Mahmut Esat Bozkurt yazdı…
Bu satırları, çocukluğumdan beri Mahmut Esat Bozkurt’a yönelik belirli çevrelerden gelen sistemli saldırı ve ithamlar karşısında içimde biriken duyguların bir dışavurumu olarak görebilirsiniz. Ancak özellikle belirtmeliyim ki, bu yazıyı Mahmut Esat Bozkurt’un “torunun oğlu” kimliğinden ziyade; düşünce dünyasını, siyasal duruşunu ve yurttaşlık bilincini başta Atatürk olmak üzere Mahmut Esat Bozkurt’un tüm eserlerinden beslemiş ve kendisini “Kemalist” olarak tanımlayan bir yurttaş olarak kaleme alıyorum.
Öz bilincimin farkına vardığımdan beri, Mahmut Esat Bozkurt’un belirli çevreler tarafından sistemli saldırılara maruz kaldığını üzülerek takip ettim. Ancak bu durum beni hiçbir zaman şaşırtmadı. Çünkü Mahmut Esat Bozkurt, sadece hukuk alanında değil, Cumhuriyet Devrimi’nin düşünce cephesinde de öncü bir isimdi; devrimin en önemli teorisyenlerindendi. İşte bu düşünce alanı ise özellikle Batı emperyalizminin Atatürk’ü bir tehdit olarak gördüğü, belki de en kritik alandı.
Zaten emperyalizmin en büyük sorunu da burada düğümlenmektedir. Atatürk ve “modern Türkiye” konsepti, emperyalizm için bölgede kullanışlı bir model hâline getirilebilirdi. Fakat onlar için asıl tehlikeli olan, Cumhuriyet Devrimi ve Kemalist düşüncenin kendisiydi. Kemalizmin özü anti-emperyalizmdir; liberal dünya düzenine karşı köklü itirazlar içerir. Bu nedenle emperyalizm, onu yalnızca heykellere ve resimlere indirgeyen, düşüncelerden arındırılmış, içi boşaltılmış bir konsept olarak piyasaya sürdü.
Gericiler, şeriatçılar, bölücüler, sözde cumhuriyetçiler ve liberaller… Atatürk’e doğrudan dil uzatmaya cesaret edemeyen tüm çevreler, yıllarca onun fikir önderlerini hedef aldı. Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler de bu nedenle sürekli çarpıtma, karalama ve itibarsızlaştırma propagandalarının hedefi oldu. Bugün ise artan bir pervasızlıkla artık doğrudan Atatürk’e saldırıyorlar. Çünkü esas hedef başından beri Cumhuriyetti!
Ve yıllarca Milli Mücadele kahramanlarımıza gerektiği gibi sahip çıkmayanların, bugün de aynı saldırılar karşısında büyük ölçüde suskun kaldığını, hatta kimi zaman bu saldırganlarla aynı hizaya dahi düştüğünü görmek ayrıca acı vericidir.
Dünyada, kurucu kadrolarına bizim kadar haksızlık eden; kendi devletinin temel taşlarına