Dr. Onur Beden yazdı…
Sağlık sistemi hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, konuşuldu. Ben de bir hekim olarak, doğrudan ve anlaşılır bir dille, kendi bakış açımdan konuya değinmek istiyorum. En başta belirtmeliyim ki bu yazı herhangi bir kişi ya da kurumu hedef almamaktadır ve elbette her yönüyle eleştirilebilir. Ancak bir sistem konuşulacaksa, sorumluluk herkesin payına düşer.
Öncelikle, kendi tanımlamamı kullanarak bir kavramı açıklamak istiyorum: mesleki eğitim istismarı. Bu, bir kişinin meslek eğitimi sürecinde alması gereken eğitimin ötesinde bir yükün, o kişiye gerekli olduğuna inandırılarak verilmesi ve bundan maddi ya da manevi kazanç elde edilmesidir.
Genç bir öğrencinin tıp fakültesindeki eğitim süreci oldukça zordur. Çünkü ileride büyük kısmını hatırlamayacağı yığınla bilgiyi ezberlemek zorundadır. Daha öğrenciyken, düzenlenen “kariyer günleri” ile pratisyen hekimliğe dair düşünceleri törpülenir ve “uzman olma” zorunluluğu zihinlere kazınır. Kimse şu soruyu sormaz: “Tıp fakültesi gibi üçüncü basamak bir kurumun verdiği eğitim, birinci basamakta, yani halkla iç içe çalışan hekimliğin ihtiyaçlarına ne kadar uygun?”
Tıp fakültesinden mezun olan genç hekimler, sahaya çıktıklarında yeterli eğitimi almadıklarını fark ederler. O an, aslında bir tür mesleki eğitim istismarına maruz kaldıklarını anlarlar ve çözümü uzmanlık sınavına girmekte bulurlar. Ancak uzmanlık eğitimi başladıktan sonra çoğu zaman geri dönüşsüz bir sürece girilmiş olur. Bu süreçte mobbing yaşasalar bile, yaşadıkları istismarın farkında oldukları için dişlerini sıkıp eğitimi tamamlamaya çalışırlar.
Uzman olduktan sonra ise sağlık sisteminin gerçek sorunlarıyla karşılaşırlar. Fakat yıllar süren istismar ve mobbingin ardından, çoğu travmatize olmuş bireyler olarak örgütlenmekten uzaklaşır, bireysel kazanımlara odaklanır. Kendilerini bir üst basamağa atıp sistemin baskısından kurtarmaya çalışırlar. Bu noktadan itibaren, istismar döngüsünün bilinçsiz failleri hâline gelirler. Çünkü artık, yasal yetkilerle donanmış bir konumda, neoliberal düzene uygun biçimde hareket etme olanağına sahiptirler. Unvanlarını diledikleri yerde kullanabilir, tıp fakültelerindeki “kariyer günlerine” katılabilir, yeni öğrencileri aynı döngünün içine çekebilirler.
Bu noktada sistemin temelini az çok kavradıysak, bir de vatandaşın dışarıdan gördüğü yüzüne bakalım. Basit gibi görünen şu soruları düşünelim:
- Başınız ağrıdığında hangi polikliniğe randevu almanız gerektiğini nereden biliyorsunuz?
- Randevu bulamıyor musunuz?
- Acil servisler çok mu kalabalık?
- Gerçekten ameliyat olmanız gerekiyor mu?
- Özele gidecek paranız yok mu?
Tüm bu sorular artık vatandaşın kendi sorunu hâline geldi. Parası olanın sağlık sisteminden –ki bana kalırsa bu, artık bir hastalık sistemi– dilediği kadar yararlanabildiğini gördük. Üstelik bu durum gözlerimizin önünde gelişti. Ancak gözden kaçmaması gereken başka sorular da var:
- Çocuğumuz tıp fakültesini kazanırsa nasıl okutacağız?
- Tıp fakültesini kazanırsam yarı zamanlı bir işte çalışabilir miyim?
Bu sorular da artık vatandaşın kendi meselesi. Yani anlaşılması gereken şu: Parası olan yalnızca tedaviye erişmiyor; aynı zamanda tıp fakültesine girebiliyor, fakülte sırasında uzmanlık sınavı için dershaneye gidebiliyor, yıllarca sınava hazırlanabiliyor. Sahaya çıkıp pratisyenlik yapmasına gerek kalmadan, doğrudan uzmanlık eğitimiyle süreci tamamlayabiliyor. Zaman içerinde tıp fakültelerinin “fiilî” olarak yalnızca maddi imkânı olanların girebildiği ve yalnızca uzman hekim yetiştirmeye yönelik kurumlara dönüşeceğini öngörmek hiç de zor değil.
Daha da açık olmak gerekirse: sağlık sistemi artık kendi sınıfını doğuruyor. Pratisyen hekimliğin toplumdaki değeri sıfıra doğru yaklaşırken, tıp fakültelerinin halk için ne işe yaradığı sorusu da anlamını yitiriyor. Çünkü artık “sağlıklı olmak”, sistem açısından sömürülebilir bir şey değil. Değerli olan hastalık.
Performans sistemi hastalığa oranla çalışıyor. Vatandaşlara, sağlıklı oldukları zaman bile takip edildikleri, birinci basamak hizmetlerin ne kadar hayati olduğu anlatılmıyor. Sağlıklı kalmanın değersizleştiği bu düzende, hastalığa çareyi yalnızca en üst kurumlarda aramak öğütleniyor. Böylece vatandaş, tıp eğitiminde yaşanan istismara benzer şekilde, sağlık sisteminin içinde bir başka istismar döngüsüne dâhil oluyor.
Ve her iki döngü de aynı nedene dayanıyor: tıp eğitiminin neoliberal düzene göre kurgulanmış yapısı. Yani sistemin son basamağı, tüm performansı ve geliri kendisine çekmek istiyor.
Oysa sadece kullanılan kavramlara bakmak bile bu yapının sorunlarını görmeye yeterdi. Sağlıktan ve sahadan epey uzaklaşmış bir kurumun, sahaya hekim yetiştireceği iddiası zaten başlı başına bir çelişkiydi. Ancak bu çelişkinin fark edilmesi için uzun bir zaman geçmesi gerekiyordu. “Dikey bilgiye dayalı” eğitim birimlerinin, yan yana geldiğinde “yatay bilgi” sunabileceği inancı da bu çelişkinin önemli bir parçasıydı.
Bu yazıda sorduğum sorulara siz de kendi deneyimlerinizden yola çıkarak yenilerini ekleyebilirsiniz. Hepsi aynı yere çıkacaktır.
PEKİ ÇÖZÜM NE?
Bu sorunları aşmak için, vatandaşlar olarak sistemin içinde görünmeyen ya da görülse de yüksek sesle dile getirilmeyen çelişkileri fark etmemiz gerekiyor. Küçük gibi görünen bu çelişkiler çözüldüğünde büyük bir iyileşme sağlanabilir. Ama şunu özellikle vurgulamak isterim: Sağlık sistemini tıp eğitiminden bağımsız düşünmek, sizi asla cumhuriyetçi, halkçı ve kamucu bir yola çıkarmaz.
Şimdi asıl soruyu sorarak bitirelim: Hastalığınız birilerine emanet ama sağlığınız kime emanet?
Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.