Yılın Atatürkçüsü

featured

Nihat Genç yazdı…

Başka işleri yokmuş gibi birbirlerini yağlayıp ballıyorlar. Biri programına çıkartıyor o da karşılığı ödül veriyor, birbirlerini ağırlıyorlar. Ortada ürün yok hasat yok malzeme yok kişilik yok artı değer katma değer hiç yok zafer yok başarı yok eser yok ama ödül üstüne ödül.

Nasıl bir çevreleri var ki bu ‘hastalığa’ müdahale etmiyorlar, aksine hepsi birbirini pişpişliyor birbirlerini yağladıkça var oluyorlar, kırk sıçanın kırkı da birbirlerine kuyruklarıyla bağlı ve bu zavallıları ifşa teşhir afişe edecek kimsecikler yok ortada.

Bir de ödüllerine gelen yorumlarına bakın, şu taşra belediyelerinin salatalık kabak gibi insanlıktan uzak çirkin heykelleri boşuna değil, okuyucusu da takipçisi de işte okuyun yalakalık alkış gırla kıyamet gidiyor. Taşra belediyelerin zavallılık çaresizlik kültürsüzlük ucuzluk abidesi o salatalık heykelleri bu ödülleri verenlerin alanların Türkiye ortalaması! Akli dengesini kaybetmiş zavallı ülkem! Aşırılık hastalığına yakalanmış ülkem! Kendisini parçalayan kişiliğini onurunu birliğini varlığını kaybettiren şeytanlardan habersiz! Aptallık ve öküzlükten ve ucuzluktan başka tutunacak halatları kalmamış! Manyaklık artık şehrin tam ortasında! Çok sağlam bir delilik artık her yerde! Çıldırmış bir cehalet kol geziyor! Haysiyet’in adı kalmamış!

İnsan olduğunu hatırlayan kalmamış!

İçlerinde bir tane anlayışlı bilge konuşabilen olgun bir adamda mı olmaz, cehalet, gülünçlük her yerde! Sadece paraları ve şakşakçıları var, bakın alkışçılara, biçimsiz şekilsiz tanımsız girdikleri kalıbın şeklini alan kokan çürüyen akan balgamsı jölemsi yaratıklar! Ve hepsi sonsuz bir rüya sonsuz hayaller içinde uyuşmuş birbirlerine yapışıp kalmışlar!

İnsan sonra sonra daha iyi anlıyor, bizleri, müslümanlığımızın farkında olmadan, müslümanlığı vurgulamadan, bir müslüman gibi yetiştiren o eski anne-babalar, meğerse ne ince ne derin ne bilge müslümanlarmış! Sonra sonra anlıyor insan, müslümanlığın en olgun zirve noktası müslümanlığı bağırmadan halim selim kendi halinde yaşayabilmekmiş, ne derin hocalarmış o anne-babalar!

Atatürkçülük vb. gibi, yüklenilen sıfatlar da aynı şekilde, vurgulayıp, altını çizmek insanın ağrına zoruna gitmeli. Bakışlarıyla ölçüsüzlüğümüzü hizaya getiren bir büyüğümüz kalmadı. Egemenliğimiz ve bağımsızlığımız ve cumhuriyete yakışan bir evlat olmak sakin ve kararlı kişiliğimiz artık bedenimize yetmiyor! Yılın Atatürkçüsü gibi manyak bir cümleyi kim icad eder? Hem Babacan’ı Akşener’i Davutoğlu’nu hatta HDP’yi ittifakla destekliyorsun, hem, Ekmeleddin’e toz kondurmuyorsun, hem Seyid Rıza’dan ve Fetö’den özür dileyenlere laf edemiyorsun, hem de, Atatürkçülüğün altını kalın kalın çiziyorsun! Hem Demirtaşlı Osman Kavalalı ittifak’a laf söyleyecek cesaretin yok hem de Atatürkçülüğün altını kalın kalın çiz! Neyi göstermeye çalışıyorsun! Gösteriş delileriyle mi kurtarılacak bu memleket!

