Yunanistan tarihte tek başına ne yaptı?

Yunanistan tarihte tek başına ne yaptı?

28 Kasım’da Türkiye ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında, ‘Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası’ ile iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen ‘Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’ imzalandı ve sonra da TBMM’de onaylandı.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin uzun zamandır -en azından kamuoyu nezdinde- serinkanlılıkla takip ettiği emperyalist paylaşım planı, atılan bu imzalar ile büyük bir açmaza girmiş oldu. Türkiye oyunu şimdilik bozdu. Şimdilik diyorum çünkü satranç hamleleri sürecektir.

Basında yer alan haberlere göre Yunan Donanması Kurmay Başkanı Amiral Nikos Tsounis, “Her seviyede tüm olasılıklar için hazırlanıyoruz. Kimsenin gelmesini ve bize yardım etmesini beklemeyeceğiz. Ne yaparsak yapalım tek başımıza yapacağız” demiş.

Bu söz beni düşündürdü. Özellikle “Ne yaparsak yapalım tek başımıza yapacağız” sözünün anlamını ve samimiyetini merak ettim.

Yunanistan tarihi boyunca sahip olduğu topraklara ve haklara tek başına yaptığı mücadele sonunda mı kavuştu yoksa destek aldı mı?

Kısa bir özet yapayım.

*  *  *

Yıl 1868. Şu anda Yunanistan’ın egemenlik alanında olan topraklar ve tüm Ege adaları Osmanlı Devleti egemenliğindedir.

Osmanlı–Rus savaşı patlar. Savaş sürerken 1770 yılında Amiral Alexei Orlov komutasındaki Akdeniz’deki Rus Donanması, Mora’nın güney ucundaki Mani Yarımadası’na çıkarak bölgedeki Rum toprak sahiplerini ayaklanmaya teşvik eder.

Sonrasında İngiltere destekli Rus Donanması, Osmanlı Donanmasına karşı 5-7 Temmuz 1770’te Çeşme Baskını’nı gerçekleştirir ve Osmanlı Donanması büyük kayıplar verir.

Daha sonra Mora Yarımadası’nda ilk isyan başlar ancak Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından kısa sürede bastırılır.

Bu dönemde Napolyon Bonapart, Kuzey İtalya, Yedi Ada (Ionya Adaları) ve Dalmaçya kıyılarından bazı toprakları ele geçirmiştir. Bu gelişme ile ilk kez Fransa, Osmanlı Devleti ile karadan komşu olur. Fransızlar çok geçmeden, bölgedeki Hıristiyanları ve bu arada Rumları, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaya teşvik eder.

Ruslar, Türkçe ve Rumca olmak üzere milliyetçilik ve cumhuriyet fikrine dair kitaplar tercüme ettirmek suretiyle Rumları tahrik ederler.

Etnik-i Eterya Cemiyeti de isyanın hazırlayıcısı, yaygınlaştırıcısı ve eylemcisi olur. Özellikle, Rus Çarı’nın manevi başkanlığında faaliyet gösteren cemiyetin amacı; önce Mora’da bağımsız bir Yunan Devleti kurmak ve daha sonra da Orta Yunanistan, Batı Trakya, Selanik, Ege Adaları, Oniki Ada, Girit, Batı Anadolu ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a katmak, nihayet, İstanbul’u ele geçirerek eski Bizans’ı yeniden ihya etmektir.

Osmanlı-Rus savaşı Rusya’nın galibiyeti ile sonuçlanır ve sonrasında 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanır.

Bu antlaşma Osmanlı Devleti’nin içeriden parçalanma sürecinin başlangıcıdır.

Avrupa’da ve Osmanlı’da yaşanan büyük tartışmaların sonucunda 1810’ların sonuna doğru Yunanların isyan etmesi için bütün koşullar oluşur.

Sonunda Avrupa’dan da destek bulan Yunan siyasal önderlerinin kışkırtmalarıyla 25 Mart 1821’de Mora İsyanı patlak verir.

1821-1824 döneminde Osmanlı Devleti bu isyanı kanlı şekilde bastırmaya çalışır.

