Av. Ersan Barkın yazdı…
Necip Hablemitoğlu suikastı davasında, nice yazışma ardından, yıllar sonra Necip Hablemitoğlu’nun 14.12.2002 tarihinde Eskişehir ADD’deki son konferansının görüntüleri ortaya çıkmıştı.
Aslında burada kısa bir parantez açmakta yarar var. Necip Hablemitoğlu’nun son konferansının bir kaydı olduğundan hiçbirimiz haberdar değildik. Konferans salonunda bulunan kişilerden biri olarak, bir kameranın sürekli çekim yaptığını anımsamama ve suikastın ardından görüntülere ulaşmaya çabalamamıza karşın, dönemin Emniyet yetkililerinden hiçbir kaydın olmadığını bilgisini almıştık. Bu nedenle, o “son konferans”tan elimizde sadece yerel bir televizyon kanalının birkaç dakikalık görüntüsü kalmıştı.
Yıllar sonra, yargılama sırasında Savcılık konferans kaydının varlığından söz etti ve Mahkeme kayıtların peşine düştü. Mahkeme-Savcılık-TEM arasındaki yazışmalarda, TEM’in “arşivi su bastığı” bilgisi sonrasında, görüntülerin soruşturmanın tamamlanması ardından adli emanete gönderildiği ortaya çıktı.
Bu nedenle, Mahkemenin konferans kayıtlarının dosyaya kazandırılmasına dair kararından 1 yıl sonra, talebin gereği yerine getirildi.
***
Sürece dair birkaç hususla ilgili bilgi vermek isterim:
Yargılamayı yapan Ankara 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, tutuklu tüm sanıkların tahliyesine hükmettiği 18.05.2023 tarihli celsesinde aynı zamanda,
• Ankara TEM’in konferans görüntülerini ivedi olarak ibraz etmesinin istenmesine,
• Konferans görüntüleri ile Necip Hablemitoğlu’nun suikast öncesi alışveriş yaptığı Migros’ta şüpheli olduğu düşünülen kişilerin kıyaslanmasına,
• Migros’ta görülen bu 2 şahsa benzer şahısların konferansta da görüldüğü anlaşılır ise bu şahısların, Özel Kuvvetler Komutanlığı MAK Alayı’ndan temin edilecek, 18.12.2002 tarihi itibariyle görevli Binbaşı ve daha alt rütbede bulunan subaylar ile astsubaylara ait fotoğraflar ile kıyaslanmasına karar verilmişti.
Ara karar sonrası Mahkeme heyetine, konferans görüntülerinin dosyaya kazandırılmasını ve Necip hocanın Migros’ta kaydedilen son görüntülerindeki şüpheli kişiler ile konferanstaki kişilerin karşılaştırılması kararını anladığımızı ancak Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan görevlilerin tespiti hususunun gerekçesini anlamadığımızı ifade etmiştik. Öyle ya, sanıkların önemli kısmı eski Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubu idi. Ancak sadece bu nedenle mi, konferanstaki kişilerin ÖKK’de görevli personelin tamamıyla karşılaştırılmasına karar verilmişti? Bu Mahkemeye sunulan bir “harici” bilginin sonucu ise vahimdi. Ancak ara karar böyle bilgiye dayalı değilse de vahimdi. Zira, suikastın failini doğrudan bir askeri birlikte aramak, bir yandan ülkedeki faili meçhuller konusundaki bir ön yargının açığa vurumuydu ancak diğer yandan da karşılaştırmayı bu ölçüde sınırlandırmak, gerçekten konferans ve markette Necip Hablemitoğlu’nu takip eden şüpheliler varsa, bunların tespitini olanaksız hale getiriyordu.
Zaten, sonraki duruşmada, aldığı kararların vehameti ve “kaçma şüphesi olmadığı” gerekçesiyle tahliyesine karar verdiği sanıklardan birinin adli kontrol hükümlerini ihlal ettiğinin “basından” öğrenilmesi nedeniyle Mahkeme heyetinin reddini talep ettik. Talebimiz reddettiğimiz heyet tarafından kabul görmedi, itirazımız da üst numaralı Mahkemece reddedildi.
Ancak, sonraki celse Mahkeme heyeti “fiilen” ve tamamen değiştirildi. Yeni heyet ise, ÖKK’ye müzekkere yazılması kararından vazgeçti. Kanaatimizce bu da vahimdi. Zira, önceden alınan karardan vazgeçilmesi, gerçekten bazı kurumların kollandığı fikri yaratabilirdi. Bu yüzden, ÖKK’ye yazı yazılması talebimizi genişleterek, şüpheli kişilerin resmi görevli olduklarına dair “kuvvetli” şüphe nedeniyle, Emniyet Müdürlüğü’ne yazı yazılmasını, karşılaştırmaya esas bilgilerin dosyaya dahil edilmesini talep ettik.
