Jale Ak Altınel yazdı…
Size bugün modern futbolun tarihini anlatmak istiyorum. Bunu anlatırken Metin Kurt’u anmamak tek kelimeyle ayıp olur. Namı diğer Çizgi Metin, son derece naif, esprili, donanımlı ve zeki bir adamdı. Aynı zamanda bu ülkenin yetiştirdiği çok üst düzey, iyi futbolculardandı. Onun ikinci biyografisi olan ÇİZGİDEKİ GLADYATÖR adlı kitabı yazmış ve derlemiş biri olarak, yaptığım işle, yazdığım kitapla ve Metin Hoca’yla olan ortak üretimlerimiz ve iki sporcu olarak güzel dostluğumuzla gurur duyuyorum. Ruhu şâd olsun. Lakaplarından biri de ‘Sol Açık’tı. Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın da kurucusudur aynı zamanda Metin Hocam. O dönem sendikamızda benim de katkılarımla hazırladığımız bültenden ve yazılarımızdan bir derleme aktaracağım;
Modern spor dört aşamadan geçerek küreselleşti:
1. Fabrika aşaması:
Sporun ilk aşaması fabrika özelindeydi. Bu aşamada öncülük İngiltere’deydi. Sanayi devriminin ilk dönemlerinde İngiltere’de işçiler, yoğun bir çalışma içerisine sokuldular. Bu dönemde işçiler günün yarısından çoğunu makinaların başında tüketiyorlardı. Sermayenin işçilere sunduğu ucuz birayla günün yorgunluğu gideriliyor, işçiler kendilerini yeniden üretemeden makinaların başına dönüyorlardı. Böylece sermaye işçileri rahatça denetleyebiliyordu.
Bu durum daha sonraları işçilerin örgütlü mücadeleleriyle biraz olsun değişti. İşçilerin çalışma süreleri gün be gün azaldı. 1 Mayıs 1848’de işçiler on saatlik mesai hakkını kazanmışlardı. Artık işçilerin kendilerini yeniden üretebilecekleri özgür zamanları vardı. İşçinin özgür zamanı sermaye için büyük tehlikeydi. İşçiler, özgür zaman süresinde kendilerini yeniden üretebilir, sermayeye karşı örgütlenebilirlerdi. İşte sermaye bu arada sporu yeniden keşfetti. Fabrika takımları kurarak, fabrikalara bir aile görüntüsü vererek, sınıf dayanışmasını bir ölçüde gerilettiler. Sınıf çelişkisinin yerini, ‘fabrika ailesi’ çelişkileri aldı. Firma aşkı sınıf mücadelesini unutturduğu için, saflar yapay olarak sermayedarların isteğine göre oluşturuldu. İşçisiyle, memuruyla, patronuyla bir taraf; yine işçisiyle patronuyla memuruyla karşı taraf olarak, kıyasıya spor adlı serüvene atıldılar.
Bu serüvenin sonucunda kazanan taraf kuşkusuz emekçiler değildi. Son çözümlemede atılan gollerin tümü, patronların hanesine yazılıyordu. Sporda aslan payı yine patronların tekelindeydi.
2. Mahalle Aşaması:
Fabrika aşamasının getirdiği avantajlarla, egemenler sporu, özellikle futbolu mahallelere taşıdılar. Egemenler mahalle takımlarını kurdular. Burada amaç, değişik kesimlerdeki değişik kategorideki insanları karşı karşıya getirmek ve onlar arasındaki sınıfsal çelişkilerin yerine, sahte dostluklar sahte düşmanlıklar yaratmaktı. Kuşkusuz burada kaybeden, sınıfsal yapısı itibarıyla sermayeye karşı mücadele verebilmek için, dostluk dayanışma ve kardeşlik duygusuyla örgütlü olmak zorunda olan işçi ve emekçilerdi. Uyduruk spor çelişkisiyle işçiler ve emekçiler mahalle aşamasında da karşı karşıya gelmişlerdir. Mahalleler mahallelere rakip yapılmış, sermayenin isteği bir ölçüde yerine gelmiştir.
