'Yeni' Türkiye hazır mı? Şah ne zaman çekilecek?

'Yeni' Türkiye hazır mı? Şah ne zaman çekilecek?

Bu yazı, 24 Haziran 2018 seçimlerinden hemen sonra yazılan iki yazının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. O yazılarda sorulanlar, cevapları ve yapılan analizlerle bugünkü gerçekleşmelerin ilişkisini ortaya koymaya çalıştım. Ama kesinlikle “Ne demiştik?” yazısı değildir. Aksine yakın gelecek için belirginleşen gelişmeleri öngörebilmeye yardımcı olabilmek arzusunu taşımaktadır.

İlk yazı 4 Temmuz 2018 tarihinde daha Cumhurbaşkanı yemin edip görevine başlamadan, ikincisi 19 Temmuz 2018’de göreve gelip, kararnameler yayımlanmaya başladığı süreçte kaleme alınmıştır. İki yazı da o dönem Millî Düşünce Merkezinin Stratejik Araştırma Kurulu’nun (MİSAK) sitesinde “Yeni Türkiye, yeni bir devlet I ve II” başlıkları ile yayımlanmıştır.

Birinci değerlendirme, sadece, seçimden önceki son hafta Cumhurbaşkanının TV’lerde yayınlanan röportajlarında söyledikleri üzerine yapılmış, ikinci yazıda ise Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri üzerinden hareket edilmiştir. Yazıların tamamını görmek isteyenler MİSAK’ın internet sitesinden okuyabilirler.

YENİ TÜRKİYE, YENİ BİR DEVLET!..

Türkiye 24 Haziran 2018 seçimleri ile rejim değiştirerek yeni bir sisteme geçti. Bunun adına da eşine benzerine rastlanmayan bir isim verildi: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS). Sanki sadece hükümet sistemi değişmiş gibi sunuluyordu. Seçimden önceki son hafta TRT özel yayınında CHS’yi anlatan Cumhurbaşkanı “İnkâr politikalarını ayakları altına alan biziz, ret politikalarını ayaklarımızın altına alan biziz, asimilasyonu ortadan kaldıran biziz” sözleriyle de cumhuriyet tarihi hakkındaki düşüncelerini yinelemişti.

Bu programda Yeni Türkiye Cumhuriyeti yapılanmasında bakanlık sayısı 16’ya düşeceği, dört ofis, 9 kurul ve 8 başkanlık kurulacağı açıklanmıştı. Bunların hepsi de “birebir cumhurbaşkanı ile çalışacakar”, “Cumhurbaşkanının öncelikleri doğrultusunda projeleri geliştirecekler”di.

Aynı programda Cumhurbaşkanı; “Bir ortak akıl cumhurbaşkanına bağlı olarak çalışıyor, yapılacak olan bu. 3-5-7 kişiden oluşan bu kurullar üretimler yapacaklar, üretimlerini de cumhurbaşkanına takdim edecekler.” şeklinde sözler sarf etti.

Yine açıklamalardan bir cümle; “Yeni dönemde çözüm üreten devlet, sorun çözen devlet, anlayışı ile çalışmalarımızı sürdüreceğiz yeni sistemle bürokrasiyi azaltacağız. Daha hızlı karar alacağız. Patenti bana aittir, bunun için çok eleştiri almışımdır. Bir anonim şirket gibi devleti yönetme kabiliyeti demişimdir.”

O zaman sorular sormuştuk: Eğer şirket gibi yönetilecekse, Cumhurbaşkanı değişecek olursa bu yapı korunacak mıdır? Cevap, “evet, olabilir” ise ikinci soru gelmişti: Bugünkü yapılanmada niçin toplumsal uzlaşma aranmamıştır? KHK ile çözüleceğine TBMM’den çıkacak yasalarla halledilse, Türk Milletinin bütünlüğü açısından daha uygun olmaz mı?

Eğer sorunun cevabı hayırsa başka bir soru: her cumhurbaşkanı değiştiğinde yeni bir yapılanma mı olacak yani “kendi devletini(!)” mi oluşturacaktır? Anlaşılan o ki, her değişim de devletimizi yeniden kuracağız, her seçimde yeniden doğmuş olacağız.

En zor soru da “devletin devamlılığı ya da başka bir ifade ile Türk Devlet felsefesindeki devleti ebed müddet nasıl sağlanacak?” idi.

YÜKSEL TÜRK! SENİN İÇİN YÜKSELMENİN HUDUDU YOKTUR!

