içerisinde çok kutuplu sistem Türkiye için daha fazla sıkıntı yaratmıştır ama olanaklar da sunmaktadır. Bunları kullanmak isteyenler ile görmezden gelenler arasında bir mücadelenin varlığını her gün hissediyoruz. Bunu işbirlikçi batıcılar ve Avrasyacılar diye ayırıp sunmak çok basit bir ikilem olur. Hayat bundan çok daha karmaşık. Büyük güçlerin bizimle olan ilişkilerinin -hepsi açısından- günün koşullarına (ya da tarifeden çok pazarlığa) tabi olduğu hatırdan çıkmamalıdır.

Diğer yandan, Soğuk Savaş nedeniyle batı blokunda vaktiyle Türkiye’ye verilmiş olan yer henüz “tam olarak” iptal edilemediği için, doğrudan (örneğin kalkışma) ve dolaylı (örneğin etnik terör) saldırıların diğer unsurlarla (örneğin ambargo, dezenformasyon ve işbirlikçi siyasetçiler) bileşiminden oluşan karmaşık taktikler uygulanıyor. Bunlar bazen o kadar iç içe geçiyor ki, ayıklanması gerçekten kolay değil.

Daha yolun çok başındayız. Bu yolda uluslararası gelişmelerin etkileri içerideki işbirlikçilerinin ne ölçüde sindirilebileceğiyle bağlantılı olacak. Türkiye’nin siyasi ağırlığı, alacağı destekler ve manevra olanakları esas itibariyle buna bağlıdır.