Yolun başındayız, bize fedai gerek!

featured

Yılma Başar Korkmaz yazdı…

1930’ların başı…

Toprağa bir fidan diker, yanına da ince bir çıta koyarsınız ki yükselecek ağaç heybetli, açacak çiçek de şatafatlı olsun. Annelerimiz, yaşlılığımızın tatlı üzüntüsünü makasına takarak eskimiş don atletlerimizden bir parça koparır ve o bez parçası ile çıta ve fidanı birbirine bağlar. Hassasiyet ve titreme.

Hassaslık ve titremek ne kadar enteresan. Ama öyle korkudan değil, şefkatin ve yaratıcılığın korkulacak kadar gücünün iliklerine kadar işlediği ana ve babamızdan gelir bu.

Sarı topraklar ayaklarımızın altında eziliyor, dağlar sanki yeniden birbirine çarparak yükseliyor, bacalar hiç olmadığı kadar tütüyor ve gözler ufkun ötesini görebilecek kadar açılıyordu. Gelenler vardı ama gürültüsü büyük, rahatsız edici desen, fizyolojik olarak belki ama manevi olarak insanlık tarihi damarlarınızdan akıyordu.

Yollar aşınıyor ama yürüyerek aşınıyor, yüz binlerin sesiyle aşınıyordu, ışık saçanlar dört bir yandan kalabalık kuruyor ve mevzileniyorlardı. Hani birileri der ya yollar yürümekle aşınmaz diye, işte bizler zihni ve kalbi çolak olmayanlarla, vicdanı kopmayanlarla yürüyoruz. Yavaş olmamızın bir nedeni var efendiler, korkmayınız! Zihni ve kalbi çolak olmayan bizlerin verdiği savaş bizim kolumuzu, bacağımızı, nasırlı ellerimizi, yürümekten derimizin kanını tükürdüğü ayaklarımızı kopardı attı bu kutsal topraklara efendiler, beyefendiler, hanımefendiler, güzel efendiler…

Cumhuriyet deyin efendiler ama öyle düz değil, yumruğunuzu sıkın, içinizi titretin, derin nefes alarak şafağa bakın, ciğerleriniz toprağın kokusunu alsın, ayaklarınız titresin ama korkudan heyecandan ve sanki içinden bir çocuk çıkacakmışçasına gücünü topladığı için. Ama siz böyle diyemezsiniz öyle değil mi güzel efendiler? Cumhuriyet sizin için yalnızca bir pelesenkten ibarettir sanırım, zavallı efendiler.

 Yıl 1922

Atatürk, Konya’dadır. Medeniyet tarihimize önemli bir nişan katan şehrimizin kuşatıldığını görür. Gözleri çakmak çakmak, öfkenin vatan aşkıyla buluştuğu bir rasyonel-romantizm çarpıklığı sanki sonu gelmez bir harmoni yaratmaktaydı. Bağımsızlık güneşimize hızla ilerleyen istiklal gemilerimiz medrese hocaları görünümündekilerine karşı adeta dalgalı bir ummandı… Hoca kılıklı bu zatların talepleri ise medrese öğrencilerinin askere alınmamasıydı, yazık efendiler, yazık. Biraz da Aralov’dan okuyalım o halde Atatürk’ün sözlerini: “Ne o? Yoksa sizin için medrese, Yunanlıları yenmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz! Bu besili delikanlılarınızın askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!” ve trende devam eder: “Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağız. Her şeyden önce onları mali dayanaklardan, vakıflardan yoksun etmek lazım. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların varlık kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.

Yaktığımız ateş, boyunuzu aştı, size biraz fazla mı sıcak oldu, güzel efendiler?..

Açtığımız parantezi kapatmakta fayda var efendiler, konumuz hürriyet, cumhuriyetimiz nişanı olan hürriyet, basın hürriyeti…

1930’ların başı…

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör ve daha nicesi Türkiye Cumhuriyeti’nin programını yazıyorlar, isimleri ise Kadro. Neyin kadrosudur bu? Yüzyıllar boyu köylüyü toprağından eden bir garip soyluları, Toroslarda hürriyetimizi çalanları, kula kulluğu yasa edenleri, insanı pazarlık malı edenleri, ellerimizde sıktığımız yüce toprağı fırlatıp atanları, çöllerin ötesindeki garabeti ilah edinenleri kovan cumhuriyetin kadrosu. Tabi ki efendiler, siz iktidardan hiç düşmezsiniz, bilmez miyiz? Sizin sonsuzluk büyüsüyle lanetlendiğiniz maskeleriniz var, hep değiştirirsiniz. Beklediniz, her an beklediniz cumhuriyetimizin altını dinamitlemek için, an kolladınız! Kadro Dergisi’nin cumhuriyetimizin bekçisi olan CHP’yi eleştirmesine dayanamadınız. Bakınız efendiler, bu savaşçı insanlar sizin gibi insanları CHP’den temizlemek için, bir komployu bertaraf etmek için yazdılar, peki ya siz efendiler, siz?

Atatürk arabasıyla geldi, Yakup Kadri kendisine yöneltilen tehditlerden ve en çok da devrim önderlerinin tutumundan çekinmekteydi. Kapı çaldı ve karşısında Başkomutan Atatürk. Hürriyetin kalemini daha da ufka taşıyarak yılmayan tavrıyla yazılarına devam etmesini, yanlışların belini kırmasını telkin etti, işte Atatürk’ten ve cumhuriyetimizden öğrendiğimiz budur. İşte ışığımız budur!

Topraklarımız efendiler, evet topraklarımız. Buralardan bir yiğit geçti ama izi sonsuzlukla taçlandırılmış olarak kalbimizde ve her gencin zihninde olacaktır. Teşekkür ederiz Hüdayi Öğretmenimiz, varlığınızla ufkumuzu açtınız, sonsuzluğunuzla yolumuz hep ışıklı kalacaktır. Sizin için vereceğimiz mücadele ise payidar kalacaktır.

Efendiler, hanımefendiler, beyefendiler ve güzel efendiler… Rahatınızı bozduğumuz için kusura bakmayınız lütfen ama biliniz ki verdiğimiz rahatsızlığı arayacağınız bir gelecek sizi bekliyor. Yılmaz kalemler Türk Milleti’nin ışığıdır;

Yolun Başındayız, Bize Fedai Gerek!

Yolun başındayız, bize fedai gerek!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

3 Yorum

  1. 1 sene önce

    Bilgilendirici bir yazı olmuş, elinize sağlık, sevgiler

    Cevapla
  2. 1 sene önce

    Derhal bir rehabilitasyon tedavisine başvur. Çevrene ve kendine zarar verme.

    Cevapla
  3. 1 sene önce

    Güzel bir yazı teşekkürler.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!