Zihnimize çakılı Cumhuriyet... Ahlak yolculukları

Nihat Genç yazdı...

Zihnimize çakılı Cumhuriyet... Ahlak yolculukları

BİR

İsrail'den insanlık dışı dehşet verici sahneler izliyoruz, okumuş, kültürlü, zengin ve teknolojik olarak çok üstün İsrailliler Filistinliler öldükçe rock konseri atmosferi gibi çılgınca zıplayıp dans eğlence tezahürat yapıyorlar! Okumuşluk ve zenginlik insanlık ve vicdan sahibi olmaya hiç yetmiyor!

Bu denli gaddar ve merhametsizlik ve insanlık duyguları sıfır nasıl olabiliyor! Çünkü sosyal karışma ve sosyal erime sıfır, yani İsrailliler başkalarıyla evlenmiyor!

Mesela içiçe yaşayıp en az evlenme oranı Amerikalı siyah kızlarla beyaz erkekler arasında ve bu çok zayıf sosyal karışmanın sonucu dahi iç savaşa varan çok sert dışlayıcı nefret duygularıyla ortaya çıkıyor.

Sosyal erime olmadıkça nefret yabancılaşma öfke, kin, husumet, tahammülsüzlük, ne okumuşluk ne zenginlik tanıyor ve bu yontulmamış vahşet sokak ve caddelerimizde birbirimizi öldürmek için fırsat kolluyor!

Dünyada sosyal karışmanın en yüksek olduğu yer Anadolu'dur, atalarınıza ve kültürünüze dua edin!

İKİ

Polinezya ve Malenazya karadan onbinlerce mil uzaklıkta okyanusun ortasında adalar topluluğu.

Bu insanlar ilkel sal ve kayıklarla bu uçsuz bucaksız denizlere nasıl geldi ve ellerinde pusula gibi navigasyon araçları olmadan adalar ya da karalar arasındaki binlerce-onbinlerce millik yollarda yönlerini onbinlerce yıl nasıl bulabildiler?

Denizciler, bilimadamları, antropolog, etnograflar işte bu büyük soruyu dert edindi, yön bulan pusula yok, derinlik bulan iskandil yok, rüzgar yönü bulan rüzgargülü yok, yani eski-yeni denizcilerin kullandığı hiç bir yön bulma aleti yok, peki, onbinlerce mil uzaklığı okyanus ortasında nasıl bulup vızır vızır gidip geliyorlardı.

'Yol Bilenler: Kadim Bilgelik' kitabında anlatılıyor; bilimadamları 1970'li yıllarda Polinezya'da bir ada yerlisini kayığa bindiriyor ve onbinlerce mil ötedeki adaları gidip bulmasını istiyorlar.

Bir değil bir çok defa deneniyor ve Polinezya yerlisi her defasında on bin mil ötedeki bir küçük adayı günlerce seyahat sonrası elinde bir navigasyon aleti olmadan bulabiliyor!

Diyeceksiniz ki çok eski kadim denizcilik bilgileridir, rüzgar, bulut, yıldızlar, dalgalar, vs. yön bulmak için faydalanacağı çok şey var.

Olabilir, ama, yine de bir mucize, inanılır gibi değil.

Ve bilim adamları yolculuk anında başka birşey farketmiş.

Günlerce süren yolculukta ilkel denizcinin hiç uyumadığına şahit olmuşlar, gözlerini hiç kapatmıyor.

Gözünü hiç kapatmadan denize ufuklara bakıyor.

Ve bir şaman gibi sanki kendinden geçmiş gibi, yani ilkel denizci, sanki hiç bir ses ve işareti kaçırmak istemiyor, hep ayakta ve uyanık ve dümenin başında!

Bilimadamları dayanamaz Polinezya yerlisine 'mucizenin' sırrını sorarlar!

Bu 'kadim bilginin' esası nedir?

Yerli şöyle cevap verir:

'Adanızın yerini zihninize koyacak ve yolculuk boyu gözlerini hiç kapamayıp gözünüzü asla yoldan ayırmayacak yani adayı zihninizden bir an olsun hiç çıkartmayacaksınız.'

