Hasan Murat Doğan yazdı…
Üniversite yıllarımda bazen ders araları uzun olurdu. Bazen kütüphaneye giderdim, bazen çimenlerde yayılırdım, bazen kantinde veya kampüste aylaklık ederdim. Bazen de
büfeden gazete, dergi alır, okurdum. 90’lı yılların başıydı, Nihat Genç’in Leman dergisi yılları. Arada bir Leman alır, Nihat Genç’in yazılarını okurdum. Yine uzun uzun, bir mizah
dergisine belki pek de uymayacak ciddilikte yazılar. Ünlü ‘Çanakkale’ yazısı o döneme denk gelir. Bir de hala unutamadığım Ankara Kızılay’daki gözleri görmeyen çiçekçi ile ilgili yazısı
da o dönemden. Yağmur, kar, sıcak, soğuk demeden Kızılay’da Güven Parkın önündeki kaldırımda yıllarca çiçek satan çiçekçiyi hala gözlerim arar, oranın bir dönem simgesi olmuştur; çiçekçinin bende bu etkiyi yaratmasında Nihat ağabeyin yazısının etkisi çok olmuştur.
Sonraki yoğun iş yaşamı dönemimde Nihat Genç’i çok da takip edemedim, ta ki 2000’li yılların başında televizyona çıkmaya başlayana kadar. Pek televizyon seyretmeyi sevmesem de, Cuma akşamları benim için Nihat Genç akşamları olmuştu. Deri ceketi ve uzun saçlarıyla ekrana çok yakışırdı, vurucu cümleleri, duygulanmaları, coşması, zaman zaman ağlaması, on yıl önce dergideki yazılarından daha çok etkilemişti beni.
Yüz yüze tanışmamız 2006 yılında Ankara’daki bir kitabevinin imza gününde oldu. Kitabevi her Cumartesi günü bir yazarı ağırlardı. Hemen hemen her Cumartesi soluğu o kitabevinde alırdım. Altan Öymen, Aydın Boysan, Burhan Günel, Sina Akşin, Jülide Gülüzar, Server Tanilli, Mustafa Yıldırım bir çırpıda aklıma gelenler; bu yazarların hepsini yüz yüze dinlemek, kitap imzalatırken iki satır söyleşmek, unutulmaz mutluluklar vermiştir bana.
Dinleyici kitlesi her hafta aşağı yukarı aynı kişilerden oluşuyordu ve gerçekten çok nitelikli bir kitleydi. Fotoğraf sanatçısı Ozan Sağdıç, TRT emekli spikeri, yazar Jülide Gülüzar, hukukçu Yekta Güngör Özden aklımda kalan müdavimlerdi.
Bir hafta sonu da Nihat Genç’ti konuk. Yazar masasına oturdu, biraz tedirgin gibi gelmişti bana. İlk sözlerinden de bu tedirginlik anlaşılıyordu: ‘Şimdi burada Mozart çalınsa, hepimiz müziğe yönelir, hayranlıkla dinler, kendimizden geçeriz. Onun için benim de burada öyle şeyler anlatmam gerekir ki, Mozart kadar olmasa da, hepinizin ilgisini çekeyim.’’ dedi. Gerçekten siyaset, edebiyat, yaşama dair öyle şeyler anlattı ki, hepimiz hayran kaldık ve kendisine olan ilgim o günden sonra daha da arttı. Kitabı imzalatırken ellerinin mürekkep lekesi ile dolu olduğunu hatırlıyorum, daktiloyla yazıyordu o dönemde belki de. Birkaç dakika güler yüzüyle dostça konuştuğumuzu hatırlıyorum. ‘Edebiyat Dersleri’ kitabını imzalamıştı: ‘Bu toprakların derin nehirlerinin sesiyle’ diyerek.
