Yeniye dönüş 1: Tespitler

featured

Özer Kavak yazdı…

Bu deneme yazısının ilk bölümü, mevcut neoliberal sistem ve on yıllardır ülkeyi yöneten politikacıların, ürettiği temel sorunlara bugünden bakarak, bugüne ve olası karanlık geleceği biraz olsun ışık tutmak için yazıldı.

Bu yazıyı, distopik gelecek tasavvurları, basitliğin temel alan, ancak uygulamada irade isteyen devrimsel çözümleri anlatan yazılar izleyecek.

Nihayetinde, çözüm seçenekleri arasından özenle seçilmiş, kısa, orta ve uzun vadede ülkenin bazı temel sorunlarını tamamen çözecek, birçok sorunun da çözümüne kısmen katkıda bulunacak bir modeller bütünü üzerinde durulacaktır.

TARIM VE HAYVANCILIKTA NE DURUMDAYIZ?

Yeşil devrim adı altında, 20. yüzyılın ortalarından beri, altın tepside sunulan modern(!) tarım (konvansiyonel tarım, kısaca bugünkü tarım yöntemlerinin neredeyse tümü) modelinde sona yaklaşıyoruz.

Konvansiyonel tarım, çok büyük düz arazilerde, büyük sermaye ve tarım makineleri ile çoğunlukla tek yıllık bitkilerle yapılan, enerji (mazot), su, gübre, tohum, ilaç, kredi gibi girdiler kullanan yoğun bitkisel üretim modelidir.

Konvansiyonel hayvancılıkta da benzer bir biçimde, kontrollü ortamlarda, yoğun bir biçimde bir arada tutulan hayvanların ayağına yem, su, veterinerlik hizmetleri taşırken, dışkının bertarafı ve temizlik gibi temel işlemler ile sermaye yoğun hayvansal gıda üretimidir.

Özetle konvansiyonel tarım ve hayvancılık, kontrollü ortamlarda, büyük sermaye ile birim alanda en düşük maliyetle en çok bitkisel ve hayvansal ürünü üretmektir. Subjektif tek kelimelik tanım: Kibirlidir.

Bu üretim modeli sürdürülebilir değildir çünkü

– Gerçekte küçük sermayeli, küçük veya parçalı arazilere sahip çiftçi, pahalı, ağır makine ve ekipmanı kredi ile almakta, besihane gibi yapıları borçlanarak kurmakta, su, yem, tohum, fide, fidan, gübre, ilaç ve mazot gibi sürekli girdileri giderek daha pahalıya edinmektedir. Bu mali yük, üreticinin üzerindeki ana baskı unsurudur.

– Üretici, her şeyi kitabına uygun yapsa bile, canlılık öngörülemezdir. Eski ve yeni hastalıklar tek çeşit (monokültür) tarım ve hayvancılığı vurmaya başlar. Zararlılar, doğal afetler, kuraklık, aşırı yağış, “kontrollü ortamda mükemmel sonuçlar vermesi gereken modern(!)” üretim modelinizi olumsuz etkiler. Tek çeşit (monokültür) ürüne bağlı üretim, tüm yumurtalar aynı sepete koymaktır.

– Politik tercihler ve ülkenin genel durumu nedeniyle, ürünün satılamaması, satılsa bile beklenen karın elde edilememesi, tüccara satılan ürünlerinin bedelinin tahsilat zorlukları, kooperatiflerin üretici olmayan çıkarcı çevrelerin eline geçmesi nedeniyle işlevini yitirmesi, kontrolsüz veya belirli kesimlere rant sağlayan ithalatın serbest bırakılması gibi nedenlerle üretici ürettiği ürünün satış aşamasında da sürekli darbe yemektedir.

– Üretimi bırakanlar veya sürdürmek istemeyen yeni nesiller nedeniyle kırsal nüfusu azaldıkça, devletin sosyal olanakları da yatırımları da kırsalda azalmakta, azalan nüfusa paralel olarak ulaşım olanakları ve şebekeler zayıflamakta, yaşam için gereken imkanlar kırsalda giderek azalmaktadır. (bkz. köy okullarının kapatılması)

– Tek çeşit odaklı üretim, biyoçeşitliliği yok etmektedir. Üretici zararlı(!) organizmaları ilaçla öldürürken, zararlıların avcılarını, toprağı toprak yapan yaşam formlarını da öldürmekte, binlerce aynı çeşit hayvan barındıran çiftliklerde veya da binlerce dönüm aynı bitkinin (örneğin mısır, buğday, badem) ekildiği alanlarda her yıl yeni zararlılara karşı daha fazla zirai zehir kullanımını zorunlu kılmaktadır.