Yüksek şahsiyet yüksek ahlak hiç bir şekilde dalkavuk sıfatlarını sevmez, aziz, evliya, gavs, ya da büyük devrimci büyük Kemalist vs. gibi sıfatları dükkanının tabelası reklamı diye kullananlar insan olamaz! İnsana sorarlar, o dükkanda sen ne satıyor neyi pazarlıyorsun!

Faydalı ve iyi insanlar piyade olmalı karınca olmalı, aksine, alayı Napolyonluğa soyunmuş, komutan, önder, başkan, büyük Atatürkçüler zibil gibi ortalık zırtop oyuncak peluj kahraman dolu. Aklımızı mı yedik! Büyük Atatürkçü gibi sıfatlara muhtaç olup egosuna sığınanların savaştan çok şöhret ve mal ve makam düşkünü olduklarını söyleyebilecek cesareti kendinizde neden bulamıyorsunuz? Kime ne borcunuz var! Şarlatanları Allah katına çıkartmak Kur’an da mı yoksa Nutuk’da mı var?

Söyleyecek cesareti bulamazsan sonra şunu görürsün, kendine büyük komutan, önder, büyük Atatürkçü rolü verenler kendilerini haklı gösterir ve sonsuza kadar kendileri hep övülsün-ödüllensin ister, oysa acı gerçek, bunlar dava adamı değil ego manyağı delirmiş insanlar, memleketin bin sıkıntısı varken parıltılı kravatlarını ülkeyi kurtaracak ‘nur’ ‘rahmet’ sanıyorlar!

Oysa, herkes önce işini yapsın, diyenimiz kalmadı, yani ben yazarım, benim ilk ve son hedefim yazarlık mesleğinin sırları incelikleri ve kelimelerin büyüsünü bilen gerçek bir sarraf olabilmeliyim. İsmimin yanına profesör ya da Atatürkçü ya da aydın gibi bir sıfatı koymadan önce mesleğimde mükemmel olabilmeliyim, bunlar işin alfabesi sıradan düz basit insanlık ödevi.. Bu basit insanlık ödevi neden size çok yorucu geliyor ve maratonda koşmayıp terlemeyip ama finiş ipine anında hokus pokus ışınlanıp birinci gelmek istiyorsunuz, bu kudurgan hırsın kökleri başkalarını da zehirler ve toplumu da yıpratır hiç mi düşünmüyorsunuz!

Evet, açıklıyorum, mesleğinde sır ve maharet sahibi olamayanlar, işte onlar, isimlerinin başına övücü ödüllendirici sıfatlara ihtiyaç duyarlar, ve bu ego açlığınının maliyetini ahlakımız ve çürüyen toplum değerleriyle öderiz! Rüzgar fırtına olup esmeden rüzgarın en yüksek hızı hamlesine yükselmek istiyorsanız ancak rüzgarın hamlesinde sürüklenen sokaktaki boş naylon ve kağıt ve fırtınanın söktüğü çatı parçaları olursunuz!

O şaşaalı sıfatların cahilliklerini örttüğünü sanıyorlar, oysa, itibar eserdedir, eserleri de ortada. Yetersizliğini aczini eksikliğini bilmeyen bir insan tabii olabilir ama mesleğinde usta olamaz! Yetersizliğini fark edip acı ve acizlik çekmeyen değil usta insan olmaz! Fırtına içinizde kopmalı ve kelimeleriniz fırtınanın gözü olmalı, yoksa bu tür ödüllerle başkalarının üfürüklerinde uçan naylon parçaları olursunuz!