Evet, zifiri karanlık geceler üstelik fırtınada kalıyor, dalgalar kayığın boyunu aşıyor, ters akıntılara kapılıyor, rüzgarlarda sürükleniyor ve ama, zihnine koyduğu adanın yeri hiç kaybolmasın diye, gözünü kırpmadan yola devam ediyor!

Tamı tamına benim hikayem!

ÜÇ

Evimiz yalıdaydı, o çocuk yıllarında ufuklar evimizin içindeydi. Dayılar amcalar sıradağlar gibi teyzeler büyük gemiler gibiydi. Annem deniz gibi. Ablalarım nehir. Babam yanardağ. Küçük yeğenlerim çiçek. Arkadaşlarımla sallanan kayıklar içindeydik. Bir kaç tavuğumuz vardı bakkaldan yumurta almazdık, komşumuzun ineği vardı süte para vermezdik. Dutları, erikleri, kirazları, elmaları, karayemişleri, hurmaları izin almadan koparır yerdik. Hobi olarak değil karın doyurmak için hergün olta atıp balığı anneme yetiştirirdik. İri bir kefal bulamazsak bir aile yine patates yine makarna. Top oynamaktan hışırımız çıkar yorgunluktan hasır kilim üstünde uyuyakalırdım. Bakır mangal ateşi sacayağı üstünde balık varsa ne büyük sevinç. Kızarmış yanmış ısırık tadı zevkli olsun diye patatesleri mangal külüne olmadı haşlanmış patatesleri tuza gömerdik, o ağır haşlanmış patatesler midemize taş gibi otururdu, manavın önünde meyve kasaları ve en ortada kocaman armutlar olurdu.

Armutların en üstünde sulu sulu pembeden mora dönüşen ciğerlenmiş en olmuşu çok fiyakalı otururdu.

Parmaklarım yana kızara patatesi yerken armutu kasasından çakal gibi kapıp parçalaya parçalaya sulu sulu diş geçirdiğimi hayal ederdim.

Hayaller kışkırtırdı, bir plan kurulurdu içimde, manavın önünden koşarak armutu kap ve arkana bakmadan kaç!

Armut hayatın başka bir kategorisine giriyor. Armutu düşününce ne mahalle maçı ne patlayan top ne karın açlığı, nedense uykuya çok hızlı çok kolay giriyordum, ne büyük futbolcu ne artist olmak, sulu sulu o armudu boğula boğula yemekten kendimi kurtaramıyordum, kasanın en üstüne baş köşeye tahtına kurulmuş pembe etli yanaklı armut, yetsin be, biz de can taşıyoruz her akşam ağzımın suyunu akıtıyor, çok çekici çok tahrik edici ama ona ulaşmak zehir ve çaresizlik katıyordu tadına!

Sert rüzgarlar evin kırık camlarını zangır zangır sallıyor, korka korka battaniye altında soğuktan üşüyen ellerim titreye yanmış patatesin kabuklarını yine bir hırsla soyuyor ısınıyor, bilmem neden aklıma otomatiğe bağlanmış gibi yine armut geliyor!

Armutu hayal edince gece mis gibi uyku sabah pırıl pırıl güneş camlarda ne güzel oynuyor.

Bugünkü bilgilerimle anlıyorum ki armutun kendisi değil, kurulan hayal, patatesi ve simgelediği o yoksulluğu sindirmeme, yardımcı oluyor.

Dayak yesem, sınıfta kalsam, aç kalsam, hep o manavın önündeki armutun hayali, o hayalde saklı sıcacıklık, sanki odamı ve bedenimi büyültüyor daha dayanıklı çelikten yapıyor!

Tadı ağzımı değil zihnimi kudurganlaştırdıkça sanki filmler maceralar içinde tehlikeli hikayelere dalıp sanki kapmalı aşırmalı filmler çekip içim rahat ediyor!

O hayal içinde, hayalden olsun hayata bir ısırığımız olurdu, havalarda yokluğun acısını kaybettiren seni havalara uçuran bir yükseklik olurdu, hayalden başka gübremimiz yemimiz yoktu.

Yani bilirim çiçeklerin ne düşündüğünü.

O yıllardan kalbimize demir atmış işte bu yorgun gemi.

