1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Deliler koğuşu ‘kağıttan kanatlar’

Deliler koğuşu ‘kağıttan kanatlar’

featured

Serkan Arslan yazdı…

Uykusuzluk da bir özlemdir. Ve ben o sahaftaki kadının Süveyda olduğunu artık biliyorum. Dağın boynuna dolanmış ak bir gerdanlık gibi mistik roma tanrıçasını andıran gözlerin ona ait olduğunu biliyorum. Ama tanrıçanın bundan haberi var mı? Hatırlamak güzel ama insanın kendini bir başkasından dinlemesi daha güzeldir. Süveyda gelsin ve beni bana anlatsın istiyorum. Onsuzluğun ruhumda kazdığı bu derin ve karanlık çukuru bilmek istiyorum. Belki öğrendiklerim canımı yakacak ama bir can taşıdığımı bileceğim. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamazken, onun buraya ilk geldiği anı bir fotoğraf makinesinden çıkan resim gibi hatırlamam belki de onu hala çok sevdiğimin göstergesidir, olamaz mı?
Hey deli oğlu deliler beni dinleyin ‘Müstesna bir sonuca hazırım. Böyle bir yaşamın standart koşulları olmasını beklemiyorum.’
Kalbimin içinden geçenleri hissetmek yetmiyor sanırım. Onun kalbinde saklı kalan yanlarımı görmek istiyorum. Varsın her şey dağılsın odanın dört bir yanına, ben toplarım. Belki kurtarıcı olarak gördüğüm geri dönüşüm, gerçeğin hakikate bağlaması kadar basit olacak. Olsun. Ağaç düşerken yaslandığı tarafa düşermiş. İyi ya işte, biz de bildiğimiz yerden kalkarız.Hep yol almak mı gerek, yol bu kadar tepelerle çukurlarla dolu olmamalı. İnsanın dinleneceği bir yol kenarı kulübesi olmalı.

Belki de en başında bu düşünceyle başladı yenilişlerim. Bu delirişlerim, bu kendimi bilmezliklerim kendimden giderken başladı. Oysa ki ben başladığım yerde bitirmek istiyordum. Sallanan bir sandalyede oturup kitap okurken uykuya dalan bezgin bir adam olarak başlayıp yine o sallanan sandalyede yeni bir kitaba başlarken ölmek.

Her şeyin çok hızlı değiştiği bir çağda, aşkı kalıcı kılmaya çalışmak budala mektebinde birincilik elde etmek değil de nedir? Şimdi pencereden dışarı bakıp bahçede gezinen delilerden ne bekliyorum? Oysa ki ben herkesin içinden ama kimseye değmeden yürümek için neler vermezdim. Burada, toplum kaçakları arasında kendime uygun bir saksı bulmak ve bir çiçeğin özüne bağlanmak isterdim.

Şimdi kendinden başka her şeye tutunan bir adam olarak çaresizliğime havai fişekler ile sazlı sözlü kutlama yapıyorum. Bak görüyor musun Ahmed Arif, bu karanlıkta, bu canım gökyüzünde fişeklerden birisi o kuşu kalbinden vurdu.

Sahi benim kanatlarım nerede?

Kafeste yalnız bir kuş. Kanatlarının onu uçuramayacağından o kadar emin ki kendine kâğıttan tüyler yapıyor. O tüyleri nizami bir biçimde kanatlarının arasına yerleştiriyor. Kâğıttan kanatlar onu bu kafesten kurtarmayacak. Belki kanatlarına inansa kafesin kapağı açıldığında uçup gidecek. Ama o bir türlü kanatlarına yerleştiremediği kâğıttan tüylerle o kadar meşgul ki bunu fark edemiyor. İşte bu benim öyle değil mi Ahmed Arif? Kendime olan inancımı öyle hırpaladım ki yüzüne bakacak yüzüm kalmadı. Bu yüzden pencere kenarından benden daha deli birini arayıp duruyorum. Ama bahçede başhekim Şinasi ile Süveyda’yı görmeyi beklemiyordum. Aralarında geçen hararetli konuşmanın boşluklarında odamın penceresine doğru bakıyorlardı. Sanırım benle ilgili bu konuda bir anlaşmazlık söz konusuydu. Nefesimin sesini bile duymaktan korkan bir tavırla sanki sessizlik olunca onları duyacakmışım hissiyle onların dudak hareketlerini takip ediyordum. Süveydanın parmağı havaya kalktı ve son sözlerini söyleyip başhekimin yanından ayrıldı. Hızlı adımlarla pembe Köşk tımarhanesine doğru yürüyordu. Arada bir bana bakıyordu. En son bakışında yüzündeki gülümsemeyi görecek kadar bana yaklaşmıştı. Çok geçmeden odamın kapısı aralandı. Süveyda’yı karşımda gördüğümde ona sarılmak için her şeyimi verircesine ruhumu saran özlemi engellemek için masanın kenarına yaslandım. Birkaç adım daha attıktan sonra bana bakıp bugün nasılsın diye sordu. Sesimin titremesini gizlemek için kısa ve kısık ses tonuyla cevaplar vermek zorundaydım. Sanırım bunu fark etmiş olacak ki yakında buradan çıkacağımızı söyledi. Bu benim için iyi haberdi ama o kadar kolay değildi. Ona hayır cevabını verince kaşlarını çatıp nefesini duyabileceğim bir mesafeye kadar bana yaklaştı. Bana bütün olup biteni bu hale nasıl geldiğimi anlatmadan hiçbir yere gitmeyeceğimi söyledim. Yüzündeki sert ifade bir anda kendini mutlu bir çocuk yüzüyle değiştirdi. Demek artık beni hatırlıyorsunuz sayın yazarım. O zaman nerede kalmışsanız oradan devam ederiz diye yarı alaycı bir ses tonuyla elimi tuttu. Bana güven sevgili yazarım. Yarın buradan çıkıp seni ait olduğun yere getireceğim. Ve her şeyi anlatmaya başlayacağım. Ona hayır diyecek gücüm yoktu. Ama evet kelimesini de dudaklarımdan çıkarmadım. Öyle güzel bakıyordu ki, şifası kendinden bir büyü gibi kâğıttan kanatlarımı gerçeğe çevirdi. Kafesimin kapağını açtığının farkındaydım. Uçmak mı yoksa konmak mı daha iyi olacaktı. Yarın sabah yeniden bıraktığımız yerden devam edeceğiz dedi. Odadan çıktığında hala odadaymış gibi ayakta bekliyordum. Yarın çıkıyormuşsun Ahmed Arif, yarın gidiyorsun Ahmed Arif diye kendi kendime konuşmam uzun süre devam etti.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!