Türk Devletinin yerine, dünyada eşi benzeri bulunmayan şahsi duygu, heves ve hayallere dayalı bir devletin, kolayca (!) inşa edildiğini görünüyordu. Esasen dünyanın en zor işi devlet kurmak, işletmek ve yaşatmaktır. Devlet birbirleriyle uyum içinde çalışan sayısız parçalardan oluşan bir bütündür dolayısıyla devlet hukuk demektir. Bunu inşa edebilmek için hukuk ve sosyoloji başta olmak üzere her bilim dalında âlimlere ihtiyaç vardır. Bu cümle Türk Milletinin tarihi tecrübesi ile öğrenilmiştir. Türk Cihan (Osmanlı) Devlet nizamı çok üstünken, dünyadaki gelişmelere cevap verecek şekilde hukukunu geliştiremediği için gerilemeye başladı; her türlü gayrete rağmen başarılı olamadı. Sonunda çareyi batı hukukunun almakta buldu. Bu da kolay değildi. Cumhuriyet devraldığı noktadan devam etti ve 80-90 senede belli bir seviyeye gelebilmişti.

CHS’de bütün birimler, “Cumhurbaşkanının öncelikleri doğrultusunda projeleri geliştirecekler”, karar Cumhurbaşkanına ait olacaktı. Yani tek adama göre sistem kurulmuştu. Örneğin, Genelkurmay Başkanlığı, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) ya da Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) veya Millî İstihbarat Başkanlığı ile Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu, Hukuk Politikaları Kurulu ve Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulunun karar alma yetki ve kabiliyeti ortadan kalkmaktaydı. (İki yıl sonra bugün bu cümlenin ne anlama geldiğini yaşayarak da anladık.)

İlk yazıda yürütme mi dini yönetecek, din mi yürütmeyi? diye sormuştuk. (Bugün yine yaşayarak gördük ki hızla bir yerlere gidiyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığının “Sosyokültürel Değişim ve Diyanet hizmetleri” başlıklı 6. Din Şûrası bu endişelerimizin yerinde olduğunu göstermişti. DİB, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi olan emekli generalin başında bulunduğu dernek ve strateji merkezinin toplantısında da konuştu. Konuşmasında da “…Müslümanların öncelikle fikri ve siyasi birliklerini tesis etmeleri, bunu uluslararası bir sisteme dönüştürmeleri ve tüm boyutlarıyla yürütme organlarını oluşturmaları ve bütün bunların koruyucu unsuru olarak güvenlik ve savunma teşkilatlarını kurmaları ihmal edilemez ve ötelenemez bir zorunluluk hâline gelmiştir” diyecekti. Bu toplantıyı düzenleyenler de başkenti İstanbul, dili Arapça olan, ASRİKA (Asya Afrika) İslâm Devletler Birliği Konfederal Cumhuriyetinin kuruluşunu ilan edenlerdi. “ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin temel amacı; İslâm Şeriat ve Akidesini hâkim kılarak…” ve “Egemenlik Şeriatındır… Şer’i hükümler dışında egemenlik ihdas edilemez.” diye maksatlarını genel ağda ilan etmişlerdi.)

SADECE HÜKÜMET DEĞİŞİKLİĞİ MİYDİ?

Öyle olmadığı, Cumhurbaşkanının göreve başladığı 9 Temmuz günü anlaşıldı. Cumhurbaşkanı, tıpkı 23 Nisan 1920’de, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Büyük Millet Meclisi’nin açılışındaki gibi, Hacı Bayram Camisinde Cuma namazı, Birinci Mecliste gözyaşları içinde konuşma, Cumhurbaşkanlığı sarayında mehteran (kös vurulması) ve Diyanet İşleri Başkanı’nın duası (adına hutbe okunması denebilir) ile göreve başladı. (Erbaş yaptığı duada “Bedir’den Çanakkale’ye, 15 Temmuz’dan günümüze bütün şehitlerimizi rahmetle anıyoruz…” dedi. Çanakkale’den 15 Temmuz’a kadar ki dönem yoktu. Bu duayı 15 Temmuz 2018’de 15 Temmuz Köprüsü’nde yapılan anmada aynen, 26 Ağustos 2018’de Malazgirt ovasında “Bedir’den Malazgirt’e, Malazgirt’ten…” ekleyerek tekrar etti.)

