Av. Göksel Kırar yazdı…
“Bugün sokaklar yasaklı, siyaset kayyumlu. Ama bu yaz mevsiminden çıkarken, başka türlüsünü konuşmak ve hafızaya sahip çıkmak da bir direniş biçimi. Bu topraklarda, hangi zamanın serinliğinde nefes alacağımızı da biz belirleyeceğiz.” G.K.
Bodrum’da falan değilim. Üstelik yıllardır yaz mevsiminde uğramış değilim bu gözde tatil beldemize. Böyle ucuz başlıklarla “Güney’den” son durumları paylaşan yazılara mutlaka denk gelmişsinizdir basında. Bu yıl sezon geç açılmış biraz, şu ünlü sima teknesinde ağırladığı misafirleriyle yaza merhaba demiş, şurada açılan yeni mekânın kokteyli nefismiş, bir diğerinde rezervasyonsuz yer kalmıyormuş, öbürüne cemiyet hayatının tanıdık yüzleri akın etmiş vs…
Bir de her sene ısıtılıp önümüze konan o pespaye “lahmacun” haberleri. Bu haberin alt metninde, üst gelir grubuna hitap eden Bodrum, baldırı çıplak vatandaşın tatilini geçireceği bir yer değildir mesajı vardır aslında. Her ne kadar ısrarla “her keseye” uygun hizmet olanaklarından bahsedilse de, sonuçta varlıklı olmayan hiç kimse birkaç günlük harcamasını bir öğünde yapmak istemez. (Gerçek baldırı çıplak lümpenler için yaşı geçkin turistleri eğlendirecek üçüncü sınıf barlar serbesttir.)
Bu şekilde Anadolu’da yaşayıp denize kuma pek düşkünlüğü olmayan ya da metropol yaşamının sıkıntısını her şey dahil hizmet veren otellerde yapacağı üç beş günlük tatille atmak isteyen orta gelirliye, “buna da şükür” çektirilir.
Çünkü bazı yerler ve isimler, ancak bol para harcayacak kişiler için “marka” diye pazarlanıp önümüze konmuştur.
“Marka” olmak tabiri, bu yüzyılın başındaki AK Parti iktidarıyla birlikte toplumsal algının merkezine yerleşti. Ticari markadan bahsetmiyorum. Özel bir şeyiyle meşhur bir şehrin ya da ortaya bir şeyler koyan, üreten bir kişiliğin, hemen kategorize edilmesinden, bilinçaltına afaki fiyatlardan işlenip pazarlanmasından bahsediyorum.
Kulağa daha çirkin gelen çok az şey vardır herhalde. Yüz küsur yıl önce Henry Ford’un sanayi otomasyonunun adeta bir insan 4.0. modelini yaşadığımız dönemdeyiz. Bu kez herkesin bineceği birörnek otomobiller değil söz konusu olan; herkesin aynı şekilde yediği, içtiği, giydiği, gezdiği, konuştuğu ve hatta düşündüğü bir dünya. Çünkü bütün bunlar için peşinden koşturulan ve imrendirilen “marka”lar var hayatımızın her alanında.
Bu markalara herkesin ulaşması elbette mümkün değil, gerek de yok. “Sistem” onun imitasyonuna ulaşmamızdan bile yeterince kazanıyor nasıl olsa. Bizim ülkemizde aslına ulaşanlar ancak tepedeki yüzde bir gibi görünüyor. Yani en kabasından söylersek, bir milyon kişi.
Bu tatil kültürünü, daha genelleyecek olursak yaşam tarzımızı, sosyal medya ve toplumda öne çıkan figürler belirliyor geniş kitleler için uzun bir süredir. Ak Parti’nin üstüne titrediği temel kitlesi için çözüm basit, muhafazakâr hayat tarzına uygun oteller ve kaplıca tesisleri fazlasıyla yeterli. Üstelik gözlerden ırak tatil sitelerinde, yaratılan yeni zengin için yeterince lüks konut da var. Geri kalanlar için ideolojik formasyon panzehir niyetine her zaman hazır zaten; ayakların zinhar baş olamayacağı hürmetkâr bir düzen, toplumsal nizamın temelidir.
Asıl Türkiye’nin geri kalanı için süregelen bir “trend”leri takip etme, onu yaşama, yakalama . Önceden bunun öncülüğünü “okumuş”lar yapardı, yani bir nevi aydınlar takip edilirdi. Bodrum, eşsiz güzelliğiyle yüzyıllardır yerinde duruyordu ama onu yerel halk ve balıkçılar dışında keşfeden cezalandırılan Türk aydını olmuştu. İşin trajikomik yanı da burada biraz. Cevat Şakir koca yarımadayı yurtdışından getirttiği tohumlarla yeşile boğmuşken, onun ve ardıllarının memlekete tanıtıp “ünlü” ettiği Türk kıyıları, her yıl başka bir yangın faciasıyla önce yeşilden kahverengiye, birkaç yıl sonra da en manzaralı yerinden betona geçiş yapıyor.