3. Kent Aşaması:
Özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması aynı zamanda burjuva spor düzeninin kentlere taşınmasını da peşi sıra getirdi. Artık spor, kentler arası bir yarışmanın bir savaşımın öznesiydi. Böylelikle sermaye spor aracılığıyla kitleleri sömürünün kaynağından başka taraflara uzaklaştırabiliyordu. Bu aşamada ülkemizde yaşanan bir örnek hâlâ kara bir leke olarak spor tarihimizde duruyor. Anımsamak gerekirse; İkinci profesyonel liglerin oluşturulduğu dönemde, bir Kayseri-Sivas faciası yaşanmıştır. Kayseri’de oynanan Kayseri-Sivas maçı sonrası provokatörlerin körüklemesiyle çıkan olay alevî-sünnî çatışmasına dönüştürülmüş, sonuçta yaklaşık kırka yakın vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bugün bile hâlâ bu yaralar sarılmış değildir.
4. Ulusal Aşama:
Sermaye sporu keşfetmişti. Spora kendi ideolojisinin damgasını vurmuştu. Ekonomik sosyal, kültürel olaylar sonucunda, ezik düşmüş ulusların bu duygularını tamir etmek için sporu önlerine sunmuştu. Sporda kazanılan her başarı sözde ulusların yükselişini simgeliyordu. “Avrupa avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri”, “Samiyen herkese mezar olacak!” vb. sloganlar Avrupa karşısında her alanda olduğu gibi sporda da ezikliğimizin tepkisiydi. Sonuç olarak spor dediğimiz etkinlikler, yeni aşamada ulusları bile aşmıştır. Yakın gelecekte ulusal maçların yerini holding kulüplerinin alması kaçınılmaz görünüyor.
İNGİLİZ EMPERYALİZMİ VE SPOR
1. Petrof Ak Zambaklar Ülkesinde adlı yapıtında o dönem Avrupası’nda futbolun gelişmesini şöyle anlatıyordu: “Napolyon yirmi ulusun kuvvetlerini Rusya’ya karşı topladı. Moskova’ya kadar vardıysa da burada yok edildi. Fransa’ya güçsüz dermansız döndü. Napolyon’un savaşlarından çok yorulan Avrupa toplulukları, İngiltere’nin sürekli savaşların baş sorumlusunu (Napolyon’u) yakalamasından memnundular. İngilizler’in yenilmez enerjilerinin önünde saygıyla eğiliyorlardı. Avrupa gençliği kendilerini İngiliz sporlarına, bu arada İngiliz sporlarının en kaba biçimi olan, bir topu tekmelemekle oynanan futbola vermişti. Futbol din gibi birşey olmuştu. Ondan çok zevk alıyorlardı. Onu bir bilim, bir sanat durumuna getirdiler. Futbol bütün bir kuşağın düşüncelerini, gözlerini kaplayan garip bir tutku olmuştu.”
Tarihsel bir döneme ‘Güneşi Batmayan Ülke’ olarak damgasını vuran İngiliz emperyalistleri tarafından sömürge ülkelerine taşınan futbolun yaygınlaştırılmasındaki temel etken kuşkusuz yalnızca eğlenmek, oyalanmak değildir. İngiliz emperyalistlerinin ideolojik araçlarından biridir futbol. ‘Asılacaksan İngiliz Sicimi ile Asıl’ yaklaşımı, ‘Oynayacaksan İngiliz Gibi Oyna’ olarak kendisini futbolda ortaya koyuyordu. İngilizler için şekil değil, sonuç önemliydi.
Emperyalist kapitalistlerin kitleye yaklaşımını sporun içeriği çok açık ortaya koyuyordu. ‘Güçlüler ayakta kalmalı, zayıflar ayıklanmalı’, daha başka bir deyişle itaat etmeliydi.
FİNANS KAPİTALİN SPORU
Günümüz sporuna finans kapital damgasını vurdu. Zaten kirli olan spordaki ilişkiler iyice kirletildi. Yeşil çuhalar yeşil çimlerden daha da önem kazandı. Şike, kumar, siyaset, doping, mafya, şiddet, küfür vb. illetler sporu bütünüyle kuşattı. Oyundan spora büyük bir yabancılaşma yaşandı. Oyunla bütün bağlarını koparan ve vahşi kapitalizmin ideolojisiyle sarmalanan spor, metalaştırıldı. Sporcular da şovmenleştirildi. Spor oyun, sporcu da oyuncu olarak kalamadı; Oyunla sporu eşitlemek olanaksızlaştı. Arenalar post modern bir tapınağa dönüştürüldü. Spor kitleleri avutmada, uyutmada dini bile solladı.
