Yine şiddetin gölgesi düştü 8 Mart’a…

Hümay Göbel yazdı...

Yine şiddetin gölgesi düştü 8 Mart’a…

Çoğunuz beni tanımazsınız… Kutsal kitaplar adımı söylemez hiçbir yerde. Bazılarında varolduğumdan bile bahsetmezler… Eski Ahit varlığımdan dem vursa da bir isim vermemiştir bana. Adım Lilith benim. Adem (Adam) babanızla aynı anda yaratıldım. Üstünlük nedir, henüz bilmediğimiz kadim bir zamanın içinden geliyorum anlayacağınız… Lakin Adem’e yetmedi bu. Benimle aynı seviyede olmak onuruna dokundu. Hakimiyet denen durumu ilk kez benim üzerimde denemeye kalktı ama direndim… Cinsiyetleriniz arasındaki bu köklü çatışma da böyle başladı işte…

Ben direndikçe Adem içindeki zorbayı daha çok serbest bırakır oldu. Oysaki koskoca cennet ikimize de yeterdi. Ama olmadı. Ben direndim, o diretti. Onun dayattığı hegemonyayı her reddedişim yaratanla aramı açan esaslı bir darbe oldu. Ya onlar beni kovacaktı cennetten ya da ben irademle ayrılacaktım. Bu yüzden yaratanın yasaklı isimlerinden birini haykırıp vedalaştım cennetle. Yeryüzüne indim. Kızıldeniz’in kıyısını yuvam bildim. Düşmüş melekler gelip dostum oldular. Kimilerinin çocuklarını doğurdum, yüzlerce evladım oldu.

Ben cennetten ayrılınca Adem yalnızlıkla başa çıkamadı. Yalvardı yaratana beni geri döndürmesi için. Yaratan yarattıklarını severdi, bu yüzden üç meleğini elçi gönderdi beni, cennetine dönmeye ikna etsinler diye. Ama ben böyleydim işte… Adem’in hakimiyetinin gölgesinde yaşayamayacak kadar dikbaşlı… Ben reddedince geri dönmeyi, melekler evlatlarımı avladılar birer birer, öldürdüler, gözlerimin önünde… Siz ilk intikam öyküsünün Kabil ile Habil arasında başladığını sanırsınız ama ilk intikam öyküsü benimkiydi aslında… Cennetten ayrılan ve çocukları öldürülen Lilith’in intikamı…

Yaratan Adem’in yalnızlığına bensiz bir çözüm bulmayı seçti ve adı üstünde yaratan olduğu için Adem’e, yeni bir kadın yarattı. Bu kez ihtiyatlıydı. Kadını yaratırken Adem’in bir parçasını gizledi kadının içine, böylece daha uysal olacaktı Adem’in bu yeni partneri. Bütün kutsal kitaplar varlığını kabul etti bu kadının. Adını da koydular üstelik, kimi Eve dedi kimi Havva… Kutsal anneniz böyle doğmuştu işte, ben Kızıldeniz’in kıyısında öldürülen evlatlarımın yasını tutarken…

Yılan kılığına bürünüp gizlice cennete girdim ve hemcinsimin aklını çeldim. O sulu elmayı yesin diye kışkırttım onu. Başardım da… Benim irademle ayrıldığım cennetten onlar sürgün edildiler böylece… Ama öfkem dinmiyordu. Yetinmedim bu kadarıyla lanetledim Adem’le Havva’dan kök salacak tüm soyu. Her doğum yapan kadının bebeğini çalmaya ant içtim. Sonra siz bana bir isim verdiniz nihayet, Albastı dediniz…

Ben sadece eşit muamele isteyen bir yaratılmıştım. Çatışmaktansa uyumu, anlaşmayı tercih ettim, direnişim bundandı ama hükmetme hırsıyla Adem beni küçültmek istedi. Ve dediğim gibi böyle başladı her şey. Daha az seçim şansı olan bir kader çizilmek istendi hemcinslerime, yaratılışlarına bu bilgiyi kodlayıp zorunlu bir kabullenilmişlik sağlanmaya çalışıldı. Oysaki Havva ile aramdaki tek fark onun benden sonra yaratılmış olmasıydı. Yine de siz onu anneniz bildiniz, örnek kadın o oldu. Sanki tüm kadınlar onun köklerinden doğdu sanıldı hep… Düşmanım Havva değildi, isyanım beni daha azına razı olmaya zorlayan iktidar savaşınaydı…