Bu dönemde özellikle Lord Byron gibi ünlü kişiliklerin bizzat gelerek isyana destek vermeleri, Avrupa’da kamuoyu oluşturulması ve isyana uluslararası maddi ve manevi destek verilmesi etkili olur, isyan Yunan bağımsızlığına doğru yönlenir.

Osmanlı Devleti isyanı bastıramayınca Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım ister. Paşanın oğlu İbrahim Paşa Mora Valisi olarak atanır ve donanmasıyla birlikte 1824 sonlarında Mora’ya gelir. İbrahim Paşa kısa zamanda tüm Mora Yarımadası’nı egemenliği altına alır ve yönetmeye başlar.

Olayların kendi istedikleri yönde gelişmesini sağlamak üzere İngiltere, Fransa ve Rusya 1827‘de isyana doğrudan müdahale etmeye başlar.

Rumlara zulüm yapıldığını öne süren İngiltere ve Rusya 4 Nisan 1827’de St. Petersburg Protokolü’nü imzalayarak Yunanistan’a muhtariyet verilmesi konusunda anlaşırlar.

Bu ittifaka Fransa’nın da katılmasıyla 6 Temmuz 1827’de İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Londra Antlaşması imzalanarak Yunanistan’a bağımsızlık verilmesi kararlaştırılır.

İngiltere, Fransa ve Rusya‘nın birleşerek Yunan bağımsızlığı için etkin girişimlerde bulunmalarını izleyen Osmanlı Devleti içişlerine karışıldığı gerekçesiyle Londra Antlaşmasını tanımaz. Bunun üzerine İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları 20 Ekim 1827‘de Navarin’de Osmanlı-Mısır donanmasını yakar.

Bu olaydan sonra isyan yeniden alevlenir ve İbrahim Paşa Ağustos 1828’te Mora’dan çekilir. Osmanlı Devleti de Mora’daki egemenliğini yitirir.

Navarin Baskını İngiltere, Fransa ve Rusya donanmaları tarafından gerçekleştirilmesine rağmen Osmanlı Devleti baskının sorumlusu olarak Rusya’yı görür ve Rusya’ya savaş ilan eder.

1828-1829 Osmanlı–Rus Savaşı her iki taraf için de yıpratıcı olur. Osmanlılar savaş sırasında toprak kaybeder ve ekonomilerinin de bozulmasıyla 1829’da Edirne Antlaşması koşullarını kabul etmek zorunda kalır.

Edirne Antlaşmasının 10’uncu maddesine göre Yunanistan’a özerklik verilmesi kabul edilir.

Şubat 1830’da imzalanan Londra Antlaşması ile de Yunanistan, anayasal monarşi kurularak, bağımsız bir devlet olarak tanınır.

İngiltere, Rusya ve Fransa Mayıs 1832’de Yunanistan’ın kuzey sınırını Arta-volo hattı olarak belirlerler. Mora ve Attik Yarımadaları da Yunanistan’ın olur.

Bu yarımadaların çevresindeki bütün adalar ile Kuzey Sporadlar, Adalar Denizi’nin ikinci büyük adası Eğriboz (Ağriboz) dâhil olmak üzere, küçüklü büyüklü yüzlerce ada Yunanistan’a bağlanır.

Büyük devletlerin baskıları sonucunda Yunan Devleti’ni tanıyan ve 21 Temmuz 1832 tarihinde de İstanbul’da bir protokol imzalayarak Yunan Devleti’nin istekleri doğrultusunda sınır değişikliğine razı olan Osmanlı Devleti, bu tarihten itibaren yayılmacı bir siyaset takip eden ve büyük devletlerin himayesinde bulunduğu için daima karlı çıkan bir Yunanistan ile meşgul olmak durumunda kalır.

Bu dönemde Girit Adası stratejik konumuyla büyük devletlerin göz önünde bulundurduğu önemli bir noktadır. Bu nedenle başta İngiltere olmak üzere, büyük devletler Girit meselesine yakın ilgi gösterirler.