Gerçek bir yazar içindeki öğrenme arzusunu tatmin edemez ama şamatalı sıfatlarla yola çıkanlar ödülle övgüyle kendilerini pekala ucuzundan tatmin ederler! Ve hatta egoyu okşamak uyuşturucu gibidir. Bir insanı kendi egosu şöhreti meşgul etmeye oyalamaya başlarsa o insan mesleğinde ilerleyemez. Yerinde sayar, tıpkı değirmen eşeği gibi, fasit dairesinde dönüp durur! İki tür madde vardır amorf madde ve kristaller, ki, kristalize olmanın yolu, kelimelerin elektrik ve manyetik güçlerinin çekim gücünü bilmekten gelir. Ne acıklıdır ki o fasit daireyi de sabah akşam siz izin verdikçe maalesef alkışlayan kudurmuş kalabalıklar bulunur, amorf, harfiyet taşları hurdası çöpü zibil gibi gırla!

Bu memlekette bir yazar, diyelim, Mehmet Akif Ersoy’dan daha çok kazanmayı kendine ‘ar’ etmeli, diyelim, Akif’ten daha çok isminin zikredilmesini de ‘ar’ etmeli, diyelim, Şekspir ya da Jack London’dan çok tanınmış ve kazanmış olmak bir yazarın ağrına gitmeli ya da en azından hak ediyorum mu etmiyorum mu diye düşünmeli!

Bir insan şaşalı sıfatlardan çok önce, insanlık ve toplum için bir şey yapabilmeli, hep ego, paso ayna, hep kişisel bakım, paso övgü ve yalakalık, insanı çığırından çıkarır.

Şimdi mesela, lambadan cin çıkıp bu adamlara dileyin benden ne istersiniz, dese, inanın, zihinleri insanlık ve toplum için hiçte hazırlıklı olmadığı için, aklına birşey de gelmez, beni daha çok övsünler-sevsinler demekten başka laf bilmez, beklerler ki birileri rüzgar uçursa da bir süpürge çalısı gibi rüzgarın en tepesine yükseliversem!

Oysa aynaya hayranlıkla bakıp ben ne kadar yakışıklıyım ne kadar büyük Atatürkçüyüm vb. diyen her egonun bedeni herkes gibi ölümüyle sona erer, oysa, bir yazarın bedeni, kendi ölümünden sonra bir değer bir anlayış bir önem bırakmalı, senden sonrakilere tutunacak bir kelime bir çaba bir sevinç, bir ipucu…

İnsanlığın ve toplumun ortak iyiliğine ortak mutluluğuna, bölüşümüne eşitliğine adanmamış her hayat bencildir ve hatta bu insanlar insafsız arsız yüzsüz ve işbirlikçidir! Ve inanın bu arsız hayasız insanların hegemonyası altında hepimiz rehiniz! O halde bu insafsız bencilleri ifşa ve teşhir etmeden hiçbir kendi halinde vatansever ortak ideallerinde bir adım yol alamaz ve kimse derin çaresizlik ve yalnızlık duygusundan kurtulamaz!

Hep birlikte nasıl savaşmalı nasıl yaşamalıyız gibi çok sert bir soruya ‘ben nasıl görünüyorum’ diye cevap verenlerle bir arada aynı siyaset ve ahlak içinde yaşamanız mümkün değildir, Eskişehir müzesi heykel dolu, adım atıp seyredecek boşluk kalmamış, en iyisi, uzaktan bakıp geçelim diyorsunuz, ama işte bazen tak ediyor canınıza!

İçine düştüğümüz sınırsız evrenin hiç bir sorusu gizemi ve heyecanını merak etmeden bu sınırsız evrenin ortasına kendi heykelini koyan bir insan sadece gülünçtür, sınırsız bir narsizm!

Evren sanki bunlar için varolmuş! Oysa sahiden sınırsız evreni varlık olarak merak etseydi hem hiçliğe ulaşır ve ölümle yüzleşir ve hem de haddini bilir yani sınırsız evrenin sınırları egosunu terbiye edebilirdi, inanın, uzaydan getirilecek taşlarla, ilk işleri, kendi heykellerini dikmek tüm dünyalılar içinde göreceksiniz önce bunların aklına gelecek!