Veryansın TV yıllarına kadar çıktığı çeşitli TV kanallarında, yazdığı sitelerden takip ettim. Elden geldiğince kitaplarını da okudum. Ama beni en çok etkileyen yılları Veryansın yılları olmuştur. Nihat ağabey yazın ve söz ustasıydı. İsteseydi ülkemizin büyük gazetelerinde, televizyonlarında yer bulurdu ve çok büyük paralar kazanabilirdi. Ama O bu yollara girmedi, çünkü O’nun için yaşamındaki en önemli şey bağımsız bir yazar olabilmekti. O büyük paraları değil, küçük bir Bağ Kur maaşını, hatta cebinde dolmuş parası olmamasını tercih etti.
Veryansın yıllarında da, Cuma günleri benim için Nihat Genç günleri olmuştu. Cuma günleri artık bir farklı olmuştu Nihat ağabey ile birlikte. Güncel olayları yorumlamasının yanında, yaşama dair belki de o zamana kadar üzerine hiç düşünmediğim şeyleri söylemesi, videonun sonunda beni başka bir insan yapardı sanki. Çocukluğunda memleketindeki komşusu öldüğünde, annesine bir şeyler yapalım dediğinde, annesinin kendilerinin de gücü olmadığını, ‘hiçbir şey yapamasak da, en azından ağlayabiliriz.’ demesini anlatışını unutamam. İnsanın içinde devamlı bir boşluk olduğunu, bu boşluğun hiçbir zaman kapanmayacağını, ama bir işi, uğraşı olur, bunun yanında yaşamında kendisini adayacağı bir amacı, ideali de olduğunda, bu boşluğun tamamen olmasa da büyük ölçüde kapanabileceğini anlatması da yine hatırladıklarım arasında. Nihat Genç’in yaşamın nerdeyse her alanına dair güçlü düşüncelerinin olması, kolay kolay her aydında, yazarda karşılaşabileceğimiz bir şey değildir.
2023 yılı Aralık ayında, Ankara Kitap Fuarı’nda iki kitabını alarak yanına oturdum. Kendimi tanıtıp, 2006 yılında ilk defa bir imza gününde karşılaştığımızı anlattım.
‘’Veryansın’a niye uğramıyorsun lan Murat?’’ demez mi? İçtenliği, samimiyeti, ağabeyce yaklaşımı daha ilk dakikadan beni sarmıştı.
‘’Sen iste yeter ki Nihat ağabey, gelirim, niye gelmeyeyim?’ dedim heyecanla.
‘’Murat bizimle çok uğraşıyorlar, en yakın gördüğümüz arkadaşlarımız bile bize saldırıyor.’’ dedi.
Başta ne söyleyeceğimi bilemedim. ‘’Sen bu tür şeylere yıllardır alışıksındır Nihat ağabey, bunlar olacak maalesef.’’ dedim. Bir şey söylemedi. Yıllarca bana kitaplarını imzalayan yazara, kendi naçizane kitabımı imzalayıp vermek de, ayrı bir gurur olmuştu benim için.
Nihat Genç ana hatlarıyla neyi savunurdu: Cumhuriyeti, toprak bütünlüğünü, hukuk karşısında herkesin eşitliğini, millet egemenliğini, kooperatifleri, parasız sağlığı, parasız eğitimi, kamuculuğu, bağımsızlığı, her insanın kendi gücüyle karnını doyurmasını, Anadolu’nun ovalarını, yaylalarını, denizlerini, meralarını, ırmaklarını, tarlalarını, göllerini. Kapitalizme karşı çıkardı. Savunduklarını duygularıyla harman edip yazdı, yoğun duygularıyla beraber anlattı, coşarak, kimi zaman ağlayarak, bizi de ağlatarak.
Nihat ağabeyle yolculuğum yaklaşık otuz beş yıl sürmüş. Uzun yıllar boyunca kendimi yakın hissettiğim yazar ve sanatçıların kayıpları beni daha da çok etkiler, yüreğimi dağlar. Belki o kişilerden bazılarını yüz yüze hiç görmesem bile akrabam olur, dostum olur, ağabeyim olur, kardeşim olurlar. Bu şekilde yüreğimin ilk dağlanması Uğur Mumcu’nun ölümü ile oldu. Genç yaşımda her gün yazılarını okuduğum Kalpaksız Kuvayı Milliyeci’nin kaybı yaşamımı eksiltmişti sanki. Aradaki dağlanmalardan sonraki sonuncusu Ferhan Şensoy ustanın kaybı oldu. Çocuk yaşımda siyah beyaz televizyon döneminde bağlandığım, hemen hemen tüm oyunlarını seyrettiğim, kitaplarını okuduğum, geleneksel Türk tiyatrosunun belki de son temsilcisinin kaybı beni acılara saldı. Buna en son 4 Temmuz 2025 tarihinde Nihat ağabey eklendi.
