Ergun Türkcan yazdı…
“Milliyetçi Cephe Hükümeti” MC, diye bilinen AP Başkanı Demirel’in başkanlığında AP-MSP-CGP-MHP koalisyonu 12 Nisan 1975’de güvenoyu alarak Eylül’den beri süren siyasi krizi bitirdi. Bağımsızların da desteğini alan bu hükümette AP 16, MSP 8, CGP 4 ve MHP 2 bakanlık almıştı. En kârlı parti, Meclis’te 3 sandalyesi olan Alpaslan Türkeş’in MHP’si idi. Bu MHP’nin ciddi bir katalizör olarak, günümüze kadar gelen tarihinin en önemli aşaması sayılmalıdır, çünkü küçük olmasına rağmen, sokaklara hakimiyeti bir yana, bundan sonraki hükümetlerin de kurulmasında kritik bir rol oynayacaktır. Birinci MC diye bilinen Hükümet 5 Haziran 1977 seçimlerine kadar görevde kaldı.
Bu dönem içte ve dışta şiddetin tırmandığı, iktisadi krizlerin çözülemediği bir kargaşa olarak hatırlanacaktır. En başta CHP mitingleri CHP militanları tarafından hemen her yerde, ‘Başbuğ Türkeş’, ‘Katil Ecevit’ sloganlarıyla saldırıya uğramıştır. Ecevit “bana ‘katil Ecevit’ diye Londra’da Rumlar söyledi ama şimdi bunlar söylüyor”, demişti. Buna karşın Demirel’e de cebinden CHP gençlik kolları üyesi kartı çıkan birisi Bakanlar Kurulu çıkışı yumruk attı. AP’li Devlet Bakanı Seyfi Öztürk de, “saldırganı bu yönde davranışa sevk eden baş kundakçı Ecevit’tir,” dedi. Türkeş’in Diyarbakır gezisinde de olaylar çıktı, 2 kişi öldü, 46 yaralı…
Siyasetçilerin diyaloğu bu düzeydeyken Ermeni katiller Avrupa’nın göbeğinde iki büyük-elçimizi şehit ettiler: 22 Ekim günü saat 14 sıralarında Viyana Büyükelçiliğine giren 3 katil kapıdakileri etkisiz hale getirdikten sonra Büyükelçi Daniş Tunalıgil’i makamında taradılar. İki gün sonra da, 24 Ekim’de bu kez Paris Büyükelçisi İsmail Erez’in otomobili Sen nehri üzerindeki bir köprüden geçerken tarandı, Erez şoförü ile birlikte şehit oldu. Her iki cinayette de katiller kolayca kaçtılar. Bu cinayetleri Ermeni terör örgütü ASALA üstlendi.
Bu arada 1971’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi, TİP, 30 Nisan 1975’de yeniden kuruldu; Başkanlığa Behice Boran, Genel Sekreterliğine ise Nihat Sargın getirildi. Diğer kurucular, ilk Başkan Mehmet Ali Aybar dışındaki eski kuruculardı. Aybar ise, eski partililerle anlaşamadığı için, 30 Mayıs’ta Kemal Nebioğlu ve bir grup eski sosyalist ile birlikte Sosyalist Partiyi kurdu. Bu parti, 1977 Kurultayında Sosyalist Devrim Partisi, SDP adını aldı. Bu ikisi de 12 Eylül’den sonra tekrar kapatılacaktır.

Türkiye 12 Mart 1971 rejiminden sonra 1973 ve 1977’de iki genel seçim yapsa da 70’li yıllar ülkenin siyasi istikrar görmediği; partilerin, sanki düşman gibi birbiriyle kıyasıya savaştığı; anlaşma-uyuşma kavramının unutulduğu; sağ-sol ideolojilerin sokağa indiği; arka arkaya siyasi cinayetlerin, devalüasyonların, kıtlıkların yaşandığı Cumhuriyetin kötü zamanlarıdır. Sanki bütün bunlar Ordunun yeniden kışlasından çıkması için gizli bir el tarafından yazılmış veya tertiplenmiş bir senaryonun uygulanmasıdır. Yine yukarıdaki anlatımı sürdürüp, seçimler ve hükümetler çerçevesini kurup, buradan hareket edelim.
