Emre Köksal yazdı…
7 Ekim sabahına Hamas’ın İsrail topraklarına yönelik şok edici saldırısıyla uyandık. Sosyal medyada yayımlanan görüntüler, Şok Doktrini yöntemine uygun biçimde, soğukkanlı kalmayı engelleyip korku ve dehşet uyandıracak şiddeti içeriyordu. Pek çok haber kanalı, gelişmeleri “İsrail’in 11 Eylül’ü” başlığıyla izleyicileriyle buluşturmayı tercih edecekti. ABD’nin 11 Eylül 2001 Terör Saldırıları bahanesiyle, önce Afganistan’da ve ardından Irak’ta, Ortadoğu coğrafyasını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan savaşları başlattığı ve hemen herkesi buna ikna edebildiği düşünülürse, son derece manidar bir başlık seçimiydi. Kimse tam olarak neyin ne olduğunu anlayamadan, yine, bir savaş ve katliam peydah oluverdi.
İlk gözlemim şu ki; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım politikasına geniş bir halk kesimi yüksek sesle destek olmayı seçmiştir. Özellikle, hem içerisinde bulunduğumuz ekonomik buhranın yıldırıcı etkisi ile, hem de ülkemizin demografik yapısını tehdit eden ve Türkleri kendi vatanında parya konumuna düşürmekte olan Arap göçünün tesiri ve buna göz yuman ve hatta teşvik eden siyasi politikalara duyulan öfke ile beraber, Türkiye’de ağırlıklı olarak gençler arasında yükselmekte olan Seküler Milliyetçi akım, hayalkırıklığı yaratacak biçimde olayı sığ ve duygusal ele almıştır. Gladyo’nun ve Avrupa-ABD’den müteşekkil Atlantik bloğunun tesiri altındaki bir milliyetçi harekete daha, Türkiye’nin ihtiyacı yoktur. Türk milliyetçiliğini Türk-İslam Sentezi’nden yeniden özgürleştirip vatanseverlik ve Türkçülük yapısına kavuşturmak nasıl ki önlenemez bir ihtiyaç ise; İslam düşmanlığından ayrıştırmak da o denli önemli bir unsurdur. Türk milliyetçisi Müslüman olmalıdır demiyorum; İslam düşmanı olamaz. İdeolojileri, her dönem çağların ruhuna göre teorize edip güncelliyorsak; bugün Türk toplumunun, ülkenin ve dünyanın ihtiyaçlarını da anlayıp ona göre tavır takınmak zorundayız. İdeolojiler kimsenin duygusal mastürbasyon aracı olarak kalamaz ve bugün tam da ihtiyacını duyduğumuz bu hıncı, sömürülen bir milletin öfkeyle yeniden ayağa kalkma hıncını, acil biçimde ilkesel ve vicdansal bir bütünlüğe kavuşturmak zorundayız. Zorundayız çünkü bu şerefli ve haklı öfkeyi, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek isteyen odaklar karanlıkta ellerini ovuşturuyor. Bugün, Atlantik’in hem Doğu Akdeniz, hem Suriye-Irak, hem Ege ve Balkanlar üzerinden Türkiye’ye karşı yığınak yaptığı konjonktürde, hiçbir Türk vatanseverinin Atlantikçi olma lüksü yoktur. Siyasi partilerde ve sivil toplumda kendisine yer bulabilen sinsi Gladyo artığı yapılara, özellikle Türk milliyetçileri çok dikkatle yaklaşmalıdır.
İçerisinde bulunduğumuz Hakikat Sonrası Siyaset çağında(Post-truth), kitle manipülasyonu yeni bir meta; tıpkı geçmişin altını gibi, kitleleri yönlendirme ve harekete geçirebilme yetisi de güç dengelerini yeniden oluşturuyor. Ve bu çağda, insan ve insanın duyguları ile bilinci rakamlara indirgenmiş durumda. Bu nedenle; 7 Ekim’den bu yana, hem sahada hem zihinlerde süren mücadelenin izlerini olabildiğince analitik biçimde ele alan yazılara ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Çünkü yalanda ve yönlendirmede bu çağın sahipleriyle yarışamayız, bu post-truth çağının tek panzehiri yalnız ve buz gibi gerçeklerdir.
Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği saldırı, on yıllardır süren haklı Filistin Direnişi’nin meşruluğuna gölge düşürecek ölçüde kontrolsüz ve vahşiceydi. Bunun tespitini yapmak; İsrail’in çok uzun senelerdir bölgede sistematik biçimde uyguladığı insan hakları ihlallerini haklı gösteremez. Olaylar ve durumlar, siyah ile beyazdan ibaret değildir ve her konuda en keskin uçta tavır almak zorunda değiliz. Evvela; bu iki olay aynı düzlemde dahi ele alınamaz ki acılar yarıştırılabilsin. Burada bir devletin, 1947’den bu yana, bir halkı çocukları ve kadınlarıyla ve bir ajanda çerçevesinde dünyadan yalıtıp yok etme gayesinden bahsediyoruz ki bu soykırım, her geçen sene ivmelenerek gerçekleşiyor. Bir soykırıma ilkesel olarak tavır takınmak, Filistin Devleti’nin tüm politikalarını desteklemek manasına gelmeyeceği gibi real-politik gereği İsrail Devleti ile tüm diplomatik ilişkileri kesmeyi de gerektirmeyecektir. Maalesef; var olan Uluslararası Nizam’da vicdana yer yok ama bu durum, biz bireylerin de bizi insan yapan değerleri askıya almak zorunda olduğu anlamına gelmiyor.
Yazının girişi tamamlandığına göre tespitlere başlayalım:
⦁ İsrail ile Filistin Çatışmaları’nın tarihsel hamisi İngiltere’dir. Üzerinde Güneş Batmayan Britanya İmparatorluğu; 20. Yüzyılda zamanın ruhu gereği sömürgelerini terk etmek zorunda kaldığında, yeni kurulacak devletlerin istikrarsız olmalarını ve doğacak çatışmalar dolayısıyla bölgeye “diplomatik” biçimde yeniden “hakem” rolüyle dönebilmeyi garanti altına almak istemiştir. Bu uğurda; Hindistan’da Pakistan ve Bangladeş’in kurulmasına yol açacak dini temelde sorunlar yaratmış, Irak ve Suriye gibi ülkelerde ise mezhepsel çatışmaların zeminini atmıştır. Filistin coğrafyasını terk etmeden önce de, bölgeye Yahudi göçünü sağlamış ve manda topraklarında bir İsrail Devleti kurulmasına onay vermiştir. Dolayısıyla çatışmanın temelini yaratan İngiltere’dir ve bölgedeki çıkarlarını korumaya devam edebilmesi için çatışmayı kontrol altında tutabilmesi hayatidir. Bu kontrol ihtiyacı, pek tabii, çatışmanın iki tarafı üzerinde de etki sahibi olmayı gerektirmiştir. Filistin Direnişi, bu minvalde, tarihsel olarak İngiliz etkisinden bağımsız ele alınamaz.
⦁ İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, İngiltere’nin dünyanın hegemon gücü olma sıfatını ABD’ye kaybettiği resmileşmiş ve İngiltere, adaya sıkışmış bir ülke olmaktan kaçınmak için eski sömürgeleri üzerindeki tesirini yavaş yavaş ABD’ye devretmeye başlamış ve karşılığında da yeniden kurulan Anglo-Sakson hegemonyanın bir parçası olmayı sürdürebilmiştir. Ancak unutulmamalı ki; “Her temas iz bırakır” ve bu coğrafyada İngiltere’nin izleri öyle kolayca yok olabilecek siliklikte değildir. Yine de; ABD’nin özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle filizlenen ve 11 Eylül Terör Saldırılarıyla oluşan yeni Ortadoğu paradigmasıyla, veya başka bir deyişle Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Kuzey Afrika Projesi ile, ve devamında “Arap Baharı” adı verilen birbiri sıra isyanlar ve halen süren iç savaşlarla, bölge yeniden biçimlendirilmeye başlanmıştır. “İngiltere’nin Ortadoğusu”, Avrupa ve ABD tarafından talan edilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu topraklarını İngiltere lehine sömürge haline getirip sınırlarını çizen Sykes-Picot Anlaşması, neredeyse bir asır sonra, geçerliliğini yitirmiştir ve bölge, yeni bir enerji bölüşümünde uzlaşılana dek yanmaya mahkumdur.
