Yoksullaştıran büyüme

Yoksullaştıran büyüme

Kalkınma literatüründe dengeli büyüme stratejisi, sadece bir sektörün değil, farklı iktisadi sektörlerin, yani tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin tümünün, aynı anda büyümesinin gerekliliğine işaret eder. Bunun mantığı, özellikle orta ve büyük ölçekte ekonomilerin farklı coğrafi ve toplumsal kesimleri içerecek, ve özellikle de farklı şoklara dayanıklı sürdürülebilir bir ekonomi yaratmaktır. Buna karşın, dengesiz büyüme stratejisi ise lokomotif bir sektörün öncülüğünde, o sektördeki büyümenin diğer sektörlere yayılma etkisiyle kalkınmayı öngörür, ki lokomotif sektör de yüksek teknoloji kullanan sanayi sektörüdür. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitimin yanı sıra tarım, sanayi ve demiryolları yatırımlarına topyekün odaklanış, çok başarılı bir dengeli kalkınma stratejisiydi. Takip eden yıllardaki planlı kalkınma döneminde de, darbeler, siyasi ve iktisadi krizlere rağmen, sanayileşme adımlarına ve altyapı ve ulaşım sektörlerine devam edildi. Fakat 1970’lerin petrol krizi ve enflasyon olgusu, 1980’lerde erken ve ani liberalleşme ve 1990’larda da yanlış özelleştirmelerle eklemlenince, 2000’lere sürdürülemez kamu mali yapısı kaynaklı banka krizi ile girmiş olduk. 

2002-2021 arasında, kalkınma politikaları ve planlama stratejileri, yerini esas olarak AKP’nin siyasi varlığını rejimi değiştirecek kadar sağlamlaştırmayı hedefleyen hızlı büyümeye bıraktı. 2023 hedefine ulaşabilmek, yani “dava”sını gerçekleştirmek için, teslim edelim, AKP gerçekten çok çalıştı. Önce 2002’de önüne konan ev ödevine çalıştı: IMF’nin başarılı bir talebesi olarak, o zaman halen bürokraside olan yetkin bürokratların omuzlarında yükselerek ekonomi reformlarını başarıyla yürüttü. Bir yandan bankalar BDDK ve TMSF aracılığıyla hale yola sokuldu; kamu açıkları kapatıldı; merkez bankası sözü dinlenir önemli bir politika yapıcısı haline geldi; icra-iflas ve rekabet kanunları gelişen piyasa koşullarına uyarlandı. Diğer yandan ise, IMF’nin dünya çapında bilinen ekonomisti Kemal Derviş önderliğindeki program dahilinde, ve hala bitmek bitemeyen, özelleştirmeler yoluyla kamu varlıklarımız bir bir satıldı. Bu satışlar genellikle değerinin altında fiyatlarla yerli-yabancı yatırımcıları ihya ederken, topluma ve ekonomiye verilen uzun vade zararlar hiç gözetilmedi. 

Amaç, emperyalizmin bu söz dinleyen yeni küresel siyasi ortağının, yaratılacak bir finansal ‘elit’ tarafından beslenip büyütülerek 100 yıllık rövanşın alınması; yani Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllarca emek verilerek yıpratılmaya çalışılan tam bağımsız varoluş kolonlarını tümden yıkmaktı. Bu amaçla, kamu ihalaleri mekanizmasıya en hızlı zengin üretecek inşaat sektörünün hedef sektör seçilişi, ve bugün görmek istemeyenlerin bile görmek zorunda kaldığı sonuçları artık herkesin malumu. AKP 2000’lerin başındaki elverişli küresel konjonktürde hedefine doğru başarıyla yol alsa da, yarattığı iktisadi ve kurumsal yapının 2008 sonrası dönemde sürdürülemez ve istikrarsız olduğu artarak gün yüzüne çıktı. 