Sınırsız evren insanlığa iki büyük şey öğretir, bir haddini-insan sınırlarını bilmek, iki, ufuklara bakmak. Ufuklara bakabilmek, insanı kendi aynasına bakmaktan bir nebze uzaklaştırır ve insan kendinden uzaklaştıkça, ölümlü insana daha yakın düşer!

Yani? Ruhu, eseri ve işiyle dinlenmeyen insanlar arsız olur, hadsiz olur, yani, varlığını işiyle teselli edemeyenler toplum için canavara dönüşür!

Evet, anne-babamız, ailemiz çevremizle, bir zamanlar, müslüman kimliğimizle dengelediğimiz ne varsa İslamcılık siyasetiyle hepsi bozuldu! İşinde gücünde iddiasız ama çalışkan insanlarla örülmüş hayatımız biz farkında olmadan hepimize bir doygunluk fikri verdi. Kimseye özenmeyen kendine yeten bir şehrin çocukları olarak büyüdük! Sonra sonra zıvanadan çıkmış İslamcılık ve iktidar kavgası toplumsal değerleri ahlakımızı ölçülerimizi bozuverdi ve karşıtlarını da kendine benzetti! Yani herşeyimizi kaybettik ilk önce acı çeken yaratıcı irademiz kendimize güvenimizi!

Kendi halimizi, çok abartmaya başladık, aciz çaresiz kaldıkça, hepimiz eser yerine kendimize büyük boy aynaları satın aldık (ekranlar-köşeler).. Ve şehre kar yağar ve şehre bahar gelir ama hiç hüzün ve içimizde neşeyi hiç duymadan yaşayan tuhaf sümüksü yumuşakçılara dönüverdik! Acı çekme yok ama herşeyi kazanmak istiyoruz!

İçimizde bizi yaratanla iki derin lafımız yok ama dışımızdaki herkese güç gösterisinde bulunuyoruz, hepimiz en ön sıraya hep baş köşeye oturmak istiyoruz. Temelsiz güçsüz ölümlü bedenimize neden çok güveniyoruz! Yaralarımızı değil ödüllerimizi konuşuyoruz! Çaresizliğimiz çıkışsızlığımızla değil şarlatanlarla günümüzü heba edip bitiriyoruz! İnsanlığa ve topluma ve başkalarına ve esere değil gördüğümüz her meydanın ortasına kendi heykelimizi dikmek için siyaset yapıyoruz. Ne büyük bir felaketin içine düşüverdik, egomuzdan başka, avuntu, bulamıyoruz! Servetimiz ve şöhretimizi garanti ve güven altına almadan hiç bir işe koyulmuyor kimseye merhaba bile demiyoruz!

Yaşadığımız sinir hastalıkları depresyon siyasi bunalımları egomuzu şişirerek tedavi ediyoruz!

İçimizdeki ince kırılgan kederli insanın bir insan olarak en köklü güç ve kuvvetimiz olduğunu bu kadar hızlı neden unutuverdik!

Dalkavukluk ve şarlatanlığın dahi yaralayamadığı derisi ensesi kalınlara bu kadar çabuk nasıl dönüştük? Büyük savaşlar büyük yazarlar büyük hikayeler mi okumadık bilmem yolu niye kaybettik ve neden kendi egolarımıza kilitleniverdik!

Bir insan evladının en tehlikeli düşmanı kibir ve böbürlenme ve özenti ve gösteriş’i milli davamız en büyük Atatürkçülük haline kim kimler getirdi?

Toplumların büyük felaketler ve trajediler yaşadığı çöküş anları işte böyledir, değerler ölçüler kaybedilir ve dengeyi kaybederiz ve hepimizi kendimize ve topluma rezil eden egomuzun bencil köpeğine dönüştürür ve vücudumuz ve aklımız zayıfladıkça kendimize tapınacak mabedler inşa etmeye neden başlarız?