1977 GENEL SEÇİMİ VE SONUÇLARI
Birinci MC Hükümetinin seçimleri öne çekmek istemesi ve CHP’nin de bu teklifi benim-semesiyle 5 Haziran 1977’de genel seçimler yapıldı. MC Koalisyonundaki 4 parti dışında, yeni kurulan TİP dahil yine 8 partinin katıldığı seçimde CHP oyların % 41,3’nü alıp 213 mv ile birinci parti çıkmasına rağmen, hükümet kurmak için gerekli 226’dan 13 eksik sandalyesi olduğu için yine iktidara gelememişti; koalisyon gözüküyordu. AP ise % 36,9 oyla 189 mv çıkarmış, MSP ve CGP’nin oyları bir miktar azalırken, MHP’nin oyları artmış, % 6,4 ile 16 mv çıkarmıştı. TİP bu kez mv kazanamadı. Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme seçiminde CHP’nin 28, AP’nin 21 senatörü oldu.
Korutürk, gelenekten sapmadı ve görevi 14 Haziran’da Ecevit’e verdi; azınlık hükümeti 21 Haziran’da açıklandı; Korutürk “güvenoyu alıp alamayacağına Millet Meclisi karar verir,” inancıyla hükümeti onayladı, fakat 3 Temmuz’da yapılan oylamayla 217’e karşı, 229 oyla Ecevit’e güvensizlik çıktı. Bunun üzerine görev Demirel’e verildi; 17 AP’li, 8 MSP’li ve 5 MHP’li bakandan oluşan hükümet 1 Ağustos’ta 229 oyla güvenoyu aldı. Ancak bu İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti, 31 Aralık 1977’de verilen bir gensoru bağlamında 218 güven oyuna karşı 228 oyla düşürüldü; Cumhuriyet tarihinde gensoruyla düşürülen ilk hükümettir.
BU KEZ DE ECEVİT’İN ‘TUHAF’ ON BİRLER HÜKÜMETİ
Bu hükümet, 1971’in talihsiz ve teknisyenlerden oluşan ‘tuhaf’ On Birler Hükümetinin, bu kez diğer partilerden koparılmış On Bir siyasetçiyle kurulmuş asimetrik bir halidir. Hükümet pazarlığının yapıldığı Güneş Oteline atıfla da anılan koalisyonda AP’den ayrılan 11 kişinin 9’u, CGP’den 2, DP’den 1 ve 1 bağımsız, CHP’den de 21 kişi, toplam 34 bakanlık mevcuttu. Devlet Bakanlığı 10’a çıkarılmış, ayrıca İşletmeler Bakanlığı ve Yerel Yönetimler Bakanlığı diye 2 yeni bakanlık kurulmuştu; bunlar bir daha kurulmayacaktır. Cumhurbaşkanı 5 Ocak’ta kabineyi onayladı, 17 Ocak 1978’de, 218 ret oyuna karşı 229 oyla güvenoyu alacak ve 1979 sonuna kadar görevde kalacaktır.
Demirel Bir Daha, Fakat Azınlık Hükümetiyle Geliyor.
Bu ‘kiralık 11 milletvekili’ ile hükümet kurmak Ecevit veya herhangi bir siyasetçi için kısa dönemde başarı gibi görünse de, uzun dönemde Ecevit ve CHP’ye çok zarar verecektir. Yeni bakanların bir kısmı, fırsattan istifade açıkça keselerini doldurmaya başlayacak, dedikodular ayyuka çıkacaktır. 12 Eylül’den sonra açılan davalarda bu bakanlar mahkum olacaktır; tabii, dolaylı yoldan da Ecevit…Durumu 14 Ekim 1979’da yapılan Senato üçte bir yenileme ve 5 ildeki ara seçim sonuçlarında görebiliriz: Katılma oranının yüksek olduğu bu seçimde AP oyların yarısına yakınını alarak, yüzde 46,8 toplam 50 senatörlüğün 33’nü kazanırken, CHP yüzde 29,2 ile 12 senatörlük kazandı. Bunun üzerine Ecevit fazla beklemeden istifasını sundu
Korutürk 24 Ekim’de görevi Demirel’e verdi. Uzun görüşmelerden-pazarlıklardan sonra MHP ve MSP’nin hükümeti dışarıdan destekleme sözü üzerine Demirel azınlık hükümeti kuruldu, 12 Kasım’da Cumhurbaşkanı onayladı, 25 Kasım’da da Meclis’ten 208 redde karşı 229 oyla güvenoyu aldı. İşte bu hükümet 12 Eylül’de darbe ile devrilecek, tüm siyasiler uzun bir tatile çıkıp, yaptıkları hataları değerlendirme fırsatı bulacaklardır. Bu hükümet darbeden 8 ay önce, Türkiye’nin geleneksel iktisat yapısını-politikalarını, zaten zayıflamış bir devletçilikten, hızla liberalizme-açık ekonomiye doğru kökten değiştirecek kararlar alacaktır.