2011 yılı için girdi-çıktı tablolaları kullanılarak yapılan akademik bir çalışmada, Türkiye’de en çok geri ve ileri sektörel bağlantıları olan üretim sektörleri sırasıyla tekstil; kimya ve ürünleri; madenler ve ürünleri; enerji; taşımacılık ve seyahat olarak tespit edilmiş. Oysa bu sektörlerdeki kamu işletmeleri çoğunlukla kamu zararına özelleştirilip, elde edilen kamu kaynakları da saraylar ve Dolar bazlı kamu garantili inşaat projelerine harcanınca kamu gelirleri azaldı; istihdam yaratacak bir lokomotif sektöre yatırım yapılmamış olduğu için de, işsizlik Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşırken büyüme de yavaşladı; dönemin ortalama büyümesi, 2000’ler öncesindeki enflasyonist ortama rağmen gerçekleşen büyümeyi dahi aşamadı. Çünkü, yaygınlık etkisi en fazla olan imalat ve sanayi sektörleri yanınısıra tarım da ihmal edildi; inşaat lobisi ise kemikleşerek ülke kalkınması önünde ciddi bir engel olarak ortaya çıktı. 

Nobel ödüllü  kalkınma iktisatçısı J. Bhagwati’nin açık bir ekonomide yoksullaştıran büyüme diye adlandırdığı, düşük katma değerli ihracata odaklanma durumunun belki daha da beterini yaşamaktayız: döviz kazandırmadığı gibi, garantiler yoluyla döviz kaybettiren bir iktisadi sektöre odaklanmış akıl almaz bir stratejinin kapanına kısılmış durumdayız. Türkiye’nin beşeri sermayesini geliştirmek ve sanayi altyapısını kapsayıcı bir şekilde genişletmek yerine, hızla yaratılmış ve tüm bürokratik kadrolarda hakim hale getirilmiş bir yeni zengin sınıfın lüksüne, ve gereksiz inşaat projelerine yıllarca sürecek kaynak aktarımının, ülkeyi sosyoekonomik anlamda varabileceği noktadan çok geri bıraktığı, artan enflasyon, işsizlik ve borç oranlarıyla ispatlanmış durumdadır. 

Sonuç olarak, 2000’ler, Türkiye’nin “fırsatlar - kalkınamama” karşılaştırması yapılsa en fazla heba edilen yıllar oldu: ülke, Cumhuriyet ile rövanşa tutuşmuş bir siyasetin bilinçli ya da bilinçsiz politika hezeyanlarıyla, orta gelir tuzağından çıkabileceği fırsat penceresini kullanmak yerine, orta gelir tuzağına daha çok hapsedildi!  

Bu zafiyet ortamından çıkışın ve topyekün kalkınmanın gerçekleşmesinin, tüm kaynaklarımızı halkın çoğunluğuna “rağmen” ve millete “inat”, 100. yıl rövanşını almaya kitlemiş mevcut siyasi ve iktisadi  vizyonla mümkün olmadığı açıktır. Yaratılan inşaat lobisinin yanı sıra, kamuda ve bürokraside baskın hale geldiği tartışılan çeşitli cemaat ve tarikat örgütlenmelerinin, bu iktisadi zafiyet ortamında maddi güçlerini kaybederken agresifleşeceği de beklenir. Yoksullaştıran büyümeden kalkınma için elzem olan topyekün büyümeye geçiş de, ancak sürdürülebilir kalkınma için lokomotif olamayacak inşaat sektörü yerine, yüksek katma değer üretme kapasitesini haiz sektörlere öncelik vermekle ve -- bunun önünde engel oluşturan bu dar çıkar gruplarının zayıflamasıyla mümkün olacaktır. 

Bugün içinde bulunduğumuz bu süreç, çok sancılıdır ve dahi olacaktır. Ancak, diyalektiğin gücü her şeyi aşar... 

Evrim, anti-devrimi yenecektir !

¹ https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/iste-akp-doneminde-satilanlarin-listesi-1084925

² Oralhan, Topcu ve Sarıgül, 2016: http://economice.ulbsibiu.ro/revista.economica/archive/68112oralhan&altayt&sumerli.pdf