– Toprağın sürülüp işlenmesi, gübrenin dağıtılması, ilaçlama, ekim, dikim ve hasat sırasında, arazide sürekli gezen ağır makineler, hem aşırı enerji harcamakta, hem de toprağı sıkıştırıp tekrar tekrar toprak işlemeyi zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kullanılan akaryakıt giderek artmakta, toprağın organik madde miktarı ve su tutumu azalmakta, bu durum, yurtdışına olan gıda, ilaç, gübre ve enerji bağımlılığını ve gerek duyulan sulama miktarını daha da arttırmaktadır.

– Bu sarmalda yüzey ve yer altı sularının kirlenir, ölen toprak nedeniyle daha fazla su, daha fazla ilaç, yem ve gübre ve enerji kullanımını tetikler. Sonuçta üretilen ürünler çok daha az besin öğesi içerirken (bkz Belgesel: Seeds of Profit), bu gıdalar üzerlerinde veya yapılarında daha fazla zararlı madde kalıntıları barındırmaktadır.

– Yüzeyinde bitki olmayan, içinde canlılık kalmayan toprağımsı karışım erozyon ile yok olmakta, yağmur döngüsünü kırarak kuraklığa ve düzensiz hava olaylarına ve afetlere yol açmaktadır.

– Yıkımın tüketici tarafında, gıda ve beslenme alışkanlıkları (veya zorunlulukları) kaynaklı sağlık sorunları artmakta, gerek bireysel ekonomiye, gerek bireylerin sağlıklı yaşam süresinin kısalmasından kaynaklı toplam üretkenliğe olumsuz etki yapmakta, gerekse sosyal güvenlik sisteminin üzerine sürekli yeni maliyetler eklemektedir.

Sonuç olarak kırsalda üretim zorlukları kaçınılmaz olarak giderek artmaktadır. Ürünün maliyetleri ve pazarlama zorlukları arttıkça, üreticiler kırsalı terk etmektedirler. Sosyal olanaklar (eğitim, sağlık, güvenlik, eğlence) azaldıkça, genç nesiller kırsalı bırakıp kentlere göç etmektedirler.

YIL 2024: VARILAN NOKTA

Tüm nüfusun gereksinim duyduğu tarımsal üretimin kalitesi ve miktarı azalırken, fiyatları artar çünkü arz azalmış, ithalat, dış ticaret açığı ve dışa bağımlılık artmıştır. Varoşlar ve uydukentler kırsaldaki üretim alanlarına doğru plansız olarak genişlerken, siyasiler ve rant odakları bu durumu beton ve arsa rantına, sosyal yardımlar aracılığıyla oya çevirirler. Bu da siyasetin ve toplumun bir sarmal biçimde her gün biraz daha yozlaşmasına ve çıkar odaklı hale gelmesine yol açar.

Kent nüfusunun artışı, yeni konut, eğitim, sağlık, ulaşım, altyapı, su ve enerji gereksinimini arttırır. Oysa özellikle içme suyu gibi kaynaklar kısıtlıdır. Kırsalda kısmen de olsa kendine yetebilen bu nüfus, artık tümüyle tüketicidir. Daha fazla gıda, su, enerji diğer tüm gereksinimler ve sosyal hizmetler kentlere taşınmalı ve dağıtılmalıdır. Ancak işler teoride olduğu gibi yürümez! Devleti yönetenler, kırsaldan çektikleri devlet elini maalesef kentlere de yeterince uzatmaz.

Kendi tedarik ve dağıtım kanallarını kuran zincir marketler, tarımsal ürün alımı konusunda tekelleşmeye başlayarak ürün temininde küçük üreticiyi ezerken, ürün çeşitliliği ve dağıtım olanakları nedeniyle sadece bakkaları değil, pek çok alanda faaliyet gösteren küçük esnafı da ticaret hayatından silerek tekelleşirler.

Servet, daha küçük bir azınlıkta toplanırken, asgari ücret ve işsizlik yaygınlaşır. Kırsalda araziler boş olarak beklerken, servetini arttıran büyük sermaye, kırsaldan arazi toplar.