⦁ İngiltere; fiiliyatta Fransa-Almanya merkezli bir Birleşik Devletler projesi olan Avrupa Birliği’ne henüz ismi Avrupa Ekonomik Topluluğu iken 1973 senesinde katıldı. Buna rağmen 50 sene boyunca bir ayağını eşikten çekmemeye de özen gösterdi. Euro yerine Sterlin kullanmaya devam etmesi ve kendi kamuoyunda, üyeliğini sık sık tartışma açması ve hatta referanduma sunması bunun göstergesiydi. Nihayetinde; 2016’da yapılan son referandum sonucunda Brexit kabul edildi. Nisan 2019’da Avrupa Medeniyeti’nin ortak mirası sayılan Notre Dame Katedrali cayır cayır yandı ve 2020’de İngiltere, resmen, Avrupa Birliği’nden ayrıldı. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararının sembolik ve işlevsel anlamı çok büyük, öyle ki sonunda dünyada var olan hegemonik düzenin ve tüm kurumlarının yeniden oluşmak zorunda kalacağı kaotik bir dönemi işaret ediyor. Önümüzdeki savaşlar dönemi boyunca, hiçbir gelişme Brexit’ten bağımsız olarak ele alınamaz.
⦁ Bu bağlamda; İsrail Devleti’ni ABD(Avrupa)-İngiltere ekseninde parçalı bir yapıya sahip olarak ele almaya muktediriz. Buna; devlet yapısındaki köklü ve tarihsel desenler ile görece yeni ve modern desenlerin çatışması da denebilir. Netanyahu’nun senelerdir iktidardan düşüp düşüp geri gelmesi ve buna karşılık ülkede kendisine yönelik sürekli biçimde toplumsal ve kurumsal bir muhalefetin bulunması, bu mücadelenin izleri kabul edilmelidir. Aynı şekilde; 17 Ekim akşamı, İsrail’in Filistin topraklarında Anglikan Kilisesi’ne ait bir hastaneyi vurup yüzlerce kadın ve çocuğu katletmesi ve savaşa yeni bir boyut kazandırması da dikkat çekici bir husustur. 18 Ekim’de Amerika Birleşik Devletleri başkanı Joe Biden, İsrail’e gelecek ve başta Mısır ve Ürdün olmak üzere bölge ülkelerinin liderleriyle görüşmeler gerçekleştirecekti. Anlamsız ve politik olarak işlevsiz bir vahşet içeren ve tüm dünyayı ayağa kaldıran bu katliamla beraber, bölgedeki gerilim daha da büyütülmek ve ABD’nin inisiyatifinden çıkarılmak istendi. Denebilir ki; İsrail’deki bir yapı, diğer yapıya kendi politikasını, bu geri dönülemez saldırıyla dayatmıştır.
⦁ Konu anlamsız ve politik olarak işlevsiz vahşetlere gelmişken; Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısına da değinmek yerinde olacaktır. İngiliz ekollü Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yerine Filistin Direnişi’nin önderliğine Hamas’ın yükseltilmesinde İsrail’in katkıları yadsınamaz. 2014’te yayımlanan bir WikiLeaks belgesi gösteriyor ki; İsrail, 1987’de başlayan Birinci İntifada’yı kontrol altına almak ve bastırmak amacıyla Hamas’ı aktif olarak desteklemiştir. Bu örgütlerin topyekün olarak bir devletin kontrolünde olduğunu iddia etmiyorum. İstihbarat servislerinin ve tarihsel bağların doğası gereği, dışsal etkiye açık olduklarını söylüyorum. Dolayısıyla; Hamas’ın saldırısı da bölgedeki savaşı yeniden başlatma ve büyütme amacı taşıyan, büyük satranç tahtasındaki bir hamledir. En nihayetinde gayret edilen gidişat, İran ile İsrail arasındaki bir savaştır. 7 Ekim günü öğle saatlerinde; İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, “Bize savaş ilan eden İran’dır.” açıklamasıyla hedefi tayin etmiştir. Gallant, daha evvel Netanyahu’yu darbeyle tehdit etmiş ve bunun üzerine 26 Mart 2023 tarihinde görevden Netanyahu tarafından alınmıştı. Fakat kaderin cilvesi ki; 3 Nisan günü “ülkenin güvenliği” gerekçe gösterilerek görevden alınma kararı iptal edildi. Bu olayda da, İsrail’deki parçalı yapının bir izdüşümüne rastlayabiliriz. Ve özellikle “Şii Hilali” olarak adlandırılan İran’ın bölgedeki nüfuz alanı hesaba katıldığında, olası bir çatışma tüm bölgenin yanarak şekilsizleştirilmesi manasına gelecektir. Yeniden şekillendirilmek üzere şekilsizleştirilmesi.

