Zordur gazetecilik bu topraklarda

Zordur gazetecilik bu topraklarda

Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Hülya Kılınç, Murat Ağırel akla ziyan bir iddia ile tutuklandılar.

Libya’da şehit olan bir MİT mensubunun açıklanmış kimliğini deşifre etmekti suçlama.

Asıl suçları ise iktidardakilerin din sömürüsü ile yoğrulmuş yolsuzluklarını anlatan kitapların yazarları olmaları idi.

Çok geçmedi ikinci dalga geldi.

Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel’in gözaltına alınmaları daha da trajikomikti.

TSK’daki bir görevli ile görüşmüşler. Askeri sırları almış ama yazmamışlar. Bu casuslukmuş.

Sabah tarafından böyle yazılıyordu.

Oradan tutturamamış olacaklar ki suçun mahiyetini değiştirdiler. Bu kez de yazılmış şeyi yazmaktan tutuklandı Müyesser.

Emir demiri keser.

MUHALİF GAZETECİ SEVİLMEZ, SABIR GÖSTERİLEBİLSE

Gelişmeler aklıma Hıfzı Topuz’un yazdığı “ÖZGÜRLÜĞE KURŞUN” kitabını getirdi. (1)

Tekrar aldım elime. Kısaca anlatacağım.

Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 ile Kurtuluş Savaşı sonuna kadarki dönemin gazeteci cinayetlerini anlatıyor.

Meşrutiyet öncesi Osmanlı’da muhalif gazeteciler ya Fizan’a sürgün ediliyor ya da boğduruluyor.

Herkes dört gözle Meşrutiyetin ilanını bekliyor.

Basın özgür olacak. Sansür kalkacak.

Böyle düşünenlerin başında gelen biri de Hasan Fehmi’dir.

Daha Sultani (Galatasaray Lisesi) yıllarından başlayarak Jön Türkleri izliyor, çevresini etkilemeye çalışıyor.

Abdülhamit’in baskısı ve öldürülme korkusundan Mülkiye eğitimini bırakarak Mısır’a, oradan da Paris’e kaçıyor. Orada İttihatçılarla içi içe oluyor.

Meşrutiyetin ilanı ile yurda dönerek SERBESTİ Gazetesi’nin başına geçiyor.

Düşüncesini şöyle açıklıyor;

İnsanlığın refahına  ve güvenliğine en uygun rejim ulusal egemenliğe dayanan rejimdir.Milli egemenliği Meclis sağlar. Meclisin ayakta durması için de basın özgürlüğü şarttır. Basın özgürlüğü olmayan yerde ne meclis vardır ne de Meşrutiyet.

İttihatçılar sansürü kaldırmış ama kendilerine karşı yazılması vatan hainliği kabul ediliyor.

Hasan Fehmi, şeyhülislamı eleştiriyor, İttihatçıların karıştığı yolsuzluk iddialarını dile getiriyor.

6 Nisan 1909’da, gündüz vakti Galata Köprüsü’de yürürken, köprünün başındaki Karakol’dan az ilerde kafasına tabanca sıkılarak öldürülüyor.

Yanındaki arkadaşını da gazete sahibi Mevlanzade Rıfat sanarak vuruyorlar, kurtuluyor.

Katiller yakalanamıyor.

Ahmet Samim;

Galatasaray ve Mülkiye mezunu.

Sada-yı Millet Gazetesi’ni yönetiyor.

Muhalif yazıları can sıkıyor.

Talat Paşa çağırıyor, mutasarrıflık görevi vermeyi öneriyor. Reddediyor.

O zaman da kamuoyu oluşturma numaraları var. Patrikhane’den para aldığı, yani hain olduğu söylentileri yayılıyor. Gazete sahibinin Rum kökenli olması dayanak yapılıyor.

Hasan Fehmi bakıyor olmayacak, gazete sahibine de pek güvenmiyor, eğitimini yurt dışında sürdürmek için izin alıyor.

Ancak uygulamasına fırsat verilmiyor.

9 Haziran 1910’da, gene gündüz vakti,

Gene karakola (Bahçekapı) 20 m. mesafede iken, başından kurşunlanarak öldürülüyor.