***
Mahkemenin 18.05.2023 tarihli celsesinde, “olayda tetiği çeken asli failin kim olduğunun tespiti, bu fail tespit edilir ise dosyamız sanıkları ile veya olayda başkaca şahıslar var ise bu şahıslar ile tespitinin yapılması hususunda” Ankara CS’ye suç duyurusunda bulunması üzerine, 2023/131384 nolu soruşturma açılmış ve ancak Savcılıkça, soruşturmanın tamamlandığı, bu hususta Mahkemenin inceleme yapabileceği gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmişti.
Yukarıda aktardığım gibi, Mahkeme ara kararlarının “konferans kayıtlarının dosyaya kazandırılması”na ilişkin kısmı ise, karardan yaklaşık 1 yıl sonra yerine getirildi ve görüntüler Mahkeme dosyasına ibraz edildi.
Mahkemece, görüntüler üzerinde inceleme yapmak üzere bilirkişi görevlendirildi. Bilirkişiye verilen temel görev, suikast öncesinde Necip Hablemitoğlu’nun alışveriş yaptığı Migros’ta, şüpheli olduğu değerlendirilen 2 kişinin konferans salonunda bulunan kişiler arasında bulunup bulunmadığının saptanmasıydı.
Bilirkişi incelemesi sonucunda, Migros’ta Necip hocayı takip eden ve birbiriyle irtibatlı görülen şüpheli sayısının 2 değil 3 kişi olduğu saptandı.
Aynı zamanda, bu 3 kişinin, konferans salonunda bulunan ve birlikte oturan 5 kişiyle benzerlik gösterdiği değerlendirildi.
Daha da ilginci, bu kişiler içinde Migros’taki şüphelilerle en çok benzerlik gösteren kişinin, olaydan 22 yıl sonra bilirkişinin saptadığı 3. Kişi olmasıydı. Oysa ne olay tarihinde, ne de devam eden soruşturmada market görüntülerindeki 3. Kişiden söz edilmemişti. (Bu kişilerin görüntülerini, kişilik haklarına duyduğumuz saygı ve pektabi KVKK nedeniyle paylaşmıyoruz)
***
Bu gelişmeler sonrasında, biz de konferans görüntülerini inceleyebildik. Görüntülerde, Necip hocanın arkadan sesi geliyor ve ancak nadiren kamera konuşmacı olarak kendisini gösteriyor. Kamera kaydı, ekseriyetle, kimi zaman odaklanmak suretiyle dinleyicileri çekiyor. Bu durumun, görüntülerin haber ya da konferans konusunu değil, katılımcıları “arşivlemek” için çekildiğini ortaya koyduğu açık.
Peki görüntüleri kim çekti? Konferans katılımcılarının kaydedilmesi talimatını kim/neden verdi? Neden bazı katılımcılar üzerinde, özellikle yüz ayrıntılarının tespiti için odaklanıldı? Bu kişiler üzerinde bir şüphe varsa, kişilerin kim/kimler olduğuna dair bir çalışma yapıldı mı? Yapılmadıysa vahim ama yapıldıysa nasıl bir sonuca erişildi? Migros’taki görüntülerde şüpheli 2 kişi basına servis edilmişken, tüm kayıt incelendiğinde kişilerle irtibatı eğitimsiz göz tarafından dahi saptanabilen kişiler neden hazırlık soruşturmasında saptanamadı? Vakıa, soruşturmanın başında görev yapan “görev”lilerin dikkatinden mi kaçmıştı yoksa bir kısım bilgi “iraden” mi görülmemişti?
Zira, suikastın üzerinden 22 yıl geçtikten sonra, gerçekten söz konusu görüntüler ya da bu görüntülerin açtığı yol üzerinden “şüpheden uzak” biçimde olayla ilişkili kişiler tespit edilse, bu kişilerin doğrudan şu an yargılanan sanıklarla ilişkili olmaması halinde, zamanaşımı nedeniyle haklarında işlem yapmak olanaksız. Daha açık biçimde ifade edeyim: Bugün, bir kişi ortaya çıksa ve suikastı tüm ayrıntılarıyla ortaya koysa ve kendi sorumluluğunu da somut verilerle paylaşsa, bu kişi, mevcut sanıklarla “iştirak” ilişkisi içinde değilse, haklarında zamanaşımı nedeniyle mahkumiyet hükmü verilemez.
