Yunus Emre şiirlerinde hümanizma... Hümanist Filozof

Şahin Filiz yazdı...

Yunus Emre şiirlerinde hümanizma... Hümanist Filozof

Yunus Emre, Türk Hümanizması’nı şiirleriyle kuran bir filozoftur. Onu salt bir şair olarak tanımlamak ve anlamaya çalışmak yetersiz bir yaklaşımdır. Genellikle bu yaklaşım gelenekselleştiği için Yunus yeterince anlaşılamamaktadır. Antik Yunan felsefesi ve özellikle İslam felsefesi Yunus’u besleyen temel kaynaklardır. Yunan düşüncesinden Platon, Ammanios Saccas, Plotinus, Porphyrius, Iamblikos, Hırsitiyan düşüncesinden Proclus, Simplicus, Pseudo-Dionysios, Thomas Aquinas, İslam düşüncesinden Kindi, Farabi, İbn Sina, Muhyiddin ibn Arabi, Mevlana ve Yahudi düşüncesinden Solomon ibn Gabirol ve Maimonides’i (Demir, 2020: 66) bilmeden, Yunus’u, şiirlerine bakarak ve onu bir şaire indirgeyerek anlamak zordur.

Yunus metinleri, “vahdet-i vücud öğretisi”nin, ontolojik, epistemolojik ve etik bütün ilkelerini içerdiğine ve derin bir düşünüre yakışan bir üslupla aktardığına göre, Yunus kuşkusuz bir filozoftur ve bu açıdan bakıldığında, daha XIII. Yüzyılda Arapça’nın etkisi altında Türk felsefe dilini kurduğu (Demir, 2020: 75) göz önüne alındığında filozof olduğunu kabul etmemizin önünde bir engel kalmayacaktır.

YERYÜZÜ VE İNSANLIK

Yunus felsefesinde ruh-beden varoluşsal bir bütünlüğün ifadesidir. İnsan kişi olarak bu bütünlükte ortaya çıkar.

Beden-ruh ayırımı Descartes’ten itibaren keskin bir şekle bürünür. Oysa hümanist felsefede insan bütünlüğünü anlatmak için bu ayırım verimli değildir. Çünkü kişi bedeninin sahibidir ve bedeniyle bir bütündür. (Namal, 2018: 163-184). Her insan kişi olarak kendine maliktir. John Locke, “Kişi akla ve muhakemeye sahip  ve kendisini farklı zaman ve farklı yerlerde aynı şekilde düşünen, bir insan olarak algılayabilen, entelektüel bir varlıktır”  der. (Akt. Namal, 2018:163-184). 

1070’de Hakk’a yürüyen Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de, paidea, humanitas, adab, insaniyet kavramlarının Türkçe’deki karşılığı olarak “kişilik” kavramını işler. Paidea, yani “kut”, Kutadgu Bilig’de herkesin eğitimle elde edebileceği bir özelliktir. (Öztürk, “Kutadgu Bilig’de Hümanizm”, bilgipedia.org/kutadgu-biligde-humanizm/ (Erişim Tarihi: 11.01.2021)

Kutadgu Bilig’de açıkça tanık olduğumuz adabın karşılığı olan kut ve kişi, Türk Hümanizmi’nin çekirdeği niteliğindedir. Yunus Emre şiirlerinde daha genel ve sistemli bir hümanizma ortaya koymaktadır.

Yunus Emre, birçok şiirinde evrendeki bütün insanlara seslenir:

Erenler bunakalmadı, vardı yolunda durmadı

Hakk’ı gerçek sevenlere cümle alem kardaş gelir

Yetmiş iki millete kurban ol, aşık isen

Anın için maşuka cümle millette bile.

“Allah” sözcüğü yerine Hakk’ı kullanması, hiçbir dini ayırt etmediğini gösterir. Dahası herhangi bir dine göndermede bulunmadan, bütün insanları Hakk’a, yani gerçeğe çağırmaktadır. İnsanları birbirinden ayıran şey, gerçeği hakikati anlamamak ve gereği gibi onu sevmemektir. Bu sorun, yeryüzündeki insanları parçalara bölen bir yanılsamadan kaynaklanır.