ESKİ PLANCILAR DEMİREL İLE ÖZAL ÜLKEYİ NEO-LİBERALİZME BULAŞTIRIYOR
Birinci Planı yapmasa da, Demirel uygulamaktan kaçınmadı, İkinci Plan (1968-72) ise onun ve DPT Müsteşarı Turgut Özal’ın (31.1.1967 – 21.4.1971) eseridir. Üçüncü Planı da (1973-1977) aynı ekip hazırladıysa da, Ecevit Hükümeti 1978 başında iktidara gelince, onun DPT Müsteşarı Bilsay Kuruç ve İPD Bşk. Oktar Türel, Demirel’in yaptırdığı Dördüncü Planı uygulamak istemediler, 1978 Yılı bir geçiş programı ile idare edilerek, yeni Dördüncü Plan (1979 – 1983) hazırlandı. Aslında planlamanın periyodu ve tarafsızlığı bir şekilde bozulmuş oldu, çünkü DPT’nin bir iktidar kuruluşu değil, bağımsız bir devlet kurumu olduğu iddiası da artık boşlukta kalıyordu; her iktidar kendi planını yapar kuralı ortaya çıktı. Demirel de, artık kendi planının yaptıracaktır. Bu kez Özal DPT Müsteşarı değil, Başbakanlık Müsteşarıdır; Hasan Celal Güzel DPT Müsteşarıdır; Plan-Programlarda değişiklikler yapılacak, 1981 Yılı programı düzeltmeleri içerecektir. Beşinci Plan da Dördüncüsü gibi bir yıl ertelenmiş olarak (1985-1989) dönemi için hazırlanacaktır. Aslında bu hazırlıkların fazla bir değeri olmadığı da kısa zamanda anlaşılacaktır: DPT ve Planlama kavramı, Müsteşar Özal ve Patronu Demirel’in himmetleriyle fiilen tarihe karışacaktır, kökünü kazımak da Tayyip Erdoğan’a düşecektir.
Ancak bu kadar emeğe de yazık oldu demeyelim, ama kısa bir sürede, Turgut Özal, Dünya Bankasındaki çalışmalarının ve geçmişinin verdiği ilhamla 24 Ocak 1980 kararları denecek ünlü liberal kararnameleri yayınlayacaktır. Bu kararların ne olduğu, nasıl bir ekonomiye adım atıldığı tartışılırken, Demirel Hükümeti ilk yılını doldurmadan 12 Eylül darbesi yapılacak ve Turgut Özal da, Bülent Ulusu Hükümetinde Ekonomik İşlerden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak yine kararnameyi uygulamakla meşgul olacaktır. Patronu Demirel ise Zincirbozan’da, Ecevit’le gün saymakta, niçin bir Cumhurbaşkanı seçmeyi beceremediklerini düşünmektedir.[2]
TÜRKİYE’Yİ KÖKÜNDEN DEĞİŞTİREN 24 OCAK 1980 KARARLARI
IMF veya Dünya Bankası, IBRD uzmanlarının gelip iktisadi-mali düzenlemeler yapmasını beklemeden, onlardan ilham veya talimat alan Turgut Özal, 20 yıldan beri birlikte çalıştığı Patronu Demirel’in emri ve/veya rızasıyla İktidara gelir gelmez yani ikinci ayını doldurmadan 12 Eylül’de bu programı Resmi Gazete’de yayınlattı. Kararların kısa ve uzun vadeli hedefleri vardı; önceki programlardan farkı kısa vadeli palyatif hedefler yerine ekonomide yapısal hatta temel kuralları değiştirmeye yönelik ekonomik bir gelişme programı olmasıdır.