Yazarlarının ardından şarkıcısı, oyuncusu, akın etti bu beldeye. Sanatçısının kendini dinlediği, yeniden hayat bulduğu Bodrum seksenlerle birlikte elbette zengini, İstanbul burjuvasını, bohemini ve tabii ki inşaatçısını da çekecekti kendine. Benzer senaryo Çeşme, Alaçatı, Karaköy vs. için de yaşandı dersek abartmış olmayız sanırım. Yine dönüp dolaşıp devletin şahitliğinde ve yerel yönetimlerin süpervizörlüğünde, rantın egemen olduğu noktaya varıyoruz.
Bodrum mu, paran yoksa gelmeyeceksin aslanım. Alaçatı mı? Cem Yılmaz’ın şakasında belirttiği gibi hem paran olacak hem de Türkçen biraz “cılk” olacak. Kıbrıs mı? Bütün bunların yanında biraz da kayıt dışı birikimin varsa –yeni nesil yatırımcı diyorlar- yavru vatanda tatil seni bekler.
Ne var ki bugün artık akıllı telefon ve sosyal medyayla birlikte, sanal âlemde herkesin eşitlendiği bir dünyanın kapısı açıldıkça, tatil beklentilerimiz de buna göre değişmek zorunda kaldı. Artık herkesin gittiği yerlere gitmek, gördüğü şeyleri görmek zorunda hisseden kalabalıklar arasındayız hepimiz. Vedat Milor’a olan ilgimiz de sadece yemeklerin lezzetiyle açıklanamaz. Elbette kendine has naifliği ve beyefendiliğiyle tanıttığı mekânların hakkını veriyor; ama esas mesele bu değil. O etkileyici CV’siyle beraber bir Beyaz Türk olarak, sanal dünyada da olsa onun yanında konumlanmak, kendimizi ruhen onun yanında hissetmek istiyoruz. Çünkü yaşam standardı ve itiraz kültürü anlamında olmasa bile, kuru kalabalıklardan ayrışmanın yolunu burada buluyoruz. Böylece en iyi lokmaların hakkını verecek biri bizim dilimizden anlayabilir deyip rahatlıyoruz.
Geçmişte, TRT’nin tek kanallı dönemlerinde izlediğimiz yabancı filmlerde Türkiye’yle ilgili bir kelime, bize ait bir ifade duyunca heyecanlanırdık. Şimdi ise uzunlukları birbiriyle yarışan dünya milyarderlerine ait ultra lüks yatların Yalıkavak’a demirlediğine dair haberlerin göğsümüzü kabartması bekleniyor. Orada bir marina var uzakta, gidemesek de, demirlemesek de, yine de bizim sayılıyor nedense. (Böyle tesisler, yeni yerler elbette olacaktır; ‘halk fakirlikten kırılıyorken…’ ikiyüzlülüğüyle emeklinin gönlünü hoş tutmak istesek, Sözcü vs.de yazar söylerdik.)
Oysa imkânı olan bir milyarderin –imkânı olmayan oksimoron milyarder bizden değildir- dünyanın en güzel koylarını, tarihi ve doğal güzellikleri görmek istemesi kadar doğal bir şey olamaz.(Bizimkilerden farklı olarak dünyayı görmek istiyorlar en azından).
Doğal olmayan şey, kendi ülkesinin nimetlerinden uzak tutulan milyonların hâlen var olması. Üç taraflı denizle çevrili diye başlayan o çok bildik cümle, uzun zamandır pek suya sabuna dokunmayan bir ezberden ibaret. Tatil kültürü, denizcilik ve kıyı yaşamından tat alan Türkiye emekleme dönemini yeni yeni aşıyor.
Bugün bazı otel zincirlerinin, turizm gruplarının, son kırk yıldaki imar ve teşvik avantajlarından nasıl yararlandıklarının dökümü yapılsa, birçoğu ruhsatını bir daha göremeyebilir. Aynı durum plaj, iskele vs. işletmeleri kiraya veren belediyeler için de geçerli. Bunlar aşağı yukarı hepimizin malumu ülke gerçekleri.(Burada ‘ülke’ derken Yunanistan ülkesinden bahsediyorum, şurada biz bize sohbet ediyoruz, her avukat adliye koridorlarından hoşlanmaz sonuçta, durduk yerde savcılıkta kahve içmeye davet edilmeyelim.)