Bir kadını bütünleyen iki sütun olmuştuk Havva ve ben… Zaman içinde farklı yerlerde farklı isimlerle yeniden doğduk bedenlerde. Hera olduk, Pandora olduk, bazen Medusa dediler, kimi zaman Eje, kimi zaman Hepa, kimi zaman Shiva, kimi zamansa İştar oldu adımız. Havva kutsal anayken ben kutsal orospu olarak girdim hafızalarınıza… Öyle ya da böyle kadınların içinde ikimizden de bir şeyler vardı. Zaman zaman ben ağır basardım zaman zamansa Havva. Kimi kadın bütünüyle Havva olmak isterken kimi bütünüyle bana dönüşmek isterdi. Ama bildiğim, en çok bana dönüşmek isteyenler lanetlendi bugüne değin. En ağır diyeti onlar ödedi. Çünkü bu bizim müşterek belleğimizdi belki de…

Ortaçağ karanlığını bilirsiniz… Kudretini kendinden menkul kılmaya çaba gösteren ne kadar kadın varsa hepsini cadı ilan edip kazıklara bağlayarak diri diri yaktıkları dönemden bahsediyorum. Yakıldık, ateş bedenlerimizi dağlarken ruhlarımız bin parça oldu alevlerin arasında. Sindirildik, toplum denen şeyin içinden böylece çekip alındık, kapıların ardına kapatıldık.

Zaman geçti, biz bu toplumsal tecritte esaretimizi yaşarken iktidar mücadelesi devam etti. Ama yalnızca erkekler arasında… Hepimizin olan dünyada söz hakkını yalnızca erkekler elinde tutmak istedi. Din böyle emrediyor diyerek yok saydılar bizleri ya da kadının yine yalnızca erkek iradesiyle belirlenmiş kurallara tabi sınırlı bir alanı olduğunu iddia ederek uzak tuttular bizi mücadeleden. Manipülasyon için hep bir argümanları oldu, böylece hep meşru kaldılar. Bizleri esaret altında tuttukları her dönemin sonu hüsran oldu, yozluk, çürümüşlük, cehalet aldı yürüdü… Bizi kilit altında tutmak, bizi kendi belirledikleri normlarla, baskıyla şekillendirmek dünyayı her seferinde daha da berbat bir yer yapmaktan başka bir anlam taşımadı…

Farkındaysanız ben diye çıktığım bu yolda artık biz oldum. Çünkü dedim ya Havva düşmanım değildi, isyanım beni daha azına razı olmaya zorlayan iktidar savaşınaydı…

Sonra daha gür çıkar oldu sesimiz, aldığımız eğitimler, karşılaştığımız insanlar özgüvenimizi geliştirdi belki de. Erkeklerle kolkola mücadele edecek gücü kendimizde bulup sokaklara çıktık. Fabrikalara girdik, erkek ya da kadın değil yalnızca işçi olduk. Siyasetçi olduk, yazar olduk, ressam olduk, besteci olduk, artist olduk, tamirci olduk… Eskiden bunu kadın yapamaz denen ne varsa yapmaya başladık ama hep geride tutulduk. Erkek kol kuvvetini daima Demokles’in kılıcı gibi tepemizde salladı durdu… Zaman içinde psikolojik şiddetten daha çok fiziksel şiddetle karşılaşır olduk.

