1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Deliler koğuşu ‘sahaf tıkırtısı’

Deliler koğuşu ‘sahaf tıkırtısı’

featured

Serkan Arslan yazdı…

Çamlı bahçeden koşuşturma içinde bağırışlar bütün hastaneye yayılıyordu. Bir grup deli yan binada yapılan tadilat alanından çaldıkları el arabasını çiçeklerle süsleyip üzerine ‘Tımar Taksi’ yazmışlar. Ustabaşının inşaat işçilerine el arabasını geri alın talimatı yerini bulmadı. Onlar da pek istekli değildiler zira delilerin tiyatrosu çok hoşlarına gitmiş gibi görünüyordu. Pembe Köşk Tımarhanesinin demir parmaklıklarının kenarlarından çekilen şeritler ‘Tımar Taksi’ yolu olmuş ve bu yolda deliler birbirlerini taşıyarak eğleniyordular. Akşam oluncaya kadar bütün deliler tek tek birbirlerini taşıyıp tımarhanenin etrafında tur attırdılar. Bu bana çocukluğundan bir anıyı hatırlattı.

Babası çocuğa akşam işten eve gelince bir hediye getirdi. Çocuk büyük bir heyecanla kutuyu açtı. İçinden bir tren çıktı. Rayları yoktu ve vagonları boştu. Çocuk, ‘Bu tren nereye gider?’ diye babasına sordu. Babası gülümseyerek oğluna cevap verdi. Bu tren seni hayalini kurabildiğin her yere götürür. Yaşadıkları şehirde hiç tren yoktu. İstasyon yoktu. Demir yolu yoktu. Ama çocuk o geceden sonra şehrin bütün sokaklarına istasyonlar kurdu. Her sabah kalktıktan sonra vagonlar hareket etti. Her akşam yatmadan önce vagonlar istasyona geri döndü.

İnsan özlemeye ne zaman başlar, diye sorsalar şöyle cevap verirdim: Önce en önemsiz görünen hatıralardan başlar. Bir oyuncak, bir küçük şeker ya da saçlarını okşayan o elden başlar. Sonra büyür büyük hatıralardan devam eder özlemek. Sevildiğini sevgiyle izhar edene kadar devam eder. Bana sevginin yolunu öğreten babamı özlüyorum. Bana okumanın bir yol olduğunu, bana sevginin bir yol olduğunu söyleyen o adamı anımsıyorum. O eski mahalleden sahafa giden yolda istasyonu olmayan bir tren gibi yürüdüğüm zamanları hatırlıyorum.

Arnavut kaldırımlara ayağımız takılmasın diye başımız yerde gezerdik. Sonradan öğrendik pencere kenarı güzellerinin yolu unutturduğunu…

Bazı yollar yavaş ve dikkatli yürünmedir. Özellikle Arnavut kaldırımlı yollar. Fark etmeden birinin anılarına basabilirsiniz. Evden çıkıp anılara hürmeten yavaş adımlarla yürüdüğümü hatırlıyorum. Biraz eski gibi olacak ama yeniler, eskimedikleri anlaşılana kadar yapay mutluluklar içerir. O Arnavut kaldırımlı yolların ara boşluklarından çıkan yeşil küçük çim toplulukları, Arnavut kaldırımların en kadim dostları olmalı.

Nereye gittiğimi bilmiyorum ama yalnız başıma yürüdüğümü hatırlıyorum. Yavaş adımlarla düşler kurmaya çalışıyorum. Hatırladığım kadarıyla yanımda yöremde o karanlık dağ yok. Belki de henüz tanışmadık. Elimde sayfaları okumaktan yıpranmış, kâğıdı zaman içinde sararmış bir kitap var. Adını hatırlamıyorum. Kitabı okudukça bana ruhumu hediye ettiğini hissediyorum. Mahallenin arka sokağından ön caddeye çıkmama az kaldı. Bir kedi ile bir köpek yan yana yürüyor. Etrafta hiç insan yok. Sanırım fırsattan istifade kediler ile köpekler beyaz bayraklı bir barış anlaşması imzaladılar.

