Zor zamanlarda adı hatırlanan Türk Milleti

Zor zamanlarda adı hatırlanan Türk Milleti

Bütün dünya Koronavirüs’le yatıp, Kovid-19 ile kalkıyor. Nasıl olmasın, çünkü hem ölüm hem de geleceğin karışması anlamına geliyor. Ölüm önlenebilir, gelecek şekillendirilebilir. Her şey bugüne bağlı.

Hayat ile ilgili tedbirleri, öncelikle, bizzat insanın kendisi alacak. Ancak bireyin egemenlik alanı da eviyle sınırlı. Bunun dışında artık toplu yaşamanın kuralları devreye girmekte. Eğer burada da kuralları kendi koyacak olursa karmaşa ve kavga kaçınılmaz. Dolayısıyla devlet kuralları koyacak; bu kuralları kişi ayrımı gözetmeden, gevşetmeden ve dışına çıkmadan uygulayacak. Özellikle kişi ya da parti ayrımı zaten çok gevşemiş olan toplumsal bağlarda tamiri mümkün olamayacak hasarlara yol açar.

Salgın ile mücâdelede sağlık açısından geç kalındı tartışmalarını bir yana koyarak idarî tedbirlere göz atmakta fayda var. Türkiye’nin yönetim tercihi olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde (CHS) bütün kararlar Cumhurbaşkanı’na ait. O karar vermeden kimsenin sorumluluk alabilmesi mümkün değil. Türkiye’nin değişen devlet yapısı buna izin vermiyor.

Medyada, Cumhurbaşkanı’nın, 30 Mart (2020) Pazartesi günü yapılan kabine toplantısının ardından Ulusa Sesleniş konuşması yapacağı duyuruldu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde artık bakanlar kurulu olmadığı için bir hükümet sözcüsü yok. Alınan kararlar Cumhurbaşkanı’na ait olduğu için de sözcüsü açıklama yapıyor. Dolayısıyla kamuoyu Cumhurbaşkanı’nın yapacağı açıklamaya kilitlendi.

Korona açıklaması ilk defa 14 Mart’ta yapıldı. Ondan sonraki beş güne yaklaşan dönemde Cumhurbaşkanı kamuoyunda görülmedi. İlk toplantı 18 Mart’ta Çankaya Köşkü’nde gerçekleşti. Sonrasında da herkesin bildiği Ekonomik İstikrar Kalkanı adı verilen tedbirler paketi açıklandı. Keşke bu toplantıya bütün parti temsilcileri de çağrılmış olsaydı.

Türk Milleti virüsün tehlikesinin büyüklüğü karşısında, burnunun üzerine çok ağır bir yumruk yemiş boksör gibiydi. Gözünü devlete dönmüş, alınacak tedbirleri duymak için bu açıklamaya kilitlenmişti. Ama sonuç büyük hayal kırıklığına yol açtı. Salgınla mücâdele için konut kredisinde iyileştirme, konaklama vergisinden bir müddet vazgeçme, uçak biletlerindeki KDV’de düşürülme öngörülüyordu. Anlaşılan o ki zaten kötü olan ekonomi için düşünülen tedbirler biraz makyajlanarak pandemi için diye açıklanmıştı.

Sonrasında birkaç günde kamuoyunda homurdanmalar arttı. Bakanlar da 18 Mart’ta konuşulmayan birtakım tedbirleri art arda açıklamaya başladılar.

27 Mart’ta da Türk Milleti büyük bir beklenti ile televizyonların karşısına geçti. Sağlık Bakanı Bilim Kurulu ile yaptığı toplantıdan sonra yaptığı açıklamada, Kurul’un önerilerini Cumhurbaşkanı’na sunduklarını söyledi. CHS gereği karar Cumhurbaşkanı’na aitti. Ama sanki ülke genelinde karantina ya da sokağa çıkma yasağı olacakmış gibi bir beklentiye de girilmişti. Kısıtlamalar geldi ama karantinayla ilgili bir açıklama yapılmadı. Fakat Cumhurbaşkanı’nın “Tüm illerimizde valilerimizin başkanlığında pandemi kurulu oluşturularak alınan tedbirlerin takibi yapılacak, gerektiğinde o şehre mahsus ilave tedbirler de yine burada kararlaştırılacaktır.” ifadesiyle bu kararın illere bırakılacağının işareti de verildi.

Nihayet 30 Mart’ta yapılan açıklamaya gelindi. İşyerleri kapanıyor, işten çıkarılmalar, ekmek kaygısı her geçen gün artıyordu. 18 Mart’ta olmamıştı ama bari bu toplantıya diğer parti genel başkanları da çağrılsaydı. Geçmişte olduğu gibi toplumdaki gerilim boşalabilirdi belki. Hatta yapılacak olan kampanyalarda illerde de valilerin başkanlığında aynı yöntem uygulanabilirdi.