Kimsenin takdirine ihtiyacı yok hiç sönmeyen kendini hiç gizleyemeyen o ateşin güzelliği! En güzel mısrasını arıyor hala, açmayan bir çiçek çocukluğumuz. Kordan kömüre ama eğilmemiş diz çökmemiş kimseye yük olmamış, en güçsüzüydü otların çalıların insanların söz dinlemez çocukluğumuz. Hayal etme sanatı Tanrı'nın korumasındaydı, kimse dokunamaz. Kıyısı olmayan denizler aşılamayan dalgalar kimse sınır koyamaz, aklıma ve çiğ hayata meydan okur, ah bir başlamayayım, kalbim denizler içinde saklanmış ormanlar gibi kabarır.

Kafa kafaya vermesin dağ ile bulut, bir ateş basar, yüksekler içimde şarkılara dönüşür. Denizin rengi akşam serinliğiyle kararır, semalardan önüme birden sevgilim düşer!

Dalgalar köpüğünü hayallerimle aynı kalıba döker, daldıkça yılan gömleğimi değiştiririm tek başıma sahilde, ufka daldıkça delilik basar, üstümü başımı çıkartır dalgaların üstünde ve ritminde uzun uzun kendimi kumanda edemem, yüzüme kara çalan serin rüzgarlar, ufka açıldıkça ince bir yel gözlerimi acıtarak karartır!

Şaka değil, gerçek, ne zaman önünden geçsem bir manavın yine saldırısı başlar o eski armutların! Aşırmak, kaçırmak, ele geçirmek, koynuna saklamak, hırsız gibi yakayı ele vermek çok utandırıyor, düşünmek dahi istemiyorum, ama neden o armutu aşırma planından kendimi alıkoyamıyorum, artık büyüdüm param da var, neden hala o bitmeyen aşırma-kapma-çalma isteği, aradan tam elli sene geçmiş, akıllanmadın mı, artık parasını verip helaliyle alsana şu armudu! Hayatında tek bir armut çalmadın ama çocukluğundan bugüne hala çalmanın adrenalini yaşayıp sen manyak mısın be adam adrenalinden bu acımasız hayata ahlak mı yazılır!

Sahilde renkli kabuklar toplayıver ve eve dön, değil, armutu aşırma planları sanki beni bir savaşçı dişleri kanlı iri kıyım bir fare yapıyor, yakalanıp götüme tekme yüzüme tokat utançların en dibine sokuyor, ayağının altına alıp taşlarla ezecek ama yine de zihnime çakılı etli etli o armudun izini silemiyorum, başka bir yolculuk bizimki, boğuşuyorum. Artık ver şunun neyse parası kurtul zihninde çalamadığın o armudun gökten inmiş ayetlerinden!

Armudu ele geçirmenin heyecanı hem de kıskıvrak yakalanmak, bu adi hırsız polisiye vakanın içimde o kadar filozofik münakaşası oldu ki, hak etmediğine uzanmak, baban ağabeyin duymasın seni öldürürler, mahallen senden çok utanır, yani ahlakta ve insanlıkta bir ritm tutturmak, çok yordu beni, hayal mi hırsızlık planı mı ah biliyorum armudu aşırma bir başlangıç, yılan deri değil kimlik kişilik değiştirecek.

Bir başka insana dönüşmek, armutla kalsa, geceleri üstüne sadece bez örtülen mandalinalara karpuzlara kirazlara seri saldırılar başlayacak, kucaklarım dolu dolu, armutun o sulu eti başka bir dünyaya çekiyor, salladıkça içi şıngırtı dolu sıra ağbimin kumbarasında sonra annemin mutfak masası muşamması altına sakladığı paralarda.

Uzun yolun kayıkları, fırtınası alaborası selameti her şeyi, hırsızlık aşırma hakkını yemek çalma üç kağıt, aşıranlar bir müddet hayrını görür.

Vekil, köşe, holding sahibi ve bir şekliniz olabilir, ama bütün bu mutluluklar kısa sürer.

Nice yol arkadaşımızı heba ettik, kaç kervan yolda kayboldu, kaç yüz arkadaşın bitişini, okyanus görmeden henüz minik kıyı dalgalarında üç beş kuruş uğruna kişiliklerini rezil edişini gördük, hayattan dünyadan utandık.

Armudun azgın rüzgarı mafyaya üç kağıtçı hırsız hacı hoca tarikatına başka bir evren başka bir boyuta atmaya hangimizi kalkışmadı ki..