Katil yakalanamıyor.

Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, “Hükümetimiz bu müessif olayların tamamına mani olmak kararındadır” diyor.

Bu ifade yabancı gelmez size. Yazının sonunda anılarınız tazeleyeceğim.

İştirakçi Hilmi ya da Sosyalist Hilmi diye tanına Hüseyin Hilmi;

Miras parasını İzmir Gazetesi’ni satın almaya yatırıyor.

Kuvvetli bir yazar kadrosu oluşturuyor. Ömer Seyfettin de aralarında.

Sosyalizm düşüncesini yaymaya çalışıyor.

Fransa’da işçi hareketlerini, 1 Mayıs Bayramı’nı izliyor. En büyük arzusu Osmanlı’da da bu günün kutlanması.

İŞTİRAK dergisini çıkarıyor.

Hasan Fehmi öldürüldüğünde onun için özel sayı yapıyor.

Kapatıyorlar. Medeniyet’i kuruyor.

Kapatıyorlar, Kastamonu’ya sürüyorlar.

Dönüşte tekrar İştirak’i çıkarıyor.

Kapatıyorlar, Sinop’a, sonra Çorum’a, sonra Bala’ya sürüyorlar.

Mondros Mütarekesi imzalanıp İttihatçılar yurdu terk edince af çıkıyor. İstanbul’a dönüyor. 1919’da Türkiye Sosyalist Fırkası’nı kuruyor.

Kasım 1922’de, bir zaptiye memuru tarafından öldürülüyor. Sebebi, azmettiricisi öğrenilemiyor.

Zeki Bey;

Galatasaray (birincilikle) ve Mülkiye mezunu.

Maliye uzmanı.

Düyun-u Umumiye’nin bir alt organında görev veriyorlar.

Önce Mizan Gazetesi’nde yazmaya başlıyor. Sonra Şehrar(anayol)’a geçiyor.

Görevi dolaysıyla öğrendiği yolsuzlukları anlatıyor.

Bardağı taşıran damla Maliye Nazırı Cevat Bey’in, İngiliz ve Yahudi iş adamları ile işbirliği yaparak Osmanlı Bankası’na rakip olacak bir banka kurma girişiminde rol aldığına dair raporu açıklaması oluyor.

10 Temmuz 1911 akşamı, evine giderken vuruluyor.

İki katil yakalanıyor ama azmettirenler öğrenilemiyor.

Silahçı (Hasan) Tahsin;

Meşrutiyetin ilan edildiği dönemde Selanik’te SİLAH Gazetesi’ni çıkarıyor.

İttihatçıları destekliyor, Muhalefet edenlere verip veriştiriyor.

Milliyetçilik duygularını ateşliyor.

Atatürk onun için, milliyet ve vatanseverliğini sembolü gibi görüldüğünü, kendisine göre zavallı garip bir tip olduğunu söylüyor.

Zamanla İttihatçılara da saldırınca gazetesi kapatılıyor. Salah, Sabah, sonra yine Silah gazetelerini kuruyor.

1912’de İstanbul’a geliyor. İttihatçılardan gazete çıkarmak için destek istiyor. Kızmışlar, vermiyorlar.

Teşkilatı Mahsusa’da görevlendirip Sofya’ya gönderiyorlar

Orada yapamayacağını anlayıp Teşkilatın emrine aykırı olarak geri dönüyor.

Affedilmiyor,27 Temmuz 1914’te boğularak öldürülüyor.

Cesedini Edirnekapı Mezarlığı’na atıyorlar. Katil bulunamıyor. Olay kapatılıyor.

ÖLDÜRÜLEN ÖLDÜRÜLENE

Hıfzı Topuz, kitabın son bölümünde 1909-2007 yılları arasında öldürülen 61 gazetecinin isimlerini yazmış.

En az ölüm 1922-1978 arasında olmuş;

1930’da Hikmet Şevket,

1948’de Sabahattin Ali, komünist suçlamasıyla Kırklareli’nde tuzağa düşürülerek öldürüldü. Faili meçhul.

1974’te Adem Yavuz, Kıbrıs Barış Harekatında şehit düştü.

1978’den itibaren anarşi-terör yılları başlıyor.