Çocuklar, gençler en doğal hakları olan oyun alanlarından yoksun bırakıldı. Oynayamayan, yalnızca seyreden bedensel ve ruhsal açılardan sağlıksız bir nesil yaratıldı. Spor kazanç hırsını yaydı. Gençlere sporla köşeyi kestirmeden dönme umudu aşılandı. Bireysel kurtuluş umuduyla spora sarılan apolitik bir gençlik oluşturuldu. Gençler tembel öğrenci, kaytaran çırak olarak gelişme çağını tüketti ve entelektüel açıdan çok geri kaldı. Dönen spor çarkı özgürlüğü değil, sömürüyü yeniden üretti durdu. Frankolar Salazarlar (3F’ler) unutturuldu. Finans kapitalin spor arenalarındaki ‘Çağdaş Gladyatörlük Düzeni’ tartışılmaz bir tabu yapıldı. Estetik bir ameliyatla masumiyet maskesi takılan spor; Sağlık, eğitim ve üretim ilişkilerinin dışına itildi.
Sınıftan yana olduğu savında olanların spora yaklaşımları da bilimsel değil, tepkisel oldu. At yarışları, İddia, Spor-Loto, Spor-Toto ve benzeri sözde şans oyunları, özde kumar tutkusunu ön plana çıkardı. Yerli yabancı sporcu transferleri, ligin falına bakılması aydınların da uğraşları oldu. 12 Eylül döneminde futbolun iç politikaya dönük işlevinin tamamlandığı, spora ve özellikle futbola büyük yatırımlar yapıldığı görülemedi. ‘Politika tatile çıktı, yaşasın futbol’ söylemiyle yazarlar, çizerler, sanatçılar, edebiyatçılar ve hatta sendikacılar tribünde yerlerini aldılar. Ve biraz da entelektüel solun üzerinden ‘spor, imtiyazları eşit bir kamusal alandır’ masalı kitlelere yayıldı. Spor ortamı bütünüyle Üç Maymunu oynayanlarla oynatılanlara kaldı.
* * *
1980 darbe sonrasının şu sloganını anımsamayan yoktur;
NE SAĞCIYIZ NE SOLCU FUTBOLCUYUZ FUTBOLCU!
Bu slogana ve yaratılan şu algıya zıplayıp kafa atarım ha!.. Bu sloganın ta kendisi düpedüz sağ siyasete hizmet etmektedir zira. ‘Şipoya şiyaşet kayıştıymayın’ diye kendini yırtanlara bir çift sözüm var. Uyanın da kiraza gidelim yahu, sporun özellikle de futbol branşının tam göbeğindedir siyaset. Hem de sağ siyaset. Kapitalizmin küreselci, şirketçi, sapsağda ve kale gibi, mıh gibi çakılmış siyaseti, futbolun da sporun diğer tüm branşlarının da tam göbeğindedir.
Şimdi asıl konu, tüm bunlar ışığında İngiltere’de ‘sol’ partinin nasıl birinci parti olarak çıktığı, algıların nerelerden nereye geldiği ve Avrupa’nın Türk’ün Bozkurt’undan neden bu kadar rahatsızlık duyduğu konusudur. Gelişmeleri takip ederken küresel çapta neler olduğuna bakmakta fayda var. Bizim küreselcilerin bozkurt paniklemesi de ‘zamanlama’ konusunda bizi zaten yeterince aydınlatmıyor mu?
Papağanlara lafım yok da kanaat önderi gibi çıkıp ay yetişiiin spora siyaset karıştırıyorlar diye feryat figan bir tarafları tutuşanları, ben Jale AK Altunel, Metin Kurt’la beraber Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın bültenlerini hazırlayan biri olarak, gayet iyi, çook çok iyi anlıyorum ve hepsine birden ‘hadi oradan’ diyorum.
Ben de bozkurt ve bozkurt efsanesi ile ülkücülerin simgesi olmuş sözde kurt işareti arasındaki farkı ısrarla anlamayan/anlayamayan ve dediğim dedik diye zıp zıp zıplayan size, aynı şekilde ‘hadi oradan’ diyorum. O işareti Türk’ün ve Türklüğün simgesi yaptırma gayretinizi de anlayabilmiş değilim. Simgemiz bellidir; Ay yıldızlı kırmızı Türk Bayrağı…Tek liderimiz ise Mustafa Kemal Atatürk. Kafamızın içinde ise kıpır kıpır bir kalpak. İşte hepsi bu kadar.
Güzel ve farklı bir yazı, çoğuna katılmamak elde değil..
Inanılmaz derece özgün ve değişik bir bakış açısı.
Bence pek değerli bir katkı, elinize sağlık.
Teşekkür ederim selâmlar saygılar.