Pençelerinle ele geçirme anlarında insan en yüksek duyguların alevlerin ortasında kalır, o kadar tatlı bir duygudur ki, zevkten dört köşe olursun, alt tarafı bir armudu aşırıp yiyebilmek değil, hayalini kurdukça tatlı şeylerin, ağız diş tatlı tatlı kamaşmayı öğrenir, ağız diş geçireceğin sıcacık sulu şeyler senin hakkınmış helalinmiş gibi görünür, dünya gözüne ne güzel görünür, hasır kilimin üstü kanlı bir meydan savaşı, karar verip vermeme eylem planı leşini çıkartır ve büyük soru, aşırmaya korksam da neden zihnim aşırma planından kendini alıkoyamıyor, yoksa yaşadığı yakalanma korkusunun korkusu mu bedenimiz için yaşamsal bir ilaç! Büyümek için ya bu hayalin ya bu korkunun yeri mutlaka değişmeli!

Bizimki de altmış yıllık kadim tecrübe sayılır artık, şimdi anladım ki, hayal edince, enerjim elektriğim vücudumun dengesi, her şey yerli yerine oturuyor, dünya yıkılsa ertesi gün yine neşelisin, hayal etmek imkan ve imkansızları dinlendiriyor, çıkmaz sokakları yasak günah ayıp rezil rüsvay ve kişiliğinizi zihninizde imtihan ediyor yani yaşamak için insanın ders verici bir karanlığa deliliğe pisliğe terbiyeci edici gemleyici kötü duygulara da ihtiyacı oluyor.

Hayal sana her ihtimali düşündürür, her savaşa sokar, her utancı yaşatır, en olmazları öngörür, en çıkmaz sokaklara sokar, bunları tek tek düşündükçe sanki zihnim yıkanır, ertesi gün yine seni kimse tutamıyor.

Zamanla öğreniyor insan çok ihtimalli hayat hayatı elinizden alır, ama çok ihtimaller hep zihnimizde olsun, hırsızlığın düşüncesi dahi iğrenç sanki çalmışsın gibi sümük gibi üstünüze yapışır ve gün gelir aşırmayı aklınızdan kata geçirmezsiniz ama bazen zevkle uyuşturucu tadı gibi zihniniz kapmayı aşırmayı ele geçirmeyi size sahte mutluluklarla yaşatır! Sakın ha gözünüzü bir an tatlı hayallere kapamayın bakmışsınız başkasının kazancı malı boğazından hiç de vicdan azabı duymadan löpür löpür inmiş geçmiş.

Aşırmayı düşününce lağım faresi gibi sanki bok parçası bok kokusu bir yerlerime sıçrıyor, tiksinti verici, elinde ayağında güç takat kalmıyor, sevdiğim kız sonra en sevdiğim arkadaşım sonra başkaları sırtımdan bıçaklayıp öyle ihanet ettiler ki eline silah alıp öldürmekten başka şans bırakmazlar sana, eksi yirmi derece sobasız evlerde zihnin hep o etli armutun suyu tadıyla sahipliğiyle güzelliğiyle hak etmişliğiyle hesaplaşmamışsa insanın ufuklara bakıp kendini dinlemesi dindirmesi, nice cinayetlerin faili kader mahkumu kendini durduramaz, zehir atılmamışsa başka fırsatını bulur başka bir zamanda tetiğe gözünü kırpmadan basıverir, bir Hitit dinidir, yaşanılan günah başka şekliyle mutlaka çıkar!

Kitaplar üstüne kitaplar yağmurlar yağdı şimşekler çaktı, kira, su elektrik parası, korkular çıkmaz sokaklar armuda soyut bir şekil verir, yokluğu bütün yoksulların yoksunluklarıyla empati kurdurur, aç açık aşağılanan horlanan kimse kalmasın herkesin karnı doysun özgür eşit insan olmak herkesin hakkı olmalı artık zihninde izleri kaybolan boşalan yeri doldurur.