Yine bir Ulusa Sesleniş anonsu yapılmıştı. Büyük bir merakla TV’lerin karşısına geçildi. Yaklaşık yirmi dakikalık konuşmada hemen her konuşmada tekrarlanan tedbirler yeniden açıklandı.

Yeni gibi duran öğrencilere 8 GB’lık, sağlık çalışanlarına 100 GB’lık internet kotası açıklaması bile yeni değildi. Arama motorlarına yazıldığında mobil sistem operatörlerinin 14 Mart tarihli kampanyaları görülüyor. En önemli cümle de “…yaygınlaşmasının önüne geçmesinin tek yolu, her birimimizin kendi karantinasını kendi uygulamasıdır.” ifadesiydi. Anlaşılan o ki karantina uygulama kararlarının da illerde alınması arzu ediliyordu.

VATANDAŞ DEVLETTEN BEKLERKEN

Sadece yardım kampanyası yeni. Onda da yeni olan kampanyanın yapılması değil, kampanyayı bizzat Cumhurbaşkanı’nın açıklaması ve bakanlarla yapılan toplantıda para toplanması. Cumhuriyet tarihinde ilkler yaşanmakta. Ben yaşadıklarımla ve okuduklarımla, böyle bir kampanya açıklamasını bırakın Cumhurbaşkanı, başbakanın bile yaptığını bilmiyorum. Bu gibi kampanyalar hep devletin kurumları aracılığı ile yapılır. Valilikler, AFAD ya da itibarını kaybetmeden evvel Kızılay gibi kurumlar yaparlardı. Ama bu sefer bizzat Cumhurbaşkanı açıkladı. Hem de yedi maaşını vereceğini söyleyerek.

Vatandaş devletten beklerken devlet vatandaştan istiyor. Anlaşılan durum Milletin bildiğinden daha vahim bir hâlde. Ama cumhurbaşkanlığının 16 tane uçağı ile üç helikopteri ve sayısı belirsiz makam aracı var. İnternete girdiğinizde Almanya’dan Fransa’dan, Japonya’dan daha fazla uçağımız olduğunu görüyoruz. Ramazanlarda her gün kurulan iftar sofraları ve muhtarlara verilen yemekler, onları yurtdışına seyahate göndermeler… Cumhurbaşkanlığı harcamalarının astronomik seviyeye çıkması… Hani Dede Korkut hikâyelerinde Salur Kazan sofrasını yağma ettirir ya, o sofra Han’ın kendi sofrasıdır. Han-ı Yağma odur.

Hep anlatılır ya… Hz. Ömer devlet işini yaparken beytülmale ait mumu yakar, işi bitince söndürüp kendi mumu ile aydınlanırmış. Anlaşılan sadece anlatılmak içinmiş… Bugün sabahlara kadar ışıklar sönmüyor.

DAĞITILIRKEN ‘TÜRKİYELİLERE’ DE YA TOPLARKEN…

Cumhurbaşkanı yardım kampanyasını “…nice mücadeleyi birlikte yürüttüğümüz milletimizle… bu musibetin de üstesinden geleceğiz… çünkü biz Türk milletiyiz.” ifadeleriyle açıkladı. Siyasî hayatında çok ender olarak kullandığı Türk Milletini vurgulu bir şekilde söyledi.

Hani başrollerini Haluk Bilginer’le Beyazıt Öztürk’ün oynadığı Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? Filminde bir replik vardır. Karagöz (Bilginer) Hacivat (Öztürk)’la yan yana otururken: “”Ben yörükün. Ben hem yörürün hem verirün. Vergi deyü tatara buzaları virdük, beygürleri virdük, gazları virdük, gardaşları virdük, torpakanaya bubayu verdük, eşkiyaya malumuzu verdük…” diye isyan edince Hacivat: “Ama alışsız veriş olmaz Karagöz’üm” der. Karagöz bu sefer can alıcı soruyu sorar: “Biz de öyle dedük… Sorarın size, nedir bu yörüklerin hâli, sizinki hep alışveriş de bizimki hep veriş?..”

On yedi yıldır bu sofra kuruluydu. Bütün uyarılara rağmen kalkmadı. Gelecekten ödünç alıyorsunuz, kara gün geldiğinde sıkıntı yaşanır sonra diye yapılan bütün uyarılara kulak tıkandı. Ama gelecek geldi. Biraz da beklenmeyen şekilde büyük bir tehlike ile birlikte, kapımızı da gümbür gümbür vurarak geldi.

Başta da söyledik ya artık değişim vakti geldi. Dünya eskisi gibi olmayacak, değişecek… Türkiye de…