***
Yargılamanın, yukarıda bir kısmını paylaştığım seyri sonrasında, Mahkemeden,
• Gizlilik kararı öncesinde de sonrasında da yer almayan,
• Nedense 22 yıl boyunca ortaya çıkarılmayan,
• Konuşmacıyı değil, sadece izleyicileri kare kare “fotoğraflayan”,
• Bu haliyle de konferans içeriğinin değil, katılanların kaydedilmesi amacını taşıdığı belli olan,
• Bilirkişi raporunda şüpheli olarak saptanan kişilerin fiziksel durumlarından “resmi” görevli kişiler olabileceği izlenimi yaratan görüntülerdeki kişilerin tespiti için,
• Aradan geçen zamanda, “yüz tanıma sistemleri”ndeki gelişmelerin, şüphelilerin kimliklerinin tespitine kolaylıkla olanak vereceği gerekçesiyle talepte bulunduk.
Mahkeme, dosyada toplanan deliller haricinde yeni delil tespit edilmesi ya da olayda yer aldığını düşündüğü başkaca şüpheli/şüphelilerin tespiti için suç duyurusunda bulunulmasının gerektiğine karar verdi. Bu nedenle talebimizi kabul etmedi ve tahkikat görevinin Savcılığa ait olduğuna karar verdi.
Oysa, bir yıl önce önceki heyetin verdiği benzer bir karar sonrasında Savcılık, Mahkeme görüşünün aksine bir değerlendirmeyle, soruşturma talebi hakkında “kovuşturmaya yer olmadığına” karar vermişti.
Bu nedenle, ilgili durumun yeniden soruşturulması için Savcılık aracılığıyla Sulh Ceza Hakimliği’nce (mecburen) KYOK kararının kaldırılmasını ve kişilerin tespiti için yeniden soruşturma açılmasını talep ettik.
Talebimiz üzerinden bir haftaya yakın zaman geçti. Henüz talebimize dair bir inceleme yapılıp yapılmadığını, talebimizin kabul görüp görmediğini bilmiyoruz.
Ancak, Mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi raporuyla market ve konferans görüntülerinde benzerlik görülerek şüpheli olduğu saptanan kişilerin tespit edilmesi gerektiği ortada. Bizim “devlet”in yerine geçerek bu görevi yerine getirmemiz olanaklı değil. Bu süreçte, yanımızda/ardımızda hiçbir insan hakları kuruluşunun, siyasi partinin olmaması, bugüne değin tek bir baro temsilcisinin dahi duruşmayı takip etmemesi, sürece dair bilgi edinmeye dahi çalışmaması nedeniyle “kendi” mücadelemizi kendimiz yürütmek dışında çaremiz yok.
Aynı adliye içindeki iki ayrı yargı biriminin aralarındaki “hukuki” tartışmanın bu tespiti engellememesi gerekir. Sonucu, yaşayarak göreceğiz.
***
Suikastın 19. yılının son haftalarında açılan davanın seyrinin kaygı verici olduğu açık. Bu süreçte yaşananların her ayrıntısıyla, mevcut dava dosyası içeriği de irdelenerek, hayli hacimli bir çalışmanın konusu olacağını ifade etmeliyim.
Kurumlar arası ilişkiler, taleplerin ancak aylar sonra yerine getirilmesi, teknik olanakların birkaç saatlik çalışmayla dahi sonuç verebildiği konularda, “atalet” nedeniyle zaman kaybettiğimiz ortada. Açıkçası bu durum, suikastın çözülmesine dair beklentiyi, bir “davamızın” dahi olmadığı dönemden daha uzaklara götürüyor.
18.12.2002 tarihinden itibaren, Hablemitoğlu ailesi, suikastın gerekçeleri ve faillerinin şüpheden uzak biçimde tespiti için çabaladı. Olaydan yaklaşık 20 yıl sonra hazırlanan iddianame ile açılan davayı da, aynı saiklerle ve titizlikle takip etti.
Ancak, yıllar önce Necip Hablemitoğlu suikastını “Türkiye’nin sahipsizleştirilmesi sürecinin başlangıcı” olarak değerlendirdiğimiz gibi, suikastın ardından soruşturmanın ve ardından davanın aynı biçimde “sahipsiz” kaldığı gerçeğiyle yüzleştik.
“Türkiye’nin sahipsizleştirilmesi” sözünü ağır bulan varsa, suikastın gerçekleştirildiği 2002 yılından, 2010’lara, ardından 2016’ya ve bugüne kadar yaşananları bir düşünmeli.
Söylenecek çok söz var. Ama iyisi, söz hakkımızı “tarih”e devretmek. Herkesi ve her şeyi hak ettiği gibi kaydedecektir elbette.
Ersan bey’e yazı için teşekkürler. Türkiye’nin sahipsizleştirilmesi acı bir gerçek olarak dursa da, bu millet ufak bir özden yeniden küllerinden doğmayı bilecek, bilinçlenecektir. Hablemitoğlu davasını aydınlatmak, insanlık adına yapılan en onurlu bir mücadeledir. Haberleri takip ediyoruz. Hablemitoğlu’nun ruhu şad olsun.