Yeniye dönüş (2): Distopya… Borçlu, mülksüz ve servetsizlerin 2030’ları

featured

Özer Kavak yazdı…

Düşük gelirli ülkelerde kullanılmak üzere, ayrıca kriz zamanlarında, açlık ve kıtlıkla mücadele için yapay gıdalardan bahsedildiğini duymuşsunuzdur.

Örneğin açlığa çözüm olarak, gelecekte tek hücreli mikroorganizmaların kontrollü ortamlarda çoğaltılıp protein ve kalori gereksinimlerini karşılayabilmek için yapılan çalışmalar, hatta üretilmiş, satışta olan ürünler.

Ya değerlendirilemeyen bazı bitkisel ve hayvansal atıkların böcek larvalarına (kurtçuklara) veya çekirgelere yedirilip, bu canlılardan protein ve yağ eldesi tiksindirici mi geliyor?

Bugün mezbahalardan elde edilen bazı hayvansal çıktıların (kemik, deri, yenmeyen akciğer gibi organlar, tavuk gagası ve ibiği gibi parçaların) evcil hayvan yemlerinin yanı sıra balık ve tavuk yemine, hatta küçükbaş ve büyükbaş yemlerine katılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Topraksız tarıma ne dersiniz? Steril bir ortamda sadece su içine katılan besin maddeleriyle büyüyüp ürün veren bitkiler aslında parlak bir fikir gibi duruyor değil mi? Bebekliğinden başlayıp bir insanı sadece kola, un, patates kızartması (şeker, yağ ve karbonhidratlar) ve tavuk kıyması(protein) ve marul(vitamin mineral) ile beslerseniz ortaya hangi sağlık sorunları sorunlar çıkar? Peki bir bitkiye ömrü boyunca sadece “gereksinim duyduğu besinleri suya karatak” verirseniz, elde edeceğiniz ürün edeceğiniz gerçekten domates, çilek ya da hıyar mıdır?

Eğer uzay yolculukları, uzayda kolonileşme söz konusuysa, büyük savaşlar, kıtlıklar, krizler ve afetler sırasında ve sonrasında yaşamı desteklemek istiyorsak, bu çalışmalar gerekli, önemli ve çok değerli. Hatta bu alanlarda uzmanlığın ve üretim yeteneğinin, yakın gelecekte büyük ihracat getirisi olacağı da çok açık.

Ancak, “Bu ülkenin insanlarını beslemek için tarım arazilerimiz veya üretim gücümüz neden yetmiyor?”, “Acaba beslenebilmek için bitkisel ve hayvansal üretimin sınırına mı geldik de, yapay gıdalar konusu bu kadar gündemde?” gibi soruları soran sadece bir azınlık ve bu sorulara gerçekten yanıt verebilecek pek az insan var.

Bir önceki yazıda anlatıldığı gibi, endüstriyel/konvansiyonel/yeşil devrim/modern diye adlandırılan tarım ve hayvancılık modelimiz sürdürülemez, insanlığa, doğaya ve dünyaya zarar veriyor, neredeyse tümüyle yanlış. Çünkü konvansiyonel tarım ve hayvancılık toprağı bir meta, sadece bir “yetiştirme ortamı” olarak görüyor. Bitkisel ve hayvansal üretimde her şeyi kontrol altında tutmaya çalışıyor.

Hayvansal üretimde canlı ile uğraştıklarından sorunlara teknoloji ile buldukları neredeyse her çözüm, daha büyük sorunlara yol açıyor ve üretimi daha pahalı hale getiriyor. Tüm hayvanlar bir arada, hareket etmeden suya ve besine ulaşabilmeli vb. Oysa hayvanların yürüyerek yemek istedikleri şeyi bulup, yemek gibi doğal davranışlarının olduğu çoktan unutulmuş gibi.

Bitkisel üretimde de durum aynı. Toprak, canlılığın ürettiği bir yapı ve içinden yaşam fışkırıyor. Oysa üreticiler, topraktan tüm olası zararlıları izole etmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken tüm canlılığı ve barındığı toprağı öldürüyorlar. Ancak doğa ve yaşam geri geliyor ve hep kazanıyor, yeni kontrol edilemeyen faktörler (mutasyona uğramış mikroorganizmalar), bitkiye veya ürünlerine zarar veriyor ya da toprak, toprak olma niteliğini kaybettiğinden üretim yapılamıyor.