⦁ Topyekün bir Ortadoğu Savaşı mevzu olduğunda, kuşkusuz başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri de stratejik önemi haiz olacaklardır. 7 Ekim sabahında Hamas saldırısı gerçekleştiğinde, Suudi Arabistan genel eğiliminin aksine bir açıklama yaparak Hamas’ın arkasında durmuştu. Alışılmadıktı çünkü Suudi Arabistan uzun yıllardır Yemen’de İran destekli Husiler ile çatışma halinde ve İsrail-İran makasında İsrail’in yanında duruyordu. O kadar ki; Joe Biden, Hamas’ın saldırısının İsrail-Suudi Arabistan ilişkilerine zarar vermek için yapıldığını açıklayacaktı. İddiasına göre; Suudi Arabistan, İsrail’i tanımaya hazırlanıyordu ve bu saldırının amaçlarından bir tanesi de bunu engellemekti. Ancak; çatışmaların başlamasının ardından Suudi Arabistan, İsrail ile normalleşme sürecini askıya aldığını duyurdu. Suudilerin bu kararının arkasında Asya’nın devi Çin Halk Cumhuriyeti vardı ve zaten tüm taşlar Çin’in bölgeye girmesiyle yerinden oynadı.
⦁ Suudi Arabistan neden bölge için stratejik bakımdan önemlidir? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından; yeni hegemon ABD, kurduğu IMF ve Dünya Bankası ile üstünlüğünü küresel finansal tekel olarak taçlandırmak amacıyla kolları sıvadı. 1944’te imzalanan Bretton Woods Anlaşması ile diğer devletlerin para birimleri doların değerine endekslendi. Doların değeri de manipülasyona açık olmaması ve güven vermesi amacıyla sabit bir altın miktarına uyumlandırıldı. Böylelikle, yeni uluslararası para sisteminin kuralları da belirlenmiş oldu. Bu durum, ABD’yi Dünyanın Tefecisi konumuna yükseltecekti. 1971 yılına gelindiğinde ise, ABD’nin dış ticarette devasa bütçe açıkları vermesiyle altın standardı Nixon tarafından kaldırıldı ve dolar devalüe edildi. Doların küresel olarak tekel yapısını korumak ve kağıda yeni bir meşruluk kaynağı sağlamak amacıyla, Petro-Dolar terimi icat edildi. 1972 yılında Amerikan hükümeti, Suudi Arabistan ile petrolü yalnızca dolar karşılığı satmasına dair bir anlaşma imzaladı. Diğer petrol üreticisi ülkelerin de bu dayatmaya boyun eğmesiyle beraber, Petro-Dolar kavramının altı doldurulmuş oldu. Bu yeni finansal sistem, ABD’ye esas gücünü veren temel unsurdur çünkü değerini istediği ölçüde belirleyebildiği bir kağıt parçasını, dünyanın parası yapmayı başarmıştır ve bu sayede hemen her ülkeye ekonomik şantaj uygulayabilir konumdadır. Suudi Arabistan’ın bugün halen bu sistemin içinde bulunmasının en önemli sebebi, İran tehdidi idi. ABD, Suudları İran ile korkutarak hizada tutma politikasını uzun yıllardır sürdürüyor. Hali hazırda dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin Halk Cumhuriyeti, Petro-Dolar’ı yıkmaya kararlı. Bu sebeple; Mart 2023’te başkent Pekin’de İran ve Suudi Arabistan’ı bir araya getiren Çin, tarafları pek çok konuda uzlaştırdı. Nisan 2023’te ise; bir Suudi Arabistan heyeti, Yemen’de 9 senedir süren iç savaşı sona erdirmek amacıyla İran destekli Husi grubunun yöneticileriyle bir araya gelecekti.