Önce 1980 yılında şok fiyat artışlarıyla talebin düşmesine çalışıldı: ABD dolarına karşı TL % 33 oranında kayıp verince, kamu kesimi mal ve hizmetlerinde de fiyatlar arttırıldı.[3] İlk kez Temmuz 1980’de mevduat ve kredi faizleri serbest bırakıldı; yabancı bankaların-sermayenin girişiyle rekabetin artacağı umuldu, ama dış dünyanın pek güven duymadığı anlaşıldı. Bunun yerine çaycı-çorbacı yerli bankerlerimiz, bol miktarda insanın birikimlerini iç etme fırsatı bulacaktır. Bu skandallardan sonra mevduat faizleri tekrar Merkez Bankasına bırakıldı. Daha sonra, 1982’de Sermaye Piyasası Kurulu kanunun çıkacak, 1985’de Bankalar Kanununda köklü değişiklikler yapılacak, 1986’da İstanbul Menkul Kıymetler Borsası faaliyete geçince, Merkez Bankası bankalar arası para piyasasını faaliyete geçirecektir.
Döviz piyasası da ilk kez 1984’de Türk vatandaşlarının döviz hesabı açabilmeleriyle ortaya çıkacaktır. Merkez Bankası 1988’de döviz piyasasını açınca, 1989’da tüm döviz işlemleri ve uluslararası sermaye hareketleri serbest bırakıldı; 1990’da bankaların kendi işlemleri için kurları serbestçe belirlemeleri kabul edildi. Böylelikle 1990’dan itibaren TL artık konvertible hale gelip yani serbestçe, piyasalardaki cari kurlardan yabancı paralara dönüşebildi.[4] Bunlar ileri kapitalist ekonomilerin neo-liberal rejimlerine uyum için alınmış kararlardır, ancak, bu ekonomilerin yüzlerce yılda geliştirip-yerleştirdiği kurum ve kurallar sizde mevcut olmazsa, kısa dönemli siyasi hesaplar peşinde koşan hükümetler pek tabii ki, ülkeyi iktisadi ve siyasi krizlerle karşı karşıya, arkasından da IMF gibi kuruluşların ellerine bırakabilir; göreceğiz.
Bu 24 Ocak Kararlarının bir değerlendirmesini, DPT Müsteşarlığından 24 Ocak 1980’in başında ayrılmış olan Prof. Bilsay Kuruç’un kalemine bırakalım[5]: “24 Ocak Tipi Büyüme:
“İki yıllık uygulama bunun tipik olarak büyümeye kapalı bir stagflasyon olduğunu göstermiştir.
1980 yılında enflasyon bilerek izlenen bir politika olmuştur. Bütçe açığı GSMH’nın % 5’ine, dış ticaret açığı 4.999 milyon dolara, cari işlemler açığı 3.289 m. dolara erişmiş, emisyon artış hızı % 52,3 e yükselmiştir. Resmi toptan eşya fiyatları endeksi de ilk kez % 100’ün üzerinde artmıştır…Yatırımların, emek gelirlerinin ve istihdamın düşüklüğü, 24 Ocak politikasının 1981’de en ciddi problem alanları haline gelmiştir…bu modelle Türkiye’nin ekonomik ve teknik yapısında emek-yoğun teknolojilerin, küçük ölçekli tesislerin, ikinci elden alınacak tekniklerin (ve olabilirse her çeşit sermayenin) gitgide egemenlik kazanmasının açıklandığını açık seçik göstermektedir.”
DIŞ DÜNYADAKİ KRİTİK GELİŞMELER
Türkiye bir şekilde kendini değişim rüzgarlarına bırakırken, dünyanın da siyaseten değiştiği, İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan Soğuk Savaş düzeninin Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile tamamen neo-liberal, kapitalist bir çerçeveye oturduğunu ifade etmeliyim. Sovyetlerin hem siyaseten 15 parçaya ayrılması hem de planlı-komünist bir düzenin hiç bilmediği bir piyasalar kargaşasına açılması yanında, 1978’den itibaren Çin Halk Cumhuriyeti de hızla her alanda piyasa düzenini benimsemiş, ABD henüz farkında olmasa da, onun her alanda rakibi olmak için hızla büyüyordu. Türkiye bu anlamda sanki bir on yıl önce davranmış gibiydi.

Fakat bunlar 80’lerin sonudur; bunu önceleyen süreç ise 70’lerin sonu, Şubat 1979’da, İran İslam Devrimiyle Şah’ın ülkeden kaçması ve ülkede Şeriat ilan edilmesi ile Afganistan’daki laik rejimin komşusu İran gibi Selefi İslamcıların saldırısından bunalıp, Sovyetlerden yardım talep etmesi ve Sovyet ordularının Selang geçidinden ülkeye girmesidir. Bu giriş, 19.yy’daki Büyük Oyun[6] döneminde bile görülmemiş bir Rus hamlesidir ki, sonuçları itibariyle aynıdır.