Terk edilen kırsalda artık yabancı maden şirketleri istediği gibi at oynatabilir çünkü kırsalda toprağına bağlı olarak direnecek nüfus kalmamıştır. Kırsalda hala kalmış olan büyük ailelere (ki genelde bunlar yerel politikacıları çıkaran kesimdir) madenin bazı işlerinin taşeronluğu verilirken, çaresiz bırakılan diğer kırsal nüfusun tek çıkar yolu, zehirlenmeye bile razı olarak taşeron yanında çalışmaktır.

PEKİ KENTLERİN HALİ?

Şehirdekiler gitmedikleri, görmedikleri yıkımı algılayamazlar çünkü gözden ırak gönülden de ıraktır. Tek dertleri, sağlıksız da olsa, gıdaya ucuza ulaşabilmek, hayatlarını idame edebilecek geliri elde etmek veya kavuşmaktır.

Büyük kitleler zamanla şehirlerde, gereksinimleri bakımından tümüyle bağımlı hale gelir ve hayatlarını idame edebilmek için sıkıştığında kırsaldaki atıl mülklerinden vazgeçerek sattıkça, büyük sermaye veya yerel işbirlikçileri bu arazileri toplar.

Özetle insanlar fakirleştirilir, gıda ve su başta olmak üzere bağımlı hale getirilir, kredi ve kredi kartlarıyla borçlandırılır ve mülksüzleştirilir. Elbette bu durumun tek sorumlusu, yapılamaz hale gelen tarımsal üretim nedeniyle kente göç değildir ancak son yirmi yılda kentlere gelen 10-15 milyon çaresiz insanın bu çöküşü hızlandırdığı açıktır. Buna 12 milyon kadar kaçak ve sığınmacı eklendiğinde durumun vahameti ortaya çıkacaktır.

Bu durumdaki gerek kırsaldaki gerek kentlerdeki toplum için gelecek, artık karanlık hale gelmiştir. Anı kurtaracak şekilde yaşamaya başlar, kısa vadede çok kazanacağı “yırtacağı” hamleler yapar. Uzun vadeli yatırımlar düşünülemez. Et, saman, buğday ithalatına sesini dahi çıkarmaz, yavaş yavaş ısınan sudaki kurbağa gibi tepkisizleşir.

Kısa vadede günü kurtaracağı ne varsa yapar. Yalnızdır, bu yüzden çıkar elde edebilecek ise, bir siyasi partiye, bir tarikata, bir topluluğa küçük çıkarları için katılır. Bu katılımlar, en düzgün organizasyonları bile çıkarbirliği örgütüne hızla dönüştürür. Herkesin birbirini kazıkladığı, ahlakın önemini yitirdiği yeni bir habitat oluşur. Ne ticari etik, ne de insana saygı kalır. En ufak bir gerginlik hızla suç teşkil eden şiddete dönüşür. Birey ve hayatta kalma güdüsü gittikçe ön plana çıkar ve şehirler de yaşanmaz hale gelir.

Bu sırada gençler ülkeyi terk etmenin yollarını ararken, yolunu bulan kaçarken, yeni emekliler ve emekliliğe yaklaşan sabit ücretliler ve esnaf, Ege’ye veya huzur bulacakları köylerine, kısmi üretim yapabilecekleri yani kırsala dönmeyi hayal etmeye başlarlar. Ancak kırsalda yeniden kuracakları bu pastoral mütevazi hayat için bile sermayeleri yoktur. Olsa bile kırsal, yakında yaşları nedeniyle sağlık sorunları yaşadıklarında bu hizmeti sağlamaktan yoksundur. Hatta ulaşım, elektrik, su, ısınma, güvenlik gibi temel gereksinimler konusunda endişe verici derecede zayıftır. Bu kesim, giderek eskiyen evlerinde depremi veya ölümü çaresizlik içinde bekleyerek umutsuzluk içinde, sürekli şikayet ederek (veya şükrederek), hiçbir şey yapamadan, sadece tüketerek yaşlanır.