⦁ 20 Ekim gününün ilk saatlerinde Amerika Birleşik Devletleri başkanı Joe Biden, Oval Ofis’ten İsrail-Filistin gündemiyle ulusa seslendi ve küresel kamuoyu, savaşın daha da büyüyebileceği endişesiyle konuşmayı takip etti. O gece, İsrail’in Gazze’ye yönelik olası kara harekatının açıklanması beklendiği için, Biden’in Hindistan’ı Avrupa’ya bağlamayı öngören ticaret yolundan bahsetmesi, medyada kendine pek fazla yer bulamadı.
“Amerika Birleşik Devletleri ve bölgedeki ortaklarımız Ortadoğu için daha iyi bir gelecek inşa etmeye çalışıyor. Hindistan-Ortadoğu-Avrupa demiryolu taşımacılığı gibi yenilikçi projeler sayesinde Ortadoğu, daha istikrarlı ve komşularıyla daha bağlı bir yer haline gelecek. Daha öngörülebilir piyasalar ve daha fazla istihdam, oradaki insanlara fayda sağlayacak. Ortadoğu’daki insanlara da fayda sağlayacak, bize de fayda sağlayacak. Dünyayı bir arada tutan şey Amerikan liderliğidir.”
Biden’ın bahsettiği ticaret yolu projesi, 9 Eylül 2023’te katıldığı G20 zirvesinde duyurduğu IMEC projesi idi. Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail ve Avrupa Birliği’ni birbirine bağlamayı amaçlayan bu ticaret yolu projesi, Atlantik cephesi tarafından Çin’in Bir Kuşak Bir Yol projesine alternatif olarak geliştirilmişti.

Haritadan da görüldüğü üzere; Körfez Ülkeleri ile İsrail’in arasında bir uyumsuzluk olmayacağı önkabulüne dayanan bu ticaret yolu projesi, İran ve Türkiye’yi dışlıyor. Eğer İsrail-Filistin krizi aşılır ve Suud-İsrail uyumu tekrar sağlanırsa dahi, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kısıtlaması tehdidine karşı her daim açık. Ne Çin’in Bir Kuşak Bir Yol projesinin ne de Atlantik’in IMEC projesinin savaşlar sonucunda bölge yeniden şekillendirilmeden verimli biçimde sürdürülme imkanı olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla; Biden’ın iddia ettiği gibi savaş, bu projeyi sabote etmek için çıkmadı. Bölgede savaş ve yeniden paylaşım/uzlaşı, hali hazırda bir zaruriyet halini almıştı.
⦁ İsrail’in bombalamaları ve yaşanan insanlık dramları sürecinde bir kez daha gördük ki; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tamamıyla etkisiz bir çatı yapı halini almış durumda. 1990’da baba Bush, Soğuk Savaş’ın bitmesi üzerine “Yeni Dünya Düzeni” ifadesini kullanmıştı. Bu ifadeyle; çift kutupla idare edilen dünya düzeninin sona erdiğini belirtmiş ve ABD’nin hegemon güç olmakla beraber tek güç olmadığı, çok kutuplu ve karmaşık bir sisteme atıfta bulunmuştu. ABD hegemonyasının her geçen gün gerilemesi dolayısıyla; diğer kutuplar hızla güç kazanmakta ve artık küresel kurumlar işlevlerini yerine getirememektedir. Bu yeni kaotik duruma, Bush’un ifadesine nazire yaparcasına “Yeni Dünya Düzensizliği”(New World Disorder) diyenler de var. Doğal olarak; dünya yeni bir hesaplaşma dönemine girdi ve bir asır önceki defterler tekrar açılmakta.