Fransa’da Colette olduk… Kocam beni dövmedi ama yazdığım, ürettiğim satırları kendine mal ederek piyasaya sürdü. Benim üretimimi sanki kendi emeğiymiş gibi pazarladı. Sonra eşcinsel tercihlerim yüzünden toplum yargıladı beni. Belki çok daha güzel birçok eser verecekken uzaklaştım insanlardan…

İngiltere’de Virgina Woolf olduk… Kocam çok sevdi beni. En yakın dostum o oldu hep. Ama toplum bir türlü kabullenemedi beni. Oysa yalnızca içimdeki Lilith’i dinliyordum, ben Havva değil Lilith olmak istiyordum daha çok. Bir türlü bitmek bilmeyen dünya savaşları aklımı yitirmeme sebep oldu. Dayanamadım bu dünyanın adaletsizliğine ceplerime taşları doldurup kendimi nehrin sularına bıraktım, ölümün kollarına sığındım…

Sylvia Plath olduk… Evlilikle bir türlü barışmadı fikirlerim ama sevdiğim adamla birlikte olmanın başka yolu olmadığını dayatıp durdu toplum bana. Ayıpladılar, günahkar dediler, fahişelikle yaftaladılar evliliğe karşı çıkanları. Evlendim ama en başında biliyordum camdan bir fanusun içinde günden güne öleceğimi. Kendi irademle girdiğim bu sırça fanus mezarım oldu. Bir kadının en çok olması gerektiği kabul edilen yerde, mutfakta ölümün kollarına sığındım.

Nilgün Marmara olduk… Sylvia gibiydim ben de. Zaten kısacık hayatımda boyunca en çok onu okudum, en çok onun için çalıştım. Yaşadığım toplum bana da dayattı evliliği, denedim… Ama olmadı, benim içimdeki Lilith’in sesi hep daha gür çıkıyordu çünkü. Balkondan aşağıya bıraktım kendimi, özgürleşme umuduyla…

Mülteci kampında 14 yaşında bir kız olduk… ABD ülkeme barış, huzur ve eşitlik getireceğini söyleyerek bir savaş başlattı. Askerler ailemi gözlerimin önünde öldürdü sonra bana orada tecavüz ettiler. Mülteci kampına gönderildim. O kampta ailemi öldürenlerden birinin bebeğini doğurdum. Çocuktum ve çocuğum olmuştu… Bu kez ne Havva ne Lilith olmaktı derdim ben sadece bir çocuktum… Bir çocuk anne olamazdı, çocuk bedenimi uçurumdan aşağı bıraktım…

Özgecan Aslan olduk… Bu kez savaş yoktu ama uçkurundan başka derdi olmayan caninin birine denk gelmiştim. Mülteci kampındaki o kızın kaderini yaşatmak istedi bana, direndim ama kol kuvveti demiştim ya işte o benim kefenim oldu. Önce öldürüldüm, sonra bulamasınlar beni diye yakılmak istendim… Ölüm canımı yakmadı, uykuya dalmak gibiydi ölüm. Benim canımı yakan, böyle vahşice katledilmemin ardından o saatte sokakta ne işi vardı diyebilecek kadar vicdanı kararmış insanların çürümüşlüğüydü. Çünkü ben bu pis dünyadan kurtulmuştum ama diğer tüm hemcinslerim hala oradaydı ve onları en çok o çürümüşlük öldürüyordu…

Ceren Damar olduk… Sevgi dolu bir ailede yetişmiştim ben. Annemle babamın sevgisine doymuş sonra beni çok sevecek eşimle yuvamı kurmuştum. Kendimi adaleti öğretmeye adamıştım. Yalnızca kadınlar için değil herkes için adalet istedim kısa ömrüm boyunca… Üzerine titrediğim öğrencilerimden biri tarafından katledildim. Ardımda gözü yaşlı onca insan kaldı ama beni en çok yaralayan uğruna savaş verdiğim adaletin kendine avukat diyen barbarların eline bırakılmış olmasıydı. Beni katleden çocuğun avukatı davasını haklı çıkarmak uğruna bir ölüyü iftiralarıyla kirletmek isteyecek kadar canileşti… Benim anlatmaya çalıştığım adaletinse bununla uzaktan yakından alakası yoktu…