Bu iki olay, ABD’nin koyu Sünni İslam’ı Şiiler ve komünistlere karşı Yeşil Kuşak modeli icat edip ve her yerde kullanmaya başlamasına, tüm İslam dünyasıyla birlikte kendisi dahil tüm Batı alemini terör dalgalarına maruz bırakmasına yol açacaktır; 12 Eylül darbesinin de, bir şekilde Türkiye’yi bu kuşakta tutmak ve NATO dışına düşmüş Yunanistan’ı tekrar içeri sokmak yani Türkiye vetosunu kaldırmak için yukarıdan gelen emirle yaptırıldığı da söylenir. Bunlara ayrıca bakarız; ancak bu süreci bir de büyük bir iktisatçımızın gözüyle görelim[7]:
“1970’li yıllar son bulurken uluslararası sermaye, Batı işçi sınıflarının ve Üçüncü Dünya’nın Altın Çağ kazanımlarını, neoliberal bir karşı saldırı ile eritmeyi, tersine çevirmeyi kararlaştırdı. Bu ekonomik saldırı, emperyalizmin saldırganlaşması ile bütünleşti. Elli yıllık dönemin “iniş aşaması” böylece başladı. 21’nci yüzyıla geçişte önce sosyalizmin zayıf halkası Yugoslavya’da, sonra Müslüman coğrafyasının laik, “aykırı” toplumlarında ABD’nin sürüklediği rejim değiştirme operasyonları tasarlandı, uygulandı; milyonlarca insanın ölümüne yol açtı.”
1980 sonrasında Afrika’da, Güney Amerika’da “şok tedavisi” içeriği kazanan neoliberal dönüşümün mağdurları, Müslüman coğrafyanın savaş kurbanları ile birleştiler; Avrupa ve ABD’nin Güney sınırlarına yığılan göç dalgaları oluşturdular. Göç, Batı emekçi sınıfların bileşimini etkiledi. Reel sosyalizmin krizi komünist partileri dağıtmaktaydı. Avrupa sosyal demokrasisi sınıfsal programını terk etti; neoliberalizme teslim oldu. “Sahipsiz” kalan Batı işçi sınıfı saflarında milliyetçi eğilimler yeşerdi. Reel sosyalizm SSCB’de ve Avrupa’da “kendiliğinden” dağılmaya başlamıştı”.
TÜRKİYE SANKİ İÇ SAVAŞTA
Aylara, yıllara yayılmış birçok terör olayını belli bir tablo çerçevesine yerleştirdiğiniz zaman olayın vahameti ortaya çıkıyor. İnsanlar her olayı güncel olarak değerlendirip tümünü birlikte göremediği için kısa zamanda öncekileri unutuyor ve çok tehlikeli süreç gözden kayboluyor. Bu nedenle 1971’in 12 Mart’ından sonraki olayları kronolojik biçimde sunmağa çalıştım:[8]
1971’de, Bir önceki bölümde anlattığımız olaylar dışında, yüzlerce bomba, çoğu solcu sayılan akademisyenlerin evlerine atıldı, sonra bunların çoğu toplanıp, mahkum edildi. Taşrada pek göze çarpmayan cinayetler, 27 Ocak, TİP Amasya il bşk.; 10 Şubat, Burdur-Ağlasun Hakimi; 8 Mart, Sivas-Yıldızeli Tip sekreteri; 28 Mart, bir yıl önce öldürülen Taylan Özgür’ün kardeşi kurşunlandı. Bu arada solcuların Amerikalı avı 15 Şubat’ta çavuş Finley’in kaçırılması ve bir saat sonra bırakılmasıyla başladı; THKO militanlarının 4 Mart’ta 4 Amerikalı asker kaçırması ile devam etti. Bunlar 8 Mart’ta serbest bırakıldı. 17 Mayıs’ta, THKP-C, daha önceki bölümde anlatılan, İsrail İstanbul Başkonsolosu Elrom’u kaçırdı ve öldürdü. Sadece yabancılar değil, iş adamı Mete Has da, 5 Nisan’da kaçırılıp, 400 bin TL karşılığı serbest bırakıldı. 12 Mart’ın tutukladığı, işkenceden geçirip mahkum ettiği bilimcilerin, sanatçıların listesini, biraz da utandığımdan koymuyorum. Bu arada artık rahmetli Mümtaz Soysal ve eşi Sevgi Soysal’ı saygıyla anıyorum.