Cumhurbaşkanı, bundan yirmi yıl önce yani henüz başbakan olduğu dönemde boşuna dememişti, “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diye.
Ancak bugün turizm konusunda Türkiye’ye hep rakip olarak gösterilen İspanya ve İtalya gibi ülkelerde işler biraz değişiyor. Fazla turist, haddinden fazla gürültü, tüketim, fiyatların artması, trafik demek. Karşılığını belki “para” olarak alabiliyorsunuz ancak tüketilen doğal kaynakları banknot sayarak yerine koymak mümkün değil. Bizim için de “bacasız sanayii” deyip şişirdiğimiz kıyı turizmi, üç otuz paraya çalıştırılan Özbek, Kırgız gençlerine, kalitesiz açık büfe yemeklere, giderek ağırlaşan su ve enerji tedariki yükü ve en önemlisi, döviz girişi uğruna yerli turistin kapı dışarı edildiği bir duruma evirilmiş durumda.
Hal böyle olunca, tatil yapma arzusundan vazgeçemeyen milyonlar, başka kıyılara yönelmeye başladı.
Hangimiz düne kadar burnumuzun dibindeki Yunan Adalarına bakıp aslında Türkiye anakarasının bir parçası olduğunu düşünüp hayıflanmadık. Ancak açgözlü esnaf ve büyük işletmelerin nazını çekmek istemeyen ve bu sebeple hemen dibimizdeki adalarda tatil yapanların sayısı hiç de az değil artık. Alınan dürüst hizmet karşılığında da değişen düşünceler var. O adalar bizim olsa, yine turizmin odağına birilerinin cebine gidecek “tatlı para”yı koyup oraların da günlük doğal akışını mahvetmeyeceğimizi aklından geçirmeyen kaldı mı aramızda. Yavru vatan Kıbrıs’ı, sadece Doğu Akdeniz’de stratejik bir üs olarak görme ahmaklığı yüzünden Kıbrıs Türk’ünü küstürmek kimin işine yarıyor hiç düşünmedik. (Annan Planı’na evet demelerinde bu bakış açısının payı yok mu sanıyoruz. O günden bugüne, zeki, hayat dolu insanların yaşadığı ada parçasını, kara para, kumar ve fuhuşla anılan bir adrese çevirmek hangi üstün “stratejik derinlik” zihniyetinin ürünüydü?)
Doğal kaynaklar tükenip, sıcaklıklar arttıkça, sessiz ve yeşili bol yerler giderek daha çok kıymete biniyor. Batılı turist, kalabalıklardan arındırılmış yerlerde tatil değil “huzur” peşinde artık. Rekabet adı altında taklitçilikten belki bu kez daha erken sıyrılırız. Böylece kaynakların devamını sağlamadan yürütülen hoyrat bir tüketim üstüne kurulu döviz turizmini de değiştirebiliriz.
En başta kendi ülkemizdeki iç turizmi arttırarak, yani kendi coğrafyamızı tanıyarak Bitlis’te beş minareyi, İbradı’nın aşık olunan sakin serinliğini, Mudurnu’nun eski Türk evlerini ya da Eski Foça’nın geleneksel Rum evlerini merak ederek başlayabiliriz.
Sonra dönüp dolaşıp yine Akdeniz’in bize sunduğu binbir çeşit güzelliklerden, sadelikle beraber en çarpıcı renkleri harmanladığı eşsiz Bodrum’un kollarına bırakabiliriz kendimizi. (Bodrum’un en güzel zamanı sonbahardır, hatta rüzgârının olmadığı güneşli kış günlerinde tadına doyum olmaz, dededen kalma tapuların kirasını ezen kakavanlar pek anlamaz).
İktidar kendi hukukunu aleni bir baskı aracı haline getirmiş, memleket yanıyorken sen yaza vedadan bahsediyorsun diyenleriniz olacaktır.
Tabelalar değişse, partiler yasaklansa da bizim Müdafaa-i Hukuk mücadelemiz bitmez.
Eylül serinliği evimizin içinde. Üstelik bağbozumu zamanı yaklaşıyor. Cevizin, üzümün de hasat zamanı.
Bir kadeh doldurup, sevdiklerimizle Türkiye üzerine aydınlık tezlerden bahsedeceğimiz günler olsun…
Bir gün mutlaka, bağbozumunda kadeh kaldırırken “ülkenin marka değeri”nden değil, kıymetinden konuşuruz.
Çünkü bazı yerler marka değil, ait olduğumuz yerdir; memlekettir.