Tanrı’yla ve evrenle ve eseriyle konuşamayan insanlar havasız kalır ve kendi nefesinin karbondioksitiyle zehirlenip özgür insan iradeleriyle yaşayamaz-yürüyemez ve başkalarıyla birlikte sevinemez hale gelirler!

Şöhret ve gösterişten başka kendini ifade edemeyen hiçbir insanla arkadaş olunmaz yola düşülmez ve hiç bir cephede güvenilip savaşılmaz, bu insan türüyle bir yola çıkma harekat planı hiç yapılmaz!

Diyelim, on bin askerle aynı cephedesiniz, o, düşmanın bütün mermilerinin kendini hedef aldığını sanacak ve sizi de böyle inandıracak ve savaş kazanılırsa, o, zaferi kendi kazandığını söyleyecek ve sizi de böyle inandıracak ve yanında savaşıp ölmüş binlerce askerin, yoksul hayatları ve acılarından, hiç haberi olmayacak ve cephede başka da bir askerin olmadığına hepinize inandıracaktır!

Ahlakı, diğerkamlığı, başkalarının acılarını, vs. konuşamadığımız yerde HAYAT ve MEMLEKET yoktur, sadece ödüller şarlatanlar ve ego manyakları ve heykeller ve onları alkışlayan dalkavuk sürüleri vardır!

(Konuyla da çok alakası yok ama, niyeyse, içime düştü, ilk gençliğimizde bizi fişekleyen Atsız’ın Topal Asker’i, bir kaç mısrası aklımda kaldığı kadarı:)

‘Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al!

Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz

Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz

Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün

Yapıyorduk bizde kanla barutla düğün!

Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur

Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,

Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;

Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.

Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;

Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…!

Yılın Atatürkçüsü

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

5 Yorum

  1. 6 ay önce

    Abi eline diline sağlık.Hepimiz kandırılıyoruz.Atatürkçüsü,muhafazakarı,milliyetçisi velhasıl bu ülkenin farklı görüşlere sahip olsalarda bu vatanı,bu devleti karşılıksız,samimi sevenler olarak hepimiz ortada gezen şebekler tarafından kandırılıyoruz.Gözümüzün önünde hem devletimizi hem gençlerimizi,hangi maskeyi takarsa taksın hiçbir ilkesi olmayan yazarlar,çizerler,akademisyenler,siyasetciler,işadamları eliyle kaybediyoruz.İşin kötüsü ne biraraya gelebiliyoruz ne de birşey yapabiliyoruz.Öyle boş boş bakıyoruz.

  2. 6 ay önce

    hay allah, ben de abdullah gulu secerler diye dusunuyordum. neyse, seneye artik.

  3. 6 ay önce

    Sayın Genç, aklınıza ve kaleminize sağlık. Canım ülkemde böyle bir yazıyı yazabilecek başka kalem çıkmaması çok üzüntü verici. Yobaz sadece islamcılardan çıkmıyor malesef.

  4. 6 ay önce

    Atatürkçülüğü meslek edinirseniz demekki iyi pazar sağlıyormuş,Kemalizm’i sohbetlerinizde konuşmalarınızda kullanırsanız bir yere aitmiş gibi görünüyorsunuz demekki.Oysa Mustafa Kemal Atatürk,bir meslek bırakmadı,bir ideoloji bırakmadı.Son deminde bir ülkeyi kurtarıp en ideal yönetim biçimini de ekleyip bizlere hangi hataları yaparsak ilerde neye döneceğimizi söyleyip gönül rahatlığıyla erkenden gitti.Ruhu huzur içinde olsun.Bu izmler,çülükler Atatürk’ün zaten karşısında durduğu şeylerdi.Bizi insana kul olmaktan çıkarmıştı,ama genimizde zaafiyet varmış sürekli kul olmaya çalışıyoruz.Şimdi de o ödül sahiplerine kul olanlar var.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!