12 Mart’ın baskısıyla olaylar bir süre yavaşlasa da 1976’da tekrar ivme kazanıyor: “Terörün Tırmandığı Yıllar,” diye bir başlık atıyor, bizim Ansiklopedi.[9] 1976’nın ilk 4 ayında 25’i sol, 5’i sağ görüşlü, 2’si güvenlik görevlisi 32 kişi öldürülmüştü; ölen 5 sağ görüşlünün 3’ü davadan döndükleri için ölmüşlerdi. 1976 bilançosu 92 şiddet olayında 109 kişidir. 1977’ye gelindiğinde artık can güvenliği tamamen ortadan kalkmış, öğrenci ve işçilere yönelik siyasi cinayetler hızla artmağa başlamıştır: Yıl boyunca yaşanan olaylarda 231 kişi yaşamını yitirdi; bunlardan 34’ü, hep hatırlanacak olan Taksim’deki 1 Mayıs kutlamalarında can verenlerdir.
Tekil cinayetlerin yerini toplu cinayetler almağa başlar: 16 Mart’ta 1977 İstanbul Üniversitesi Merkez Binasından çıkan öğrencilere bomba atılması üzerine 7 öğrenci öldü.

1978’in 24 Mart’ında ilk kez bir hukukçu, Ankara Savcısı Doğan Öz katledildi. Sıra öğretim üyelerine geldi: Bedrettin Cömert (H. Tepe), Bedri Karafakioğlu (İTÜ Elek. F. Dekanı), Necdet Bulut (ODTÜ) katledildi, Servet Tanilli belinden aldığı kurşun yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. 17 Nisan’da Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu ve ailesi gönderilen paket bombasıyla can verdi. 1978-79 yıllarında şiddet bilançosu üçe katlanıyor; ölenlerin sayısı 1200 civarındadır: 9 Ekim’de Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrencinin katlinin arkasından Kahramanmaraş’ta 21 Aralık 1978’de, öldürülen 2 TÖB-DER’li öğretmen için yapılan 22 Aralık’taki cenazede büyüyen olaylar 23-24 Aralık’ta da devam ederek 105 kişinin ölümüne yol açtı. Ecevit Hükümeti de 13 ilde sıkıyönetim ilan etti. Sadece sol değil, Aleviler hedef alınmıştı. 1980 Mayıs’ında da Çorum’da, Gün Sazak’ın öldürülmesine karşı yapılan protesto yürüyüşü de sonunda Alevi katliamıma dönüşüp 48 kişi öldü. Aşırı sol da intikam almak için Maltepe’deki evde Mahir Çayan’ı yaralayıp, Hüseyin Cevahir’i öldüren keskin nişancı Em. Deniz Yrb. Cihangir Erdeniz’i 23 Haziran 1978’de Pendik’te öldürdü.
1979 terörün yine ünlü kişilere yöneldiği bir yıldır: Milliyet’in Gen. Yay. Md. Abdi İpekçi; Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul; Çukurova Üniver. Fikret Ünsal; Ortadoğu Gazetesi’nden İlhan Darendelioğlu; İst. Ün. Hukuk F. Ümit Doğanay; İst. Ü. İktisat F. Cavit Orhan Tütengil’in yanı sıra, eski Başbakan Nihat Erim, MHP Gen. Bşk Yrd. Gün Sazak; Maden İş Sendikası Bşk. Kemal Türkler; TRT’den Ümit Kaftancıoğlu’nu da listeye koymak gerekir. 1979 Eylül ayından 1980 Eylül ayına kadar toplam olarak 3.000 kişinin siyasi cinayetlere kurban gittiğini belirtirsek 12 Eylül’ün ‘tekmili birden’ gelmesi kaçınılmaz bir sonuçtu ve geldiler. Bu cinayetler 1980’nin ortalarında 10 binli rakamlara çıkıyor. Aynı yılın ilk aylarında ölü sayısı 2000’lerdedir.