Yunanistan’ın Osmanlı Devleti aleyhine ilk genişleme ve yayılma siyaseti Girit örneği ile ortaya çıkar. Zira Yunan bağımsız devletinin ortaya çıkmasından sonra Yunanistan’a bağlanmadığını gören Girit Rumları isyana kalkışırlar ve bu isyan, fasılalarla uzun bir süre devam eder. Fakat her defasında bastırılır.

1864 yılında Girit’te büyük isyan çıkar. Toplanan meclis Yunan Kralı I. Yorgi adına bir hükümet kurar ve isyan uluslararası bir boyut kazanır.

1885 yılında Yunanistan, Osmanlı Devleti’nden Girit, Epir ve Makedonya’yı ister. Ancak Fransa dışında hiçbir devlete bu isteğini kabul ettiremez.

20 Ocak 1889 tarihinde Paris’te toplanan bir konferans Girit’in yine Osmanlı Devleti’nde kalmasına karar verir.

1895 yılında Girit nedeniyle Türk-Yunan ilişkileri gerginleşir ve gelişen olaylar Osmanlı Devleti ve Yunanistan’ı bir savaşa doğru sürükler.

1897 yılında beklenen olur ve Osmanlı-Yunan savaşı patlak verir. Bu savaş Osmanlı Devleti’nin kendi başına girdiği ve zaferle noktaladığı son savaş olur.

1897 Osmanlı-Yunan savaşı sonunda kazanılan askeri başarı ile elde edilen siyasi kazanç arasında Osmanlı Devleti aleyhine son derece olumsuz bir görünüm ortaya çıkar. Bu da Yunanları alabildiğince şımartır.

Başta İngiltere olmak üzere büyük devletlerin himayesinde olan ve böylesine büyük bir yenilgiyi hemen hiç kayıp vermeden atlatan Yunanistan, savaştan sonra da boş durmaz ve Balkanlar’da yayılma siyasetine hız verir.

1912-1913 yılları arasında gerçekleşen Balkan Savaşları Osmanlı ordularının yenilgisi ile sonuçlanır.

Bunu bir fırsat olarak değerlendiren ve Osmanlı Devleti’nden daha güçlü bir deniz kuvvetine sahip olan Yunanistan, başta Trakya ve Boğazönü Adaları olmak üzere Ege Adaları’nı işgal etmeye karar verir ve Yunan Donanması 21 Ekim 1912’de Limni’yi savaşsız teslim alır.

Yunanistan’ın, Limni Adası’nın ardından on gün sonra 31 Ekim’de Gökçeada, Taşoz ve Bozbaba, ertesi gün Semadirek ve 7 Kasım’da Bozcaada’yı ele geçirmesiyle Trakya ve Boğazönü Adaları fiilen Osmanlı Devleti egemenliğinden çıkar.

Aynı dönemde, Saruhan Adaları’ndan İpsara 4 Kasım’da, Ahikerya 14 Kasım’da, Sakız 3 Aralık’ta ve Midilli ise 20 Aralık’ta Yunanların eline geçer.

Balkan Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 3 Aralık 1912’de imzalanan Çatalca Mütarekesinden sonra barış görüşmeleri için Londra’da toplanan, Saint James ve Süfera (Büyükelçiler) Konferanslarının çıkmaza girmesi üzerine Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya Macaristan, Rusya ve İtalya yani “altı büyük devlet“in arabuluculuğunu kabul eder.

Osmanlı Devleti’nin, Midye-Enez hattının sınır kabul edilmesi ve Ege Adaları konusunun Büyük Devletlere havale edilmesi şartlarını kabul etmesiyle Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri arasında 30 Mayıs 1913’te Londra Antlaşması imzalanır.

Bu antlaşma ile Selanik, Makedonya, Taşoz ve Girit üzerindeki tüm haklarından vazgeçen Osmanlı Devleti, diğer adaların geleceğini tayin hakkını ise “Büyük Devletler”e bırakır.

Yunanistan’la 14 Kasım 1913’te imzalanan Atina Antlaşması ile taraflar 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın hükümlerine uymayı taahhüt ederler.

