‘Yine zalimin hançeri iş başında, yine kanıyor yaramız!’

‘Yine zalimin hançeri iş başında, yine kanıyor yaramız!’

Hasdal cezaevinde yattığım koğuşta, benden 2 ay kadar önce kalmış Yarbay Ali Tatar. “Amirallere suikast” davasından, 7 Aralık 2009’da tutuklanmış. Cezaevinde, suçsuz yere tutuklanmasını çok büyük onur meselesi yaptığını, kolay kolay kimseyle konuşmadığını söylüyordu koğuştakiler. “Boğuluyorum burada” diyormuş sık sık.

On gün sonra itiraz sonucu tahliye olmuş. Fakat Savcı Süleyman Pehlivan’ın karşı itirazı üzerine, sadece bir gün sonra hakkında yakalama kararı çıkartılmış. Yakalama kararının gerekçelerinden biri kaçma şüphesidir. Hâlbuki Ali Tatar’ın bir yere kaçtığı ya da kaçacağı yoktur.

Yakalama emrini alan görevliler, hemen harekete geçerler. Günlerden 18 Aralık 2009 ve akşamüstüdür.

Kapının zili, arka arkaya çalar. Ali Tatar evdedir. Kapının zilini çalanların onu yeniden cezaevine tıkmak için yakalamaya gelenler olabileceğini getirmez aklına. Kapıya seğirtir. Kapının gözetleme deliğinden bakınca, gelenlerin Merkez Komutanlığından görevliler olduğunu görür. “Herhalde eksik kalmış bir işlem için geldiler” der içinden.

Kapıyı açar açmaz, öndeki görevli yakalama kararını kendisine tebliğ eder. Ali Tatar şaşkındır, çaresizdir. Tahliye ile her şeyin sona erdiğini düşünmüştür hâlbuki. Çünkü işlediği en ufak bir suç yoktur.

Tahliye edenler suçsuzluğumu anladılar ki beni bıraktılar diye düşünürken, nereden çıkmıştır bu? Birden cezaevi gelir aklına, sonra da suçsuzluğu. “Ne istiyorlar benden, onurumu mu? Onlara onurumu teslim etmeyeceğim” der içinden. Ama ailesine bir şey söylemez.

Ertesi gün yani 19 Aralık günü, bu tarihten 2 yıl sonra o da “Balyoz” kumpasından tutuklanıp Hasdal cezaevine atılacak olan Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanı Koramiral Can Erenoğlu da eve gelir. Ağabeyi, ablası, arkadaşları ve avukatları da evdedir.

Onu cezaevine götürmek için gelen araç kapının önüne yanaşmıştır. Can Erenoğlu ve aile fertleri, Ali için hazırladıkları çantayı da alarak kapıya çıkarlar. Biraz sonra ağabey Ahmet, Ali’yi göremeyince hemen eve yönelir. Bu arada Ali Tatar, çıkanların arkasından gitmemiş, kapının önünden süratle dönerek yatak odasına yönelmiştir. Kararlıdır, Hasdal’a gitmeyecektir. Bu, onun için bir onur meselesi olmuştur artık.

Gitmemenin yolunu da bulmuştur kendince. Beylik tabancasını her zamanki yerinden alır. Sevgili eşi, küçük kızı gelir aklına bir an. “Ama bu hukuksuz tutuklanmayı onurumla oynanmak olarak görüyorum. Onursuz eş, onursuz baba olur mu?” diye düşünür.

Süratle banyoya girer, vakit geçirmeksizin beylik tabancasının ağzına mermiyi sürer ve şakağına dayar. Hayatı bir şerit gibi gözünün önünden geçer. Birden vazgeçmekten korkar, hemen derin bir nefes alır, “hepiniz hoşça kalın” diye bağırır ve tetiği çeker.

***

Ağabeyi Ahmet Tatar şöyle anlatır o anları; “Neden onu alıp inmediler, yalnız bıraktılar diye endişelenerek koşar adım yukarı çıktım. Kapıya ulaşmak üzereyim ’hepiniz hoşça kalın’ cümlesini duyuyorum. Sonra o kahredici silah sesi. Kulaklarımda çınlama… Çığlıklar… Bağırarak banyoya dalıyorum. Duvardan aşağı doğru sıyrılmış, sarılıyorum, kalbinin atışlarını duyuyorum, yaşıyor diye bağırıyorum. (…) ambulansa taşıyoruz. (…)

Hayatımın en uzun yolculuğuna çıkıyorum. Yol bitmiyor. GATA şurası değil miydi? Birileri yolumuzu mu bağlıyor? Ali’yi kayıp mı ediyoruz? Yok olamaz. Eli elimde. Kâbus mu görüyorum? (…) Araç durdu. İki duvarın arkasındayız, kapılar gürültü ile açılıyor. Sedyeye koyuyoruz Ali’yi. İlk cam kapıyı geçerken yere kapaklanıyorum. Ali’yi benden koparıp içeri alıyorlar. Muharrem ayındayız. Ne garip, yüzyıllar önce çöldeki medet haykırışları dökülüyor dudaklarımdan.