BÜYÜK SERMAYE DEVREYE GİRİYOR
Sola karşı bir darbenin geleceği, yeni gelişip palazlanan burjuvazinin Orduyu bu yola sevk ettiği veya edebileceği de anlaşılıyor. 15 Mayıs 1979 günü, yeni kurulan TÜSİAD tarafından gazetelere tam sayfa verilen ilanda “Gerçekçi çıkış yolu” başlığında, tabii ki Hükümet(ler)e bazı sorular soruluyor: “Dünyanın zengin ülkeleri arasına girebilecek potansiyele sahip yurdumuz neden yoklar içine girmiştir? Dünyanın bugünkü ekonomik gidişinde bunalım geçiren tek ülke Türkiye değildir. Ama bunalım karşısında kendine yardım etmeyen tek ülke de Türkiye olmamalıdır.” Sonra TÜSİAD kendi kurtuluş yolunu ilan ediyor: “Biz Türk özel sektörünün üyeleri olarak beyan ederiz ki, ülkemizi hürriyetçi demokrasi içinde refaha götürecek temel güç hür teşebbüstür. Kişiyi her zaman daha çok ve daha verimli çalışmaya sevk etmiş olan hür teşebbüstür. Çağımızın ileri toplumları refaha hürriyet içinde yalnız bu yolla erişmişlerdir. Bir başka yol yoktur.”

İlandan üç gün önce 12 Mayıs’ta, sanayi ve ticaret odalarının ortak Birinci Genel Kurulunda Sakıp Sabancı, Ecevit Hükümetini ağır biçimde eleştirmişti: “Türkiye’de hiçbir hükümet özel teşebbüs çalışma ve sözleşme hak ve özgürlüklerini çiğneyici yeni bir ekonomik sistem arayışı içinde olamaz.” Tabii gazetelerde bu cümlenin tercümesi; Milliyet 13 Mayıs 1979’da başlık: “Bunalımın Nedeni Yanlış Ekonomik Politikadır.” Demirel de “Duyduk duymadık demeyin, bu ülkede hükümet ölmüştür.” Ecevit’in salvosu: “Paralı muhtıralarla Hükümet öldürülemez.” Sonunda 16 Ekim 1979’da istifa edecek, oyunun birinci perdesi bitecektir.[10]
12 EYLÜL 1980’İN TEKNİK OLARAK KUSURSUZ DARBESİ
Önceki darbeler, 27 Mayıs 1960 veya 12 Mart 1971 ile aradaki bazı başarısız girişimler, iyi düzenlenmemiş, darbe esnasında ve sonrasında karışıklıklar, belirsizlikler yaşanan, tabiri caizse, bize mahsus, Türk Usulü darbelerdi. Fakat 12 Mart’ta, bu acemilikler iyice ortaya çıktığı için yani 9 Mart’ta Avcıoğlu grubu darbeyi gerçekleştirecekken, son dakikada 2 üst komutanın yan çizmesiyle başarısız olundu. Böylece 12 Eylül’de emir-komuta zincirinde kalınması, Silahlı Kuvvetlerin bir bütün olarak hareket etmesi kuralı uygulandı ve başarılı olundu; üstelik halk, kamuoyu yaşananlardan çok tedirgin, hatta bir şekilde böyle bir darbeyi bekler durumdaydı. Siyasilerin hiçbir itibarı kalmamış, bir cumhurbaşkanı bile seçemeyecek hale düşüp, memleketin halini unutmuşlardı. İktisadi durum da asayiş kadar felaketti.

12 Eylül 1980 sabahı 5 kişilik Milli Güvenlik Konseyi, MGK, Gen. Kur. Bşk. Kenan Evren, KKK Nurettin Ersin, Hava K.K. Tahsin Şahinkaya, Deniz K.K. Nejat Tümer ve Jandarma Genel K. Sedat Celasun. MGK Başkanı Evren, öğle saatlerinde radyo ve televizyondan yayınlanan 1 numaralı MGK bildirisiyle “devlet yönetimine doğrudan el konduğunu, her türlü siyasi faaliyetin durdurulduğunu, Parlamento ve Hükümetin feshedildiğini, parlamenterlerin yasama dokunulmazlıklarının kaldırıldığını, sıkıyönetim ilan edilerek sokağa çıkma yasağı konulduğunu, ayrıca yurt dışı çıkışların da yasaklandığını, kısa zamanda bir Bakanlar Kurulu ilan edilerek Yürütme sorumluluğunun bu kurula bırakılacağını”, duyurdu. Evren 20 Eylül’de yeni emekli olmuş Dz. K.K. Bülend Ulusu’yu Başbakan tayin ettiğini açıkladı. Ulusu 21 Eylül 1980’de bakanlar kurulu listesini, artık Yasama organı sayılan MGK’na sundu ve liste aynı gün onaylandı. Yeni Hükümetin programı 27 Eylül’de MGK’ya okundu ve 30 Eylül’de onaylandı. Böylece yeni Yasama ve Yürütme organları da doğmuş, ülke yepyeni bir döneme girmişti. Bundan sonrası tamamen farklıdır, gelecek bölümde ele alacağız.