Altı büyük devlet, Ege Adaları konusundaki ortak kararlarını 14 Şubat 1914’te de Osmanlı Devleti’ne bir nota ile bildirir.

Buna göre, Gökçeada, Bozcaada ve Meis Adası haricinde, 13 Şubat 1914’te Yunan işgali altında bulunan adaların, Yunanistan’a verilmesi kararlaştırılır.

Meselenin bu şekilde çözümlenmesini istemeyen Osmanlı Devleti, Büyük Devletler aracılığıyla çözüm aramak yerine artık adalar konusunda doğrudan Yunanistan ile ikili görüşmeler yapmaya çalışır. Ancak, I. Dünya Savaşının başlamasıyla bu çalışmalar sonuçsuz kalır, savaş boyunca adalardaki İtalyan ve Yunan işgali devam eder.

Osmanlı Devleti Balkan Harbi şaşkınlığını üzerinden atamadan kendini I. Dünya Harbi’nin içinde bulur.

  1. Dünya Harbi imzalanan Mondros Mütarekesi ile son bulur ve İtilaf Devletleri mağlup olan diğer devletler ile birlikte Osmanlı Devleti’ne kabul ettireceği barış şartlarını tespit etmek üzere Paris Barış Konferansı’nı toplar.

30 Aralık 1918 tarihinde “Paris Barış Konferansı Huzurunda Yunanistan” adlı bir memorandumla Yunan isteklerini dile getiren Venizelos; Meis Adası-Marmara çizgisinin batısında kalan Anadolu’nun ve tabii ki Ege adalarının Yunanistan’a bırakılmasını ister.

Ayrıca, Meriç çizgisinden İstanbul’a kadar Trakya’yı talep eden Venizelos, İstanbul ve çevresi için kurulacak olan uluslararası statüye razı olacağını belirtirken de İngiltere’yi gücendirmemeye özen gösterir. Meis Adası ve Oniki Ada için İtalyanlarla mücadeleden çekinmeyen Yunan Başbakanı siyasal bir taktik gereği Kıbrıs ile ilgili bir talepte bulunmaz.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından yaklaşık iki yıl sonra Osmanlı Devleti Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de Sèvres (Sevr) Antlaşması imzalanır.

Bu antlaşma ile İç Anadolu’da küçük bir toprak parçası Türklere bırakılır, Ege adaları da dâhil olmak üzere diğer yerler işgal devletleri tarafından paylaşılır.

Ancak bu işgalleri kabul etmeyen Türk Milleti, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Millî Mücadele’yi başlatır ve Millî İrade’nin temsil edildiği Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklal Savaşı yürütülür. Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı tanımadığını ve bu antlaşmayı imzalayanlarla, kabul edenlerin hain olduğunu ilan eder.

Türk Ulusu, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Dünya tarihinde emperyalizme karşı verilen bu örnek mücadeleden başarı ile çıkar.

Lozan Antlaşması ile bağımsızlığı ve toprakları tanınan Türkiye Cumhuriyeti yaralarını sarmaya başlar. Kuruluş yıllarında elindeki olanaklarla dünyanın en güçlü ülkelerine rağmen kazanılan başarı elbette bazı eksikliklerle sonuçlandırılmıştır. Türkiye 1923‘te elde ettiği sonuçtaki jeopolitik eksikliklerini tamamlamayı ve ülkenin kalıcı güvenliğini sağlamaya kararlıdır.

Bu kapsamda Türk Boğazları’nın da egemenliğinin devralınması çok önemlidir. Genç Türk Cumhuriyeti bu konuda da titizlik gösterir ve 20 Temmuz 1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘ni imzalayarak, Türk Boğazları bölgesinde de egemenliğini yeniden sağlar.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundaki jeopolitik eksikliklerini tamamlarken II. Dünya Savaşı başlar.

Türkiye bu savaşa girmez. Savaşın sonunda oluşan yeni dengelere uygun olarak 10 Şubat 1947’de imzalanan Paris Antlaşması ile Oniki Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakılır. Yani bir anlamda Yunanistan’ın kuruluşundan beri istediği topraklar fırsat bulundukça kendisine batılı müttefikleri tarafından takdim edilir.