Ülkenin birlik ve beraberliğinden, laiklikten yana olan; gericiliğe, emperyalizme, sömürüye karşı olanla yurtseverler öldürüldü çoğunlukla.

Milliyet’in başyazarı Abdi İpekçi,

Hürriyet yazarı Çetin Emeç,

Yobazlığa savaş açan Turan Dursun,

Cumhuriyet’in kuvvacısı, siyaset-ticaret-tarikat bağlantısını ortaya döken Uğur Mumcu,

Terör konusunun üzerine giden Cumhuriyetçi Ahmet Taner Kışlalı, sadece birkaçı.

Listede 2002 yılında öldürülen Necip Hablemitoğlu yok.

Bana göre o da aynı kategoride yer almalı. Sadece akademisyen değil çünkü. Kitapları yanında “Dilde,Fikirde, İşde Birlik” adıyla aylık dergi de çıkarmıştır.

NE DEĞİŞTİ?

Hablemitoğlu demişken yukarıda sözünü ettiğim anımsatmayı yapayım.

Hablemitoğlu katledildiğinde dönemin başbakanı Abdullah Gül eşini makamına davet ederek şöyle demişti,”Cinayetin aydınlatılması devletin namusudur.”

1910’da Sadrazam( o dönemin başbakanı) İbrahim Hakkı Paşa da benzer şeyi söylemişti.

Her dönem söylenen, boş, beylik laf.

Devletime laf söylemeyi kendime yakıştıramam ama devleti yönetenler bulundukları makamın hakkını verselerdi zaten bu cinayetlerin çoğu gerçekleşmezdi.

Gelelim neticeye, ne değişti 1909’dan bu yana geçen 111 yılda?

Meşrutiyet öncesi; sürgün ve boğma,

Meşrutiyet dönemi; tabancayla infaz,

1980’li yıllardan 2003’e kadar; bombalı suikastlar, faili meçhul infazlar.

2003’ten bu yana tek olumlu gelişme artık gazeteciler öldürülmüyor.

Ne yapılıyor? Basın özgürlüğüne saygı mı gösteriliyor?

Yok canııım.

Yöntem değişti.

Önce karalama başlıyor. Masumiyet karinesi yok ediliyor.

Baskınla, gece yarıları, sabahın kör karanlığında kanlı katiller gibi evlerinden alınıyorlar.

Dava üstüne dava ile iş yapamaz hale getiriliyor adeta canlarından bezdiriliyorlar.

Mahkemeye giden zaten kurtulamıyor. Tutuklu yargılama ile infaz başlatılıyor.

İktidar buyruğuna uygun olarak ceza arkadan geliyor.

Ölüm yok, hapis çok.

Basın özgürlüğü sıralamasında 2002 ‘de 180 ülke arasında 99. sırada iken bugün 157. sıradayız.

İŞİN KOLAYI, ZORU

Anlaşılıyor ki her devirde muhalif olmak zor.

Gücü eline geçiren, gücü kendini eleştirene karşı acımasızca kullanıyor.

İttihatçı, İtilafçı, Demokrat, Cumhuriyetçi, Milliyetçi fark etmiyor.

Fark gazetecinin durduğu yerde.

İktidara yakın yerdeyse sorun yok.

Bavul taşıyana, savcı yalayana, uçakta koltuğa veya kucağa oturana her türlü kolaylık sağlanır.

Haksızlığın, yanlışın, yolsuzluğun karşısında olana sorun çok.

Zor muhalif olmak.

Zor; Barış olmak, Murat olmak, Soner Yalçın olmak, Müyesser Yıldız olmak, Nihat Genç olmak,  Yavuz Selim Demirağ olmak,  Merdan Yanardağ  olmak, Can Ataklı olmak. Ve daha niceleri gibi adam gibi adam olmak zor.

Zor, muhalif medyada yazmak.

Zor, muhalif televizyona çıkıp konuşmak.

Zor, vicdanın götürdüğü yoldan ayrılmamak.

Zora göğüs geren, doğrudan ayrılmayan tüm yurtseverlere selam ve gönül dolusu sevgiler…

  • Remzi Kitabevi, 2007