Ancak, tüm siyasi liderlerin gözaltına alındığını, Ecevit ile eski Başbakan Demirel’in önce Gelibolu Hamzaköy’de tutulduktan sonra 10 Ekim’de Ankara’ya getirilip ev hapsine konduğu fakat MHP Başkanı Türkeş ve bazı üst yöneticilerin 11 Ekim’de; MSP Bşk. Erbakan ile bazı yöneticilerin de 15 Ekim’de tutuklandıklarını belirtelim. Daha önce verilmiş idam kararları da 7 Ekim’den sonra hızla uygulamaya kondu;[11] eski terör faaliyetlerinden eser kalmamıştı, tabii, şimdilik.

MGK 27 Ekim’de kabul ettiği bir geçici anayasa ile eski anayasadaki TBMM’nin görevlerini MGK’ya; cumhurbaşkanına verdiği görevleri MGK Başkanına devrediyordu. Bu anayasa yeni bir anayasa yapılıncaya kadar yürürlükte kalacak, MGK’nun çıkardığı yasaların, anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyecekti. Zaten kim bu cuntaya ve kararlarına karşı çıkabilirdi ki?
[1] Cumhuriyet Ansiklopedisi, 3. Cilt, 1961-1980, YKY, 2003, ilgili yıllar.
[2] Cumhurbaşkanı Korutürk’ün süresi 4 Nisan 1980’de sona erdi, Çankaya Köşkü’nden ayrıldı, fakat Meclis iki partinin çekişmesi nedeniyle bir cumhurbaşkanı seçemedi; 12 Eylül’ün nedenlerinden biridir. Daha doğrusu iki büyük parti liderinin, ülkeyi bir kenara koyup, siyasi egolarının peşinde gitmesinin yarattığı bir durumdur.
[3] Örnek olarak, 30 Ocak’ta PTT hizmetlerine % 100 – 280 arasında, Sümerbank ürünlerine ise % 100 zam yapıldı; taşıma fiyatları da arttırıldı.
[4] Cumhuriyet Ansiklopedisi, 3. Cilt, 1961-1980, YKY, 2003, ss 502 – 4.
[5] B. Kuruç. “Bunalımdan Büyümeye Geçişte Türkiye Ekonomisi”, IMF, İstikrar Politikaları ve Türkiye (Ed. C. Erdost), Savaş Yayınları, 1982 içinde, ss 199 – 210.
[6] The Great Game, Rusya’nın parça parça Orta Asya’yı fethedip Hindistan sınırına yaklaşmasıdır. İngiltere’nin en korktuğu durum Rusya’nın Afganistan’ı da alıp Hindistan sınırına gelmesidir. Bu nedenle, 2 kez Afganistan’a girip, çıkamadı; sonunda 1907 Anlaşmasıyla iki taraf da sınırlarını belirledi, arada Osmanlı kaynadı gitti. Bu kez de, ABD Rusları İslamcılarla kovarak, sonunda ülkeyi ele geçirdi, ama sonunda o da arkasına bakmadan kaçtı.
[7] Korkut Boratav, “2025 Yılı 2024’ü Aratacak mı?”, Sol Haber, 3 Ocak 2025
[8] Bu bilgileri Cumhuriyet Ansiklopedisi, 3. Cilt, 1961-1980, YKY, 2003’ün her yılın sonunda topladığı özet, Türkiye’de Olup Bitenler serisinden seçerek aldım.
[9] Cumhuriyet Ansiklopedisi, 3. Cilt, 1961-1980, YKY, 2003, 1976 – 1980 yılları.
[10] Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat, Kolektif kitap, Yordam Kitap, 2015, s 698.
[11] 1980 – 84 arası 50 kişi idam edildi: 18’i sol; 8’i sağ görüşlü; 23’de adli suçtan hükümlüydü. 50. mahkum ASALA mensubu bir Ermeni idi. 3 Ekim’de Evren’in sözü çok meşhurdur: “Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?” 12 Eylül döneminde idamı istenen sanık sayısı 7000 dir. Bunların 517’sine idam cezası verilmiş, 124 infaz yapılmıştır. Cumhuriyet Ansiklopedisi, 3. Cilt, 1961-1980, YKY, 2003, 1980 Yılı.
12 eylulden sona terorun bıcak gıbı kesılmesı anlamlı degılmı?