Üzerimde kumaş bir pantolon ve ayağımda eski ama gayet temiz ayakkabılar var. Beyaz ütülü gömleğim ile afili bir yürüyüş sergiliyorum. Grisi bol beton bir yapının üstüne işlenmiş zift kokusunu almaya başladım. Bir kitapçı arıyorum. Caddenin arka tarafındaki esnafı selamlıyorum. Bu sokaktaki esnaf beni tanıyor olmalı. Gülümsemelerinden anladığım kadarıyla da seviliyorum sanırım. Babamın yüzü aklıma geliyor. Sevilen bir adammış. Bu mahallede insanlar, eskileri hak ettiği için iyi anarlar. Babadan oğula geçen iyi olma becerisini sürdürebildiğime inanıyorum. Hatıralarım böyle diyor.

‘Başkalarının gözünde İyi biri olabilmenin ilk şartı kendimize yaptığımız kötülüklerdir’

Sahaf dükkânının önüne geldiğimde kitap kokusunun yanına bir koku daha ekleniyor. Sanki bütün şehir bir anda leylak çiçeğinin tesiri altına girmiş gibiydi. İçeri girip gezinmeye başladım. Bu kitapçıya gelmeyi seviyor olmalıyım. Sanki içimde kalmış tozlanmış, paslanmış, yok sayılmış duygularımı yeniden canlandırıyordu.

O kitapları okudukça öğrendiğim bir söz geliyor anılardan aklıma, ‘eskiler değil yıllara rağmen eskimeyenler güzeldir.’ Sahaflar bana kitapların eskimediğini gösterdi. Rafların arasında gezinirken birkaç adım öteden ince bir topuk tıkırtısı geliyordu. Onunla ilk burada tanışmış olmalıyız. Yüzünü yakından görüp anımsamak için tıkırtının geldiği yöne biraz daha yaklaşıyorum. Hafızam beni yanıltmıyorsa gördüğüm siluetin üzerinde siyah pileli bir etek, siyah bir topuklu ayakkabı ve üstünde de ipekten yeşil bir gömlek var. Saçları Afrika kıtasının kalabalık ormanları gibi gür ve yana düşmüş siyah kâkülüyle nehirler akıtıyor bütün çorak topraklara. Gözlerini görmek istiyorum. Yanaklarından gerdanına uzanan kıvrımda ince bir çizgi ile kıtaları birbirinden ayırıyor.

Hâlâ sırtının dönük olmasına dayanamıyorum. Kitap tozundan öksürür gibi yapıyorum. Arkasını dönmek hiç aklına bile gelmiyor. Sahaf tıkırtısı devam ediyor. Sanki tahta kuruları onun yürüdüğü ahşap döşemeden bir bir çekiliyor. O gün buraya bir kitap aramaya gelmiş ama bütün kitapları tek bir tıkırtıda okumuş gibi hissediyorum. Rafların arkasından hızlıca dolanıp önüne geçmeyi istiyorum. Ama cesaretim korkak bir hayvan gibi nereye gizlendiğini bilemiyorum. Kasadaki adama bir kitap hakkında sorular soruyordu. İsteyerek kulak misafiri olmaya devam ettim.

Yaşlı adam ona istiyorsanız kitabı yarın öğleden sonra getirtebileceğini söyledi. Çok sevinmiş olacak ki düşünmeden olur dedi. Kapıya yönelip hızlıca ilerledi. Kendi kendime yarın, o tıkırtının sahibini burada bütün bekleyeceğim deyip oradan ayrıldım. Hatırlayabildiğim kadarı kâfi gelmişti. Aklım yorgun düşmüştü. Deliler odalarına çekilmiş, çalışanlar paydos diyerek evlerinin yolunu tutmuştu. Süveyda ortalarda yoktu. Onu özlüyor olamazdım. Ama görmem gerektiğini biliyordum.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!