⦁ Türkiye, enerji ve ticaret yollarından dışlanmasını imkansızlaştırmak adına Orta Asya’ya bağlanmak zorundadır. Doğu Akdeniz’deki ve Kıbrıs’taki egemenlik haklarını muhafaza etmek ve gerektiğinde geliştirmek zorundadır. Türkiye; ya nüfuz alanı bakımından genişleyecek ve bölgesel bir güç olarak yeni dünyada yerini alacaktır ya da dünyanın tam orta yerinde işlevsiz kılınıp kurumaya ve yok olmaya terk edilecektir. Bu noktada “genişleme” fiilini, Davutoğlu’nun, tamamıyla Büyük Ortadoğu Projesi’nin değirmenine su taşıyan ve İsrail’in elini kuvvetlendiren ve İran ile savaşmamızı öngören, Yeni Osmanlı konsepti bağlamında kullanmıyorum. Türkiye, ulus devlet yapısını koruyarak ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı olarak istisnai bölgeler dışında toprak bakımından değil, yumuşak güç ve nüfuz bakımından genişlemelidir. Bu ayrım hayati önemdedir. Davutoğlugillerin fantezilerine kurban edilecek ülkemiz yoktur.
Bu amaç doğrultusunda Kafkaslarda Azerbaycan ile müştereken elde ettiğimiz kazanımlar son derece olumludur. Fakat verilen emeklerin nihai amacına ulaşabilmesi için Zengezur Koridoru’nun da açılması mecburidir.

Zengezur Koridoru sağlandığı takdirde Orta Asya-Hazar-Türkiye bağlantısı kurulmuş olacak. İran bu koridorun açılmasına ayak diretiyor çünkü hem Ermenistan ile sınırı kalmayacağı için Karadeniz’e çıkamamaktan hem de bölgesel bir aktör olarak jeo-stratejik açıdan Türkiye’nin gerisine düşüp Kuşak-Yol projesinden dışlanmaktan endişe ediyor. İranla savaşmamalıyız, fakat biraz hırpalanmasından ve elinin zayıflamasından da zarar görmeyiz. Bir yola iki bölgesel aktör fazla diye düşünüyorum.

“Bugün(Sovyetler Birliği’nin) elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler… Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir! İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! ‘Hazır olmak’ yalnız o günü susup beklemek değildir, ‘hazırlanmak lazımdır.’”
Mustafa Kemal Atatürk-1933
Bugün yakın tarihimizdeki İsrail-ABD ekolüne yakın isimlerin en yoğun olduğu meclis ve kabinelerden birine sahibiz. Tüm bu isimlere ek olarak; “Devlet’in muhalefeti” Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’nu da yeniden meclise taşıdı. Bu bir savaş meclisi ve kabinesi. Bu isimler, Karabağ’ın özgürleştirilmesinde İran’a karşı Türkiye’nin elini dış politik olarak kuvvetlendirmiş de olabilirler. Ancak; İsrail-İran savaşı bizim savaşımız değildir.
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, İsrail-Filistin savaşı başladığı günden bu yana görece yumuşak ve hakemlik yapabilme konumunu korumak adına tarafsız kalmaya meyilli açıklamalar yapıyordu. Devlet Bahçeli’nin müdahalesiyle Erdoğan’ın da söylemi değişti. Savaşa taraf olmaktan ziyade, savaşın daha da büyüyüp bölgeyi kontrolsüz biçimde yakmaması adına Türk Barış Gücü, vakti ve zamanı geldiğinde bölgede konumlanmak durumunda kalabilir. Çünkü savaş kontrolsüz bir hal halırsa; Çin’in bir saldırı halinde İran’ı koruyacağını ve Rusya ile koordinasyona hazır olduğunu belirttiği bu konjonktürde, Kıyamet Saati gece yarısına hiç olmadığı ölçüde yaklaşabilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çarşamba günü ifade ettiği “Bölgemiz tam olarak bir dönüm noktasındadır. Ya büyük bir savaşa ya büyük bir barışa gideceğiz.” sözünü bir de bu minvalden okumakta fayda olduğu kanaatindeyim.