6 Temmuz sabahı kalktığımda, yüreğimin dağlanması daha da artmış, hüznüm perçinlenmişti. Nihat ağabey türküleri çok severdi, bilirdim. Epeydir dinlemediğim Ali Ekber Çiçek ile hüznüme yoldaş edindim. Nihat ağabey uzun yürüyüşleri de çok severdi. Kocatepe Camisi’ne uzakça bir mesafede olmama ve hava da çok sıcak olmasına rağmen, yürüyecektim. Şehrin gürültüsü
acıma, hüznüme eşlik etsin istemedim. Can Yücel’in ‘Yaprak Dökümü’ şiirinden çok güzel bir şarkı yaratan Yeni Türkü söylüyordu kulağımda, sadece bu şarkıyı dinledim uzunca yol
boyunca. Can Yücel bu şiiri yitirdiğimiz aydınlarımız için yıllar önce yazmıştı:
‘’Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar
Ki onlar şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar’’
Diye başlayıp, ‘’Onlar da olmasalar benim gayri kimim var?’ diye biten şiir. Kavurucu sıcak. Bacaklarım sanki benden ayrıydılar, o kadar hızlı yürüyordum ki, kendime inanamıyordum, kanatlanacaktım sanki. Gözlerimin yaşlarının arasından bir belgesel başladı. Belgeselde üniversite kampüsünde Nihat ağabeyin yazısını okuyorum. 27 Ocak 1993 günü Uğur Mumcu’nun cenazesi için karda, soğukta, yine bacaklarıma, gözyaşlarıma söz geçiremeden Kızılay’a doğru adeta koşuyorum. TV’de deri ceketi, uzun saçlarıyla Nihat ağabey coşuyor. Veryansın’da Cumhuriyet uğruna veryansın ediyor. Bir saate yakın bir zaman bu belgesel devam etti. Camiye yaklaşmıştım. Havada bir tane bulut yoktu. Bir yerlerde saklanan yağmur bulutlarına içimden avazım çıktığı kadar haykırdım, eminim ki duymuşlardır: ‘’Yağmur bulutları, bizim gözyaşlarımıza da içinizde yer ayırın. Gözyaşlarımızla dolu yağmurunuz, yaşamını bu vatana adayan, bu toprakların yiğit, korkusuz, soylu yazarı, Cumhuriyetimizin evladı için bu vatanın ormanlarını, meralarını, tarlalarını, yaylalarını sulasın, denizlere, göllere, sessiz nehirlere aksın.’’ Nihat ağabey, bir kitabını ‘Cumhuriyetin soylu çocuğuna’ diyerek benim için imzalamıştın.
Ben de sana diyorum ki: ‘’Bu toprakların cumhuriyetçi vatansever, bağımsız, yiğit, hırçın, coşkulu, eyvallahsız, soylu, güzel evladı, seni unutmayacağız. Yarın belki yoldan çıkar, senin unuturuz. Yarın bu yalan dünyadan biz de göçer gideriz. Ama 784 bin kilometrekare vatan toprağı, bu vatanın meraları, yaylaları, ovaları, ormanları, denizleri, gölleri, nehirleri, börtü böcekleri, kurtları, kelebekleri, tavşanları, kırlangıçları, kuşları seni asla unutmayacaktır.’’
elinize dilinize yüreğinize sağlık…
Güzel bir yazı olmuş.Hemen hemen aynı yıllarda takip etmeye başlamışız Nihat ağabeyi.Ne mutlu size Nihat Genç’le tanışma imkanı bulmuşsunuz.