Esnaf, girişimci ve işletme sahipleri ise giderek kötüleşen şartlar karşısında çalışanlarına karşı daha acımasız davranırken müşteriye olan taahhütlerini de olabildiğince yerine getirmemeye çalışır. Onlara göre vergi ise mümkün olduğunca ödenmemelidir. Çünkü esnafın gözünde devlet, pek çok yerden zaten adil olmayan bir şekilde vergi toplamaktadır. Vergi tam ödenirse, işletmenin karlılığı ve rekabet gücü azalır.

Sinekten yağ çıkarmaya çalışan işletme sahipleri, vergi ödemekten kaçınma gerekçeleri konusunda aslında haklıdırlar. Çünkü bir yandan vergiden düşemedikleri giderleri işletmelerinin hayatta kalmasını zorlaştırır iken, diğer yandan, rakiplerinin vergi dışı olarak iş yapmaları, kaçak ve göçmenlerin vergi ve SGK yükümlülüklerinden muaf iş yapıyor olmaları gibi pek çok olumsuzla boğuşmak zorundadırlar. Yaptıkları işi bırakarak, sessiz, sakin bir kasabaya yerleşmenin hayalini kurarken, diğer yandan borçlarının çokluğu, çocuklarının geleceği, “etik olmasa da herkesin aynı şeyi yapıyor olması” (antropolojide toplumun geleceğini ve varlığını tehlikeye atan davranışlar, maladaptif olarak tanımlanıyor) gibi bahanelerle ticari etiğin dışında, olabildiğince uzun süre işlerini sürdürmeye çalışırlar.

Çıkar birliğine dönüşmüş siyasi partiler iktidara geldiklerinde, toplanan vergi yetmediğinden ilk çözümü dolaylı vergilerde bulurlar. Kar eden veya değer üreten kamu malları “altın yumurtlayan tavuğun kesilmesi” gibi satılır. Tasarruf bir yana, devletin aşırı harcamaları ile kişisel lüks ve zenginleşme, tüm dünyada iktidara gelmek vasıtası ile kolay yoldan gerçekleşir.

Hatta iktidarın karşısında muhalefetmiş gibi yapıp, bir varlık göstermeden “takılanlar” da, etkisizliklerinin karşılığında sistemden sessizce paylarını alırlar. Seçim yaklaştıkça aklı başında insanların alternatif çözüm arayışlarına “oyları bölme” ile başlayan ve hakaretlerle biten cümleleri kurarlar. Oysa muhalefette kalmaktan memnundurlar. İstemeden de olsa, yanlışlıkla iktidar olurlarsa eğer, bu da bonustur onlar için.

Tüm bunlar olurken sizce buna karşı duracak ve toplumu uyaracak aydınlar, akademi ne yapar? İleride yağmalanarak batırılacağı muhtemel iktidar gemisine ilk onlar mı atlar? Büyük oranda evet! Yoksa sorumluluk alarak toplumu mu uyarırlar? Herkes bilir ki, doğruyu söyleyenler ya dokuz köyden kovulur ya da faili meçhul cinayetlerin kurbanı olur. Candaşlığı, fondaşlığı, yozlaşmayı seçenler ise parlatılıp ödüllendirilir. Tabi ki mecazi de olsa, “ruhlarını şeytana satmaları” yani maddi veya manevi bireysel çıkarları karşılığında!

Tanıdık geldi mi?

Peki, konvansiyonel tarımla devam etmeye karar verirsek bizi orta-uzun vadede neler bekliyor? Bir sonraki yazıda bu soruya yanıtlar arayacağız.

Yeniye dönüş 1: Tespitler

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. Yazınız çok güzel ve aydınlatıcı Sayın Özer;
    Teşekkürler daha önceki yazılarınızı da okumuştum.Tarım ve Hayvancılık alanındaki tespitleriniz yerinde.Doğu Anadolu da meralar boş köyler boş tarlalar boş çünkü konvansiyonel tarım anlayışı bu gibi yerleri kullanılamaz kıldı.Halbuki Belçika ve Norveç ten daha kıymetli dağlarımız ve hayvan yetiştirebilecek alanlarımız mevcut.Tekrar teşekkürler

  2. 28 Mayıs 2024, 20:13

    “Yerli üretimi öldürürsen, yarın gavurun merhametine kalırsın.” İngiliz Kralı III. Henry…. yani henry mavra da bu millet bayılır böyle gavurumsu şeylere, he bir de gavura kurban olsun uşaklar. Akede misyonlar “madene karşı çıkan eşşektir” diyor, papyonlu hainler. Daldan dala atladım.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!