  1. Dünya Savaşı’ndan sonraki 1965-1974 arası Türkiye’nin Kıbrıs Adası ile yoğun ilgilendiği yıllar olur. Yunanların, geleneksel yayılmacı politikalarına uygun olarak Kıbrıs Adası’nı ilhak etme girişimlerine karşı Türkiye garantörlük yetkilerini kullanarak 1974 yılında adaya müdahale eder.

Kuruluşundan itibaren çağdaş ve güçlü bir ülke olma yolunda ilerleyen Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş Savaşı sonrasında jeopolitik eksikliklerini Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Hatay’ın anavatana katılması, Kıbrıs Barış Harekâtı gibi hamlelerle, hem de güçlü batı devletlerinin iradelerinin hilafına tamamlar.

Kıbrıs müdahalesi sonrası batının tepkileri örtülü bir savaş halini alır. Türkiye’ye ambargo başlatılır, Ermeni ve PKK terörü yaratılır. Yunanistan ise asıl büyük hedefine ulaşmak için bu savaşın içinde ve her aşamasında Türkiye’ye karşı yer alır. Bu kapsamda Ege’de egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar üzerinde hak iddia eder.

*  *  *  

Yunanistan bağımsızlığını elde etmek dâhil bütün kazanımlarını tarih boyunca başka devletlerin desteği ve verdikleri görevler olmadan başaramamıştır.

Yunanistan’ın sadece bizimle ilgili tarihini özetlerken kaç kez Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya Macaristan ve İtalya devletlerinin adını yazdığım dikkat çekicidir.

Yunan Donanması Kurmay Başkanı Amiral Nikos Tsounis acaba ne düşünerek tek başımıza yapacağız demiş olabilir? Tarihlerinde bunun bir örneği yok gibi. Enosis kapsamında Kıbrıs’ı işgal denemelerinin sonuçlarını da, Kardak Krizi’ni de unutmuş olamaz. İçimden bir ses bana Amiralin aslında tam tersi bir talepte bulunduğunu söylüyor. Yani sanki şöyle bir çağrı yapıyor amiral; “Ey ülkemin doğuşuna karar veren ve bugünlere gelmemizi sağlayan emperyalist devletler! Yine size ihtiyacımız var. Yoksa biz tek başımıza bu büyük emperyalist planı asla gerçekleştiremeyiz.”

Türkiye yıllardır güneydoğusunda terör grupları ve kukla devletçiklerle uğraştırılarak meşgul edilmekte, özellikle Doğu Akdeniz’de paylaşımın dışında tutulmak istenmekte ve gelecekte çok daha büyük sorunlar doğuracak gelişmelerin zemini hazırlanmaktadır.

Bu konuda geliştirdiğimiz ulusal bilincimiz ve denizcilik alanındaki güçlenişimiz bu oyunu mutlaka bozacaktır.

Türkiye yaşadıklarından ders alacak, jeopolitik gerçekler temelinde doğruyu mutlaka bulacak ve Atatürk’ün aydınlık rotasında ilerleyecektir.

Sevgiyle kalın.

KAYNAKÇA

Cem Gürdeniz / Mavi Uygarlık / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2015

Cem Gürdeniz / Hedefteki Donanma / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2013

Fahri Belen / XX Yüzyılda Osmanlı Devleti / Remzi Kitabevi / 1973

Fuat İnce / Lozan Barış Antlaşması ve Ege Adaları / AÜ Atatürk Yolu Dergisi / 2013

Hakan Cem Işıklar / Ege’de Casus Belli / Ümit Yayıncılık / 2005

Jacques Attali / Denizin Tarihi / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2018

Levent Tonyalı / Türk Deniz Harp Tarihi Atlası / Derleyen Gökhan Atmaca /  Pandora Kitabevi / 2008

Dr. Mesut Aydın / Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları / Makale

Türk Denizcilik Tarihi / Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Yayımı / 2009