Emine Bulut olduk… Çok güzel bir kızım vardı, ölümüm kızımın en büyük kâbusu oldu. Boşanmıştım, evlenmek kadar doğaldı boşanmak da çünkü. Kendi ayaklarımın üzerinde duran, kızımı en güzel şekilde yetiştirmeye çalışan bir anneydim. Ama boşandığım adamın tacizleri bitmedi. Boşanmak onu benden uzak tutmaya yetmedi. Kızımın gözlerinin önünde boğazımı kesti… Ben ölüp uzaklaşsam da bu dünyadan, kızımı kapkaranlık bir kabusla yaşamaya mahkûm etti…

Aleyna Çakır olduk… Ekmek paramı kazanma biçimim yüzünden sahip çıkmadılar bana. Beni öldüren cani bana uyguladığı şiddeti sosyal medyada canlı yayınladığı halde serbest serbest dolaştı aylarca dışarda. Annem babam kanlı gözyaşları dökerek adalet için paralayıp durdular kendilerini. Sosyal medya sahip çıktı bana, oysa ben de bir vatandaştım bu ülkede. Bana bu caniliği yapanı yargılasınlar diye hala kendilerini paralıyor annemle babam… Bu sahipsizliği haketmedim ben…

Pınar Gültekin olduk… Güzel ve genç bir kadındım. Öğrenciydim, kendi ayaklarımın üstünde durmak için mücadele ediyordum. Birini sevdim. Ona güvendim… Ama o benim katilim oldu. Aşık olduğum adam tarafından dövüldüm, boğularak öldürüldüm, yakıldım ve çöp variline atılarak üzerime beton döküldü. SEVDİĞİM VE BENİ SEVDİĞİNİ SÖYLEYEN ADAM yaptı bunları! Bütün bunlar yeterince aşağılık değilmiş gibi yine birileri çıkıp yüzsüzce sosyal medyadaki fotoğraflarıma bakarak bana birtakım hakaret dolu yaftalar yapıştırdılar. Katledilişimi meşrulaştırmak istedi birileri, göz göre göre!!! Devletin kendisinden çok sosyal medya sahip çıktı bana… Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı davaya müdahil olacaklarını söyledi… Bense çoktan ölmüştüm… Ve benim dışımdaki tüm hemcinslerim bu karanlığın içinde mücadelelerine devam ediyorlardı…

6 Mart 2021 akşamı Samsun’da E.M. olduk… Boşanmıştım 3 sene önce, kızımın velayeti de bendeydi. Babasını görüş günüydü. Boşanmayı bir türlü kabullenmeyen babasının… Kızımı bırakırken tartışma çıkardı. Kızım 5 yaşındaydı, yanımızdaydı… Onun gözlerinin önünde beni defalarca teklemedi, kızım babasına yalvardı, ağladı… Maske kontrolü yaparken görev bilincini ihmal etmekten fazlasıyla çekinen kolluk birimleri ben yerde tekmelenirken ortalıkta yoktu. Ben kanlar içinde kalırken ne bir bekçi ne bir polis gelip durdurmadı o caniyi; kızım bütün bu dehşeti seyretmek zorunda kaldı; yerden doğrulup kızımın gözlerini, kulaklarını kapatamadım… Sosyal medya sahip çıktı bana da… Devletin duyamadığını oradan duyurdular. Ben hastanede yaralarımla mücadele ederken sosyal medyadan aramaya başladılar adaletimi… Hakkında defalarca şikayetçi olduğum caniyi de böylelikle tutukladılar zaten… Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı davaya müdahil olacaklarını söyledi… Adalet Bakanı bu işin peşini bırakmayacağız dedi… Kızımsa çoktan o dehşete tanık olmuştu, geçmişi geri almak mümkün değildi. Zamanında yaptığım şikayetler dikkate alınsaydı belki evladımın bu onulmaz travmayı yaşamasının önüne geçilebilirdi…