Haykırıyorum, ama o gün ulaşmayan medet yine gelmeyecek besbelli. Yine zalimin hançeri iş başında. Yine kanıyor yaramız. (…) Hiç mi dinmeyecek bu ah ediş?”

***

Bir hayat daha komplocuların iftiraları yüzünden bu âlemden göçmüş, bir kadın eşsiz, bir çocuk babasız, bir anne evlatsız kalmıştır. Bu toprağın bir evladı daha yapılanlara dayanamayarak “Onur intiharında” bulunmuştur.

Eşi Nilüfer Hanım şöyle haykıracaktır eşinin ardından; “Hiçbirinde gerçek belge yok! Ali, komplo ile içeri alınmayı yediremedi kendisine. Kına yaksınlar şimdi. Sahte belgelerle suçlayıp onurunu kırdılar. Ergenekon’a şehit verdik yiğidimi. Dün gece rahat uyudun mu Süleyman Pehlivan? Sen kimin adamısın? Amerikanın mı, Fetullah’ın mı? Unutma hesap vereceksin bana!”

Bu kararlılığın karşısında hangi güç durabilir? Birileri, bu içlenişe, bu yürekli haykırışa gülüp geçebilir. Ama zulmün, mutlaka bir gün, yapanları yerle yeksan edebileceğini tarih bize gösteriyor.

Bu olayın sonrasında meclis insan hakları komisyonu üyesi olan bir milletvekili; “Bu Ergenekoncular o kadar tehlikeli ki, talimat aldıklarında kendi canlarına bile rahatlıkla kıyabiliyorlar” şeklinde bir açıklama yapabilmiştir.

Ya medya? Ali Tatar’ı, kimi “konuşmasın diye arkadaşlarınca vurulmuş olabileceği”, kimi “mermiye kafa attığı” gibi kan dondurucu ifadelerle kaleme aldılar.

Savaşılan düşmana bile saygı gösterilir. Ali Tatar’dan bu kadarı bile esirgenmiştir. Bu nasıl bir kindir?

Ali Tatar bu dünyadan göçtü. Katili kimler? Onu öldürenler kimler? Bu satırları okuyanlar bilin ve inanın ki onu ölüme sürükleyenler, bir gün bunun hesabını verecekler!

(Bu satırlar 2012’de yazıldı. 2019 yılında, yani olaydan yaklaşık 7 yıl sonra, Ali Tatar’ı ölüme götüren yakalama kararının alınmasının en önemli sorumlusu, dönemin savcısı Süleyman Pehlivan, Tatar ailesinin müdahilliği kabul edilmeksizin, FETÖ örgüt üyeliğinden 12,5 yıl ceza aldı.)

***

Ali Tatar’ın cenazesinin Cemevinden kaldırılışı birkaç kanalda kısa haber olarak geçmişti. Ali Tatar öğretmen sınıfındandı. Sivil üniversitede okumuş, okulunu bitirdikten sonra sınavlara girerek askeri öğretmen olmaya hak kazanmıştı. Bu anlamda, darbe, suikast türü olaylarla, Ali Tatar’ın bir ilgisinin olması zaten mümkün değildi. Zaten yıllar sonra gıyabında beraat edecekti.

Ali Tatar’ın intiharı, doksan yıl önce, sona yaklaşan Osmanlı Hükümetinin, işgal kuvvetlerinin istekleri doğrultusunda, hukuksuz bir şekilde tutuklayıp, o zamanın Hasdal’ı, Silivri’si olan Bekirağa bölüğüne kapattığı 143 vatansever aydından biri olan Doktor Reşit Bey’in intiharını hatırlattı bana.

O günler, yaşadığımız günlere ne kadar da benziyor?

Tanrı, iki devletin sonunu birbirine benzetmesin!

1 Bu yazı, 2012 yılında kaleme almış olduğum Beşiktaş’ta Sırtlan Pususu isimli kitabımdan derlenmiştir.