Arkası arkasına kararnameler yayımlanmaya başladı. 16 Nisan 2017 referandumu akşamı Cumhurbaşkanının yaptığı “Bugün Türkiye 200 yıllık kadim bir tartışma konusu olan yönetim sistemi konusunda tarihî bir karar vermiştir. Bu karar sıradan bir olay değildir.” açıklamaları ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının “Yapısal sorunlarımız var. Daha kapsamlı bir anlayışla yeni bir sistemsel tasarım gerekiyor. Bununla hedefimiz, 200 yıllık yapısal sorunlara cevap vermek olmalı” açıklamaları bir hedefin varlığını işaret ediyordu.

***

Türk Silahlı Kuvvetlerinin büyük tecrübelerden sonra istikrar kazanmış olan atama ve terfi yöntemi tamamen değişmiştir. Her türlü atama zamanı ve bekleme süreleri gerekli gördüğü takdirde Cumhurbaşkanı tarafından değiştirilebilecek duruma getirilmiştir. Görev süresi uzatması da Cumhurbaşkanına bırakılmaktadır. YAŞ Kararı ile ilişik kesme yerine Cumhurbaşkanına geniş bir hareket alanı oluşturulmuştur.

Ordunun siyaset içinde olmasının bedeli Balkan Harbi ve sonrasında çok ağır bir şekilde ödenmiştir. Askerimizin siyaset dışında tutulması hayati önemi haizdir diyerek bir büyük riski ortaya koymaya çalışmıştık. İki yıldır yaşananlar ve YAŞ süreçlerindeki büyük tartışmaları kamuoyu yakından takip etmeye başladı.

***

Bu değişiklikler esnasında sessiz ve sedasız bir şekilde 6551 sayılı Kanun yürürlükten kaldırıldı. Türk kamuoyunun bir bölümünün Açılım Yasası olarak da isimlendirdiği, tam adı; Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun olan metin kaldırılmıştı.

2014 yılında her türlü itiraza rağmen Meclis’ten geçirilen yasa, gerekçesinde ortaya konulduğu gibi “2009’dan beri devam eden bir süreci” yasal hâle getirmek içindi. Hatta birinci maddesi, Amaç ve kapsam: “Bu Kanunun amacı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için YÜRÜTÜLEN çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” demekteydi. Beka meselesi bu ve benzeri süreçler yüzünden miydi, bilinmiyor ama çok büyük katkısı olduğu gerçek.

Sadece bu süreci yönetmek için kurulmuş olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı da kapatılarak, sırlarıyla beraber tarihin arşivlerinde yerini aldı. Dosyası bir gün açılır mı? Kim bilir, belki…

***

(2018 Temmuz’unda) Yapılan açıklamalardan görülen o ki, yeni teşkilatlanma yapısının patenti Cumhurbaşkanına aittir. Yani kendisi talimat vermiş, tarif etmiş ve nihayet tek başına karar vermiş. Kullanılan dil kesin ifadeler içeriyordu. 82 milyonun hayatını ve geleceğini ilgilendiren, hatta Türk Milletinin gelecekteki üyelerini de ilgilendirecek olan hususlardı.

Haydi, sorumluluk alındı, bu hep şikâyet edilen tek kişilik diktatörce bir yönetim olmaz mı? Bu Milletin seçip gönderdiği meclis nerede? Böylesine hayati önemi haiz bir meselede neden toplumsal uzlaşma aranmıyor? demiştik.

ŞAH NE ZAMAN ÇEKİLECEK?..

Ayrıca çok önemli bir hususta endişelerimizi dile getirmiştik. Hilafetin ilgasına karar veren 431 sayılı Kanunun 1. Maddesi: “Halife hâl edilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mânâ ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilâfet makamı mülgadır.” demektedir.

Bu kadar geniş yetkileri kullanacak olan bir Cumhurbaşkanı, Cumhuriyetin temsilcisi ve yürütme yetkisine (hükümet) tek başına sahip olarak, bu makamı yeniden ihya edip, halife unvanını kullanmaya da başlarsa? diye sormuş ve hakikaten “Türkiye hazır” mı, ne dersiniz? diye bitirmiştik.

Ve bu konu bugün daha da öne çıktı. Ayasofya kararı sonrasında bir kısım medya ile sosyal medyada çok yoğun zafer çığlıkları atılarak “Sıra halifeliğin ilânında” benzeri yazılar ve paylaşımlar çoğalmaya geldi. İlk Cuma namazı için seçilen tarih de, tesadüf bu ya, Türkiye Cumhuriyeti'nin tapu senedi olan Lozan Antlaşması'nın yıl dönümüne denk geldi. Dedik ya, tesadüf…

Yine soruyorum, Türkiye “Yeni”ye hazır mı, ne dersiniz? Herhangi bir fikriniz var mı?