Üretici günün sonunda kazancının neredeyse tamamını ya finans, ya enerji, ya tohum, ya kimya, ya da tarımsal makine sanayi devlerine aktarıyor. Bu dev şirketlerin sahipleri kim? Dünya siyasetindeki etkileri ne? Şaşırdık mı? Sizce bu adamların gelecek için planı ne?

Bugünkü konvansiyonel tarım ile tüm insanlığa bu derece zarar vermiş bu grup, çözüm olarak, “bitki ve hayvan gibi karmaşık canlılardan ürün elde etmeye çalışmak yerine, kontrollü ortamda basit yapılı canlıları kullanarak (tek hücreliler, böcekler, algler), insan için yapay zeka soslu bol ve ucuz besin üretmeyi” öneriyorlar. Hem ucuz, hem çok hem iyi para kazanma hikayesini satıyorlar. Hele bir de çiftliklerini, arazilerini terk etme arifesindeki üreticiler, son sermayeleriyle lisanlı yerel üretim yapar ve tüm finansal riskleri üstlenirlerse, daha da kazançlı olacak, önü açık, rekabetsiz bir alan. Bol ve ucuz buğday, mısır, glikoz şurubu… Bu hikaye bir yerlerden tanıdık geliyor. Yine hatırlıyorum, “buğday krizi” başlıklarını okuduk Rusya-Ukrayna savaşı sırasında.

Yurt dışında ”iyi(!)” bir tarım fuarına giderseniz, tam olarak bizi ne beklediğini görürsünüz. Yapay zeka destekli yönetişim sistemleri, sürücüsüz dev tarım makineleri, süre süre, ilaçlaya gübreleye öldürülmüş toprakta bile ürün veren veya gün yüzü görmeden büyüyen değiştirilmiş tohum veya damızlıklar. Tabi ki aynı sistemin sattığı kimyasalların/ilaçların kullanılması ve tükenmekte olan yer altı sularının kalanının da çekilip bol su verilmesi koşuluyla. Verimsiz ve astarı yüzünü geçer maliyet ile “devrimci teknolojilerin kullanıldığı” atık bertaraf ve atıktan mucizevi enerji üretim sistemleri.

Gereken arazi büyüklüğüne, sermayeye sahipseniz, kazanabilmek için sözleşmeli tarım yapmalı, alım garantisi almalı, ürünü sigorta ettirmelisiniz. Etraftaki suyu, havayı zehirlemek, GDO’lu tozlaşma ve çiftleymeyle, coğrafyaya uyum sağlamış olan çeşit ve ırkları da umursamamalı, yer altı sularının tükenmesini de göz ardı etmelisiniz.

Yine de konvansiyonel tarım yetmeyecek. 10-15 yıl içinde üzerinde ve içinde canlı barındırma özelliğini yitirmiş, zehirlenmiş, tuzlanmış arazilerle, maddi manevi tükenmiş çiftçilerle, ormansızlık nedeniyle düzensizleşen ve azan yağışlarla, aşırı sıcaklık, kuraklık ve kıtlıklarla baş başa kalacağız. Hala üretilen ürünler ise bugün beğenmediğimiz, tatsız, lezzetsiz şeyler olacak ve nüfusun büyük çoğunluğu da erişemeyecek.

Tam da bu zaman, konvansiyonel tarım nedeniyle toprak tüketilmiş, madenlerle yağmalanıp, tarım yapılamaz hale getirdikten sonra, bu “yapay gıda” modeli “son çare” olarak sunulacak, böylece insanlığı açlıktan ölmekten kurtaran büyük kahraman rolünde soyunacaklar. Toplumları kendilerine daha da bağımlı kılacak çözümlerle(!) geliyorlar.

Bahsedilenler çok distopik gelebilir ancak şu geçmiş örneğe bir bakalım.

1990’lı yıllarda Türkiye’de büyükbaş, küçükbaş besi çiftlikleri ve tavuk çiftlikleri büyük bir hızla çoğaldı. Kısa zamanda lisanslı ithal sığır, koyun, keçi ve tavuk çeşitleri çiftliklerde yerlerini aldılar (Türkiye’de Gıda A.Ş. adı ile yayınlanmış belgeseli internetten bulup izlemenizi tavsiye ederim). O yıllarda herşeye rağmen kırsalda doğal yollarla beslenen tavuğa, kara sığır, boz ırk gibi merada beslenen yerel çeşitlerin etine şehirlerde ulaşmak mümkün idi.