Meselenin tahlilinde bir takım eksik noktalar kaldığının farkındayım. Değil yaşananları tamamıyla anlatabildiğimi iddia etmek, tamamıyla anladığımı dahi iddia edemem. Fakat bu noktada üzerinde durulması gereken kısım metodoji olmalıdır. Konuyu doğru bir metodoloji ile ele aldığım iddiasında ve kanaatindeyim. Şundan eminim ki, olaya enerji akışkanlığının sağlanması ve ticaret yollarının güvenliği ekseninde bakmayı bilen ve öğrenen kimseler, bu analizi fersah fersah aşabileceklerdir.
“Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde başarılı olurlarsa, yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye o dünyada yerini bulur.”
İsmet İnönü-1964
Güzel kardeşim bir çok noktada sana katılıyorum. Fakar sende ülkenin başına geçenlerin zamanla yaptığıklara hataya düşmüssün. İslam denilen bataklığın yozlaştırıcı, kirletici, zihin kirletici etkisini kavrayamamışsın. Başımıza ne geldi ise bu yönü hafife alındığı için geldi. Sen 100 yıl eğitim ver bu din olduğu sürece birisi gelip bir tarafından bir hadis uydursa senin 100 yıllık eğitimini hiç eder.
Ben de sizi anlıyorum ve katılıyorum Mutlu bey. Eleştiriniz için teşekkür ederim. Maksadım, bu haliyle İslam dininin uygulanışını ve toplumsal etkisini övmek değil, aksine maalesef dediğiniz gibi kültür ve siyasal hayatımızdaki pek çok sorun, dinin sömürülmesinden ileri geliyor. Bu nedenle Türk Milliyetçiliği de elbette seküler olmalıdır. Kast ettiğim şey şudur: Arap düşmanlığı ile veya İslam ülkeleri düşmanlığı ile karar ve tavırda bulunamayız, hayranlığı ile bulunmamamız gerektiği gibi. İslamiyet bizim devletimizin ve toplumumuzun yüzlerce senedir kültürel kodlarına sirayet etmiş, bunu söküp atmamız mümkün değil. Öyleyse, bu dinin uygulanışını tekrar bize ve zamana uygun hale getirmek ve bölgede İslam’a dayalı yumuşak gücümüzü de göz ardı etmemek zorundayız. Çabam duygusaldan ziyade realist olma çabasıdır.
Cevap verme nezaketini gösterdiğin için teşekkür ederim. Yazım hataları için özür dilerim. Ne kadar dikkat etsemde bazen disleksi atak yapıyor. Tekrar okusamda atak sırasında hatayı göremiyorum.
Real-politik olarak devletlerin dostu ve düşmanı olmamalı zaten burada din ve milliyet ayrımı yapamaz devlet. Benim kastettiğim, yada bir örnek vermek daha doğru olur. Bir komşunuz var, çocukluğunuzdan beri komşusunuz hatta bulunduğunuz şehrin ilk yerleşenlerindensiniz ve bağlarınız 5-6 nesil önceye dayanıyor. Kız alıp kız vermişsiniz akrabalık bağınızda var. Komşunuzu sevebilirsiniz, ticaret yapabilirsiniz veya kayıtsız olabilirsiniz. Bu komşunuz ne iş yapsanız size düşmanlık ediyor, eşinizi size karşı kışkırtıyor, çocuklarınızı uyuşturuya teşvik ediyor. Evinizin bahçesine sürekli çöp atıp ağaçlarınızın dibine asit döküyor. Mahalledeki insanları size karşı dolduruyor. İşte islam ile Türklüğün ilişkisi tam olarak böyledir. Ben sizi gayet iyi anlıyorum, sayısal gerçeklere bağlı kalarak yapıcı bir oluşum fikriyatınızıda takdir ediyorum. Gerçekte her sağlıklı zihnin bu değerde buluşmasıda gayet doğal. Ama komşunuz aranızdaki sınıra çocuklarımız beraber yesin diye diktiğiniz ağacın, ben ağaç sevmem diye dalını kırmaktan zevk alan biri.