İnsan kimseye muhtaç olmamalı, insanlar eşittir kimse kimsenin köpeği müridi olmasın ve dünya yıkılsa bu düşünceler zihnimden hiç kaybolmasın. Yerde gökte içimde dışımda ne varsa o boşluğa yazılsın, neyi görsem onu hatırlatsın, kırlangıç deyince aklıma gelsin, su içerken, aya bakarken, nezarette, boş dümbelek adamlar görüp umutlarım tıkanınca, güvensiz çöküş depresyon elim ayağım tutmaz olunca, simitsiz sabahlar battaniyesiz gecelerde, kalabalık okyanuslar ortasında, Allahım güç ver bana aklımdan hiç çıkmasın!

İğrenç kalleş insanlar yutulmaz laflar her pisliği yağlı yalaka kuyruk yağı suratlar her şeyi onun hayaliyle sindirdim.

Genç yaşta kafama işte onu koydum, dünya kaç defa yıkıldı, kaç defa yere yüzüstü kapaklandım, dağıldık, dünyayla irtibatım koptu, facialar trajediler beynimiz kaç kez iflas etti, rüzgarlar fırtına ters akıntılar uzaklara sürükledi, yıllarca izimi bulup kaybolduğum yere dönemedik, bir sıcacık merhabaya bir telefona bir tanıdık insana, uçan bir kuşa bir ot parçasına, hasret ve susamış kaldık ve ama kafamda hep o hiç çıkmadı.

Beynime kazıdığım, bir soluk ayaklarımı uzatıp dinlenecek sahilim kara parçam felsefem ahlak savaşım hayatımın anlamı ve insanoğlunun gelmiş geçmiş en büyük meydan savaşıydı.

Sağcıya solcuya bilmişe liberale gazetecisine iş adamına askerine bürokratına okumuşuna yani kimin ağzına baksaydım okyanus ortasında denizin dibini boylayıp köpek balıklarına nicesine, binlerce arkadaşım yollarda heder oldu yem oldu oyuna geldi tuzağa düştü aldandı yanlış yollara girdi, onun bunun adamı oldu.

Ne şairi ne romancısı ne din adamı ne kimsenin güttüğü sürüye kuyruk olmak, kimsenin aklına fikrine ideolojisine öngörüsüne aldanmadan yolu aya güneşe buluta kimseye sormadan, bir an olsun gözümü kırpmadım, yoldan gözünü bir saniye ayırmadım. pusulam zihnime kazılı, beni ezdirmedi, kurda kuşa yem etmedi, aksine, yol çok uzun diye öğütledi, feragat etmeyi sabretmeyi sansürden tehditten korkmamayı öğren, dedi.

İnsan şimdi anlıyor çok şeyi sindirmemize yardımcı olan hayal genişliğimiz hazmedilmesi kabul edilemeyecek çok şeye de rıza gösteriyor, yani ta başından karşı çıkacaksın kabul edemeyeceğimiz eşitsiz hukuksuz bir dünyada yaşamayı!

Hayal dediğin bedene dayanıklılık verir, ömrü uzatır, herkesi hukuk önünde eşitleyen!

Zihnimize çakılı hepimizin hayali kimsesizlerin kimsesi cumhuriyet!

Gözümü yoldan ayırmadan onbinlerce mil geldik.

Belki bir o kadar daha!

Ve siyasilerin iktisatçıların akademisyenlerin yazarların ellerinde en gelişmiş navigasyon araçları var ama hiçbiri..

Kaybolan kaybettirilen kayıp Cumhuriyet'in izini neden bulamıyor!

Ve onların pusulaları sadece köşeyi dönmeyi yani en kısa yolu gösterir.

Ve onların pusulaları aldanmamayı cesareti inadı göstermez.

Sakın bu iki farklı pusulayı karıştırmayın.

Hayalinizdeki pusula kaybolursa delirirsiniz ya da ülkenizi elinizden alıp bir kaşık suda boğarlar ya da Ege'nin sularını boylarsınız.

Hayaliniz her mevsim her tarlayı bol bol yeniden filizlesin.

Unutmayın, hayal oldukça tükenmez olursunuz.

Ve ancak tüketilmez bitirilmez öldürülmez kurşun işlemez, misal, Kurtuluş Savaşı'ndaki gibi kahraman hakiki insanlarla yola çıkılınca yenilmez olursunuz.

Hayatın tadı dediğimiz: gözünüzü yoldan asla ayırmayan içinizdeki o kudrettir!