Yunus‘a göre tüm yeryüzü insanların ortak yaşam alanıdır. Herkes istisnasız bu yeryüzünün mukimidir. Rızık, her insanın hakkıdır. Kavim varsa, insanların hepsi Yunus’un kavmidir. Ayrı ayrı kavimler yoktur. İnsanlar arasındaki farklılıklar, onları tek bir kalıba sokmaya uygun değildir. İnsan toplulukları doğaları gereği karmaşık ve gizem doludur. Bu karmaşıklık, bizim hepsini aynı evrende ve aynı ailenin üyeleri olarak görmemize engel değildir.  Çünkü toplumları oluşturan insan tekleri karmaşıktır;  gerçeği anladıkları takdirde birlikte yaşayabilirler:

Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur

Bir dem gelir şadi olur, bir dem gelir giryan olur

Bir dem sanırsın kış gibi, şol zemheri oluş gibi

Bir dem beşaretten doğar, hoş bir bağ ile bostan olur”

…….

Bir dem döner Cebrail’e, rahmet saçar her mahfile

Bir dem gelir gümrah olur, miskin Yunus hayran olur. (Demir, 2020: 29)

Kısaltarak aldığım bu şiirinde Yunus “gönül”ün bin bir türlü hallerinden söz eder. Gönül, “kişi”yi temsil eder. O hiçbir zaman sınırları belli, tanımlanabilir ve tüm gizleri keşfedilebilir bir araç değildir. Hümanist bakış Yunus’un bu şiirinde insanı, kişiyi ve onun karmaşık doğasını ele verir. Kişiyi temsil eden gönül bir zaman şaşırır, bir zaman üzülür. Her mevsimin rengine bürünür. Bazen dili lal olur, bazen dilinden inciler döker. Bazen İsa gibi ölüleri diriltir, ama zaman olur, Firavun ve Haman gibi şişinmenin sultanına dönüşür. Gün olur, cehalet denizinde boğulur, bir başka gün, bakarsın Calinus ve Lokman olur.

Bu tespitler, insanın karmaşık bir varlık olduğunu kısa ve öz bir şekilde ortaya koyar. Gönül, uyumsuz ve belirsiz insanın tercümanıdır. Uyumsuzluğu, doğanın doğal bir parçası olmaması; doğaya yabancı bir varlık yapısına sahip olmasından kaynaklanır. Her yere uyum sağlar ama hiçbir yere kendiliğinden uyumlu hale gelmez. Belirsizlik ve uyumsuzluk, bu yönleriyle canlılara göre onu, yaşama sorunuyla karşı karşıya getirir. Yaşamak insan için başlıca bir sorundur. Bu sorunu belirsizliğine ve uyumsuzluğuna bağlı olarak, özgürlükle aşmaya hazırdır. O böyle olduğu için özgür olmaya mahkûmdur.

Cebrail olup rahmet saçacak bir güce, engin bir rahmete sahiptir. Ama bir zaman da yolunu şaşıracağı tutar. Rahmet saçmakla yolunu şaşırmak, Aristoteles’in söylediği gibi, altın ortanın iki ucunu anlatır. Yunus tam bu noktada insanın karmaşık, belirsiz ve uyumsuz bir varlık  olduğunu vurgulayarak iki uç arasında onun özgürlüğe mahkum olduğunu anlatmak ister. Onun insan felsefesi, insanın ne olduğunu keşfetmeyi değil, ne denli karmaşık ve uyumsuz bir varlık olduğunu anlamayı hedefler. Cebrail olur, şaşkınlıktan özgürleşir; yoldan şaşarak da Cebrail olmaktan özgürleşir.

Hümanizmin eğitilmiş, nitelikli ve entelektüel bireyi, bir uçtan diğer uca özgürce hareket edebilen özgüven sahibi kişisi bu şiirlerde yalın bir dille betimlenir.

BİREYSELLİK, BİREYSEL DİNDARLIK

Sufilere sohbet gerek, Ahilere ahret gerek

Mecnunlara Leyla gerek, bana seni gerek seni

Ne Talmud’a  yer eyledim, ne Uçmak’ta köşk bağladım

Senin için çok ağladım, bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri, bir ev ile birkaç huri

İsteyene vergil onu, bana seni gerek seni. (Tatçı,1990:383-384)

Yunus Emre bu şiirinde her topluluğun Tanrı’dan veya Hakk’tan bir isteği olduğunu belirtir. Bu ise, herkesin isteğine göre bir Tanrı tasavvuru geliştirdiği anlamına gelir. Bu farklı algıların ve tasavvurların oluşturduğu Hakk, görünüşte tek olsa da, esasen çeşit çeşittir ve her grubun isteğine göre zihinlerinde gizli bir Tanrı tasavvuru vardır. Üstelik onlar, kendileri ile Hakk’ın arasına taleplerini koymuşlar; Hakk’ı, kendi talepleri prizmasından algılamaktadırlar. İsteyen kendileri olsa da, gerçekte isteğin kendisi istemektedir. İstek, beklenti “kendi varlık olarak Hakk’ı” değil, beklentinin karşılanması bağlamında Hakk’ı resmetmektedir. Oysa bu bireysel bir tutum değil, bireyin azim ve iradesine ipotek koyan dışsal engeller ve nedenler kümesidir. Yunus “bana seni gerek seni” diyerek Tanrı ile ilişkisinin arasında her türlü beklenti ve isteğin engel teşkil etmesinin yolunu önceden kapatır. İstek yalnız O’na olan aşktır; sevgi ve bağlılıktır. Tanrı’ya, Hakk’a duyulan karşılıksız beklentisiz bu sevgi, tıpkı kaynağının aşkınlığı ve sonsuzluğu gibi, Yunus’un tüm insanlara yönelttiği evrensel sevgidir. Başka bir deyişle Yunus, evrensel insan sevgisindeki karşılıksız, hesapsız, garazsız tutumunu Tanrı’ya duyduğu bu koşulsuz sevgiden devşirmektedir.

Birey olmak ve bireyselleşmek, önce sevgiyle başlar. Sevgisine paha biçen; onu beklediği karşılıkla tartan bir insan, özgür, özgüvenli birey olamaz. Bilinçli, iradeli, azimli ve yararlı bir insan da değildir. Oysa Yunus’un bireyi, nasıl kendi kendini inşa ediyorsa Tanrı ile ilişkisini de aynı şekilde gerçekleştirir. Tanrı ile birey arasında hiçbir dini bürokrasiye ihtiyaç yoktur. Türk sufiliği Tanrı ile kişi olmuş insan arasındaki her türlü aracıyı, beklentinin fani bir izdüşümü sayar. Yunus bu şiiriyle bu varoluşunu kendisi inşa eden kişiyi açıklar. Bu ise insan ve insani değerleri özetleyen inşadır. Gel-gitler değerler alanında meydana gelmektedir.

Trajik olana felsefi antropoloji açısından yaklaştığımızda, hem Max Scheler hem de Takiyettin Mengüşoğlu için trajiğin,felsefenin en temel konularından biri olan insan-değer “ilişkisi” bağlamında ortaya çıktığını görürüz. (Coşkun, 2020: 30). Yunus da trajikliği insan-değer bağlamında işler. Yaşadığı dönemdeki toplumsal çöküşü betimlemek için dolaylı bir anlatıma başvurmakta “saçmalığa indirgeme yöntemi”ni kullanmaktadır. Moğol istilaları ve iç savaşlar yüzünden Anadolu’da siyasal yapı bozulmuş ve toplumsal düzen dağılmıştır; “yüce değerler”in de anlamını yitirdiği böyle bir dönemde Ulema-i Rüsum’un dayattığı din algısı da sorunları çözmeye yetmemiştir. (Demir, 2020: 43). İnsan-değer ilişkisi bu buhranlı yüzyılda sarsılmıştır.

Yunus Emre, Hakk’tan başka hiç kimseyi hiçbir şeyi yüceltmez. 300 yıl sonra gelen “Deliliğe Övgü”nün yazarı Erasmus Desiderius bir yandan Yunan-Latin Hümanizmi’ne yönelirken diğer yandan Hıristiyan Hümanizmi’ne, İncil’deki hümanizme gönderme yapar. Hümanizmin prensi, eskilerin insan anlayışında üstün insan modeli olarak İsa’yı bulur.(Russ, 2011:114).  Değer bunalımını aşmanın yolu Yunus’a göre, Tanrı’nın aynası olan insanın gönlünden başka bir şeyin peşine düşmemektir. Yunus yüzyıllar önce değerler konusunda Kant’ın “kategorik imperatifi”ni kurar. Kategorik imperatif, koşulsuz buyruktur. “Öyle davran ki herkes için genel-geçer maksim olsun” ifadesiyle Kant, Yunus’un değer-insan ilişkisi yaklaşımını adeta özetlemiştir. 

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaradılmışı severiz

Yaradan’dan ötürü. (Kudret, 2017: 23)

Bu şiirde Yunus,  Platon felsefesini bir dörtlükte yalın bir Türkçe ile özetlemiştir. Platon erdem ile bilgiyi bir sayar. Ona göre erdemsiz bilgi ya da bilgisiz erdem olmaz. Yunus da, tüm yaratılanları sevmenin “okumak”la, bilgilenmekle mümkün olduğunu bu dizelerde açıklar. “Elif” okumak ve yaradılanı sevmek, sırasıyla bilgiyi ve etik bir kuralı anlatır. Bunu yapabilmenin en esaslı şartı, kendini bilmektir.

Devam edecek.