Yıl 2024. Geçen 35 yılda doğal yollarla beslenmiş, yüzyıllardır melezlenerek Anadolu’nun iklim şartlarına uyum sağlamış köy tavuğunun ya da kara sığırın etinin tadını hatırlayan kaldı mı? Son 10 yıldır kentlerde bu gıdalara ulaşabiliyor musunuz? Yoksa sizin de tavuk diye aldığınız “şey” birkaç dakikada pişiyor, ağızda dağılıveriyor mu?

Kurulan besi çiftlikleri, et ihtiyacını bir süre karşılayabildi ancak yem, ilaç, civciv veya damızlık konusunda büyük tekellere bağımlı oldukları için birçoğu geçen 35 yılda kapandı gitti. Kalanlar, ithal çeşitlere, fabrika yemine, ilaç tekellerine bağımlı kalarak ayakta durmayı sermayeden yiyerek başardılar ancak kredi borçları nedeniyle ezilirken; et, süt ve yumurta fiyatları da, kısılan arz nedeniyle doğal olarak yükseldi. Tam “artık para kazanacağız” diye ümitlenen endüstriyel tarım gazisi üreticiler, hükümetin imtiyazlı bazı şirketlerin et ithalatına izin vermesiyle ve süt alım fiyatlarını baskılaması nedeniyle battı veya 2024’te, bugün batmanın eşiğinde.

Çözüm diye sunulan, kapalı ortamda yoğun besicilik faaliyetleri, kimin elinde hangi politikalarla bu hale düştü? Yoksa model baştan yanlış mıydı?

Bu gıdaların nüfusun genelinde nasıl sağlık sorunları oluşturduğunu veya bunun ülkeye olan maliyetini hesaplayabilen var mı?

Önümüzdeki yıllarda, bugün şikayet ettiğimiz konvansiyonel tarım ürünleri bile, yavaş yavaş “lüks” haline gelirken, yapay gıda, kontrollü yapay ortamda yoğun yetiştiricilik, parlatılan yıldız olacak (parasıyla para kazanmak isteyenler şimdiden bu girişimlerin hisselerini satın almaya başladılar, melek yatırımcı oldular bile!). Yapay proteinler, yapay et, açlığa, kıtlığa, küresel ısınmaya, savaşa, nüfus artışına, kontrolsüz göçlere, kaçak ve sığınmacı sorunu yaşayan ülkelere, sonrasında tüm dünyaya çare olarak sunulacak.

Borçlandırılmış, fakirleştirilmiş, mülksüzleştirilmiş ve şehirlerde sıkışmış kalmış geniş kitleler, tarım ve hayvancılık yapmak, yeniden üretmek için artık kırsala da dönemeyecekler. Çünkü kırsalda yer alan tarım arazileri ya servet sahiplerinin eline geçmiş olacak, ya fiyatlarına erişilemeyecek, ya da konvansiyonel tarım ve vahşi madencilik uygulamaları nedeniyle tarım yapılamayacak denli zehirlenmiş ve yok edilmiş olacak. Tüm bunlardan uzak araziler bulunabilse bile, şebekeden, güvenlikten, ulaşımdan, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerden yoksun olacak.

Münzevi hayatlar yaşamak isteyenler ile günümüzün romantik Robinson’ların bu şebekedan uzak hayatlarının belgesellerini izletecekler bize.

Hele bir de 2030 yılından önce bitmesi, sonuçlanması beklenmeyen yerel veya topyekün savaşlar silsilesi başladığında, tüm bu distopik ve karanlık gelecek, çok daha hızlı ve acı verici bir biçimde gerçek olacak.

Aklımızı başımıza toplamazsak, bu kadar geniş ve güzel topraklarda bize, böcek yedirecekler.

Biraz tespit soslu, yorum ve analiz içeren ilk yazıdan sonra bu yazıda olası distopik geleceğe baktık. Artık çözümlere geçebiliriz.

thumbnail
İlişkili Haber

Yeniye dönüş 1: Tespitler

Yeniye dönüş (2): Distopya… Borçlu, mülksüz ve servetsizlerin 2030’ları

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!