Kapalı kapılar ardında şiddetin her türlüsüne maruz kalıp sesini duyuramayan, bizim hikayesinden bihaber olduğumuz kadınlar… Dünyanın her yerindeler… Kadın şiddeti bir coğrafyaya indirgenemeyecek kadar evrensel bir sorun, tüm insanlığın sorunu. Şiddet yalnızca dayakla zuhur eden bir durum değil. Bir kadını sevgisiz bırakmak, onun toplumsal hayatını sınırlamak, acılarını yok saymak, onu dinlememek, onu aile içindeki bir aygıta indirgemek, akraba dedikodularının, mahalle baskısının mezesine dönüştürmek de şiddet. Onun sevme şeklini, sevişme şeklini gündeme getirip bu sulandırılmış konularla tartışılması gereken asıl şiddet mevzusunu gölgede bırakmaksa en büyük haksızlık. Kadını konuşacaksak giyimini, sokağa çıktığı saati, gittiği mekanı, hayatına yanlış insan seçip seçmediğini, taşıdığı dövmeyi, içtiği sigarayı yani onun yaşam tarzını değil; bütün bunlar yüzünden nasıl baskılandığını, ne büyük kaygılar taşıdığını, kendi olabilmek için savaşırken mobbingin ya da partner şiddetinin gölgesinde karakterinin nasıl aşındırılmaya çalışıldığını konuşalım. Kadının yaşam tarzını maruz kaldığı şiddeti meşrulaştırmak için bir gerekçeye dönüştürmekten vazgeçelim. Zaten kadının yaşam tarzını şiddetin gerekçesi olarak gören zihniyet, Aydın’da 92 yaşında, evinde kendi haline yaşayan Hanım ninenin maruz kaldığı şiddeti hangi yaşam tarzı argümanına dayandırabilir ki…

Bugün 8 Mart… Haydi hep birlikte kadına şiddeti lanetleyelim… En çok da içimizdeki potansiyel şiddet düşkünleri lanetlesin... Kadınların ne kadar değerli olduklarını, hayatın anlamı olduklarını söyleyen tivitler atalım, kadınların toplumun direği olduğuna dair görseller paylaşalım sosyal medya hesaplarımızdan. Sonra bütün bu yaptıklarımızı unutup en ufak bir cinnet anında dövelim o kadınları, boğazlarını sıkalım, haykırışlarına kulak tıkayalım, hak arama mücadelelerini görmezden gelelim, giydikleriyle, yaşam tarzlarıyla, sevme biçimleriyle yargılayalım o kadınları. Toplumsal konumu ne olursa olsun mobbingle, psikolojik şiddetle sindirmeye çalışalım. Boşanmalarına müsaade etmeyelim, kıskanalım, kıskançlığı sevgi diye yutturup kıskançlık yüzünden hem fiziksel hem psikolojik şiddetle bir kez daha sindirelim onları… Biz nasıl istersek, biz ne olmalarını istersek ancak o kadar olmalarına tahammül gösterip ötesine geçecek oldular mı öldürelim onları… İçlerindeki Lilith’i öldürene kadar un ufak edelim kadınları. Sonra, bir dahaki sene 8 Mart geldiğinde, nasılsa yine hepbir ağızdan lanetleriz tüm bu şiddeti… Nasıl ikiyüzlüyüz değil mi… Yaşarken sahip çıkamadıklarımızın ardından isyan bayraklarını göndere çekme konusunda ne de marifetliyiz…

Erkeğin kol kuvveti karşısında kadına sarsılmaz bir güvence sağlanması şart. Zira bu kadar barbarca bir yöntemin bir hegemonya aracına dönüşmesi radikal hareketlerin de meşruluk noktasını oluşturuyor. Dolayısıyla kadına asgari düzeyde güvence isteyen ve bunun için çabalayan herkes illaki bir grubun propagandasını yapıyormuş gibi algılanıyor. Oysaki herhangi bir -izmin gönüllü kölesi olmadan da bu insani mücadeleyi sürdürmek mümkün...

Bugün 8 Mart… Bir sembol yalnızca. Bu şiddeti meşrulaştırma çabası, bu şiddetin kökünü kurutma çabasından üstün olmaya devam ettiği sürece sindirilmeye, dövülmeye bunların işe yaramadığı yerdeyse öldürülmeye devam edeceğiz. Bu kısır döngü bittabi bizi şiddet kavramını yalnızca kadın üzerinden tartışmak noktasında da esir tutacak aynı zamanda.

Hala mümkünse öyle bir şey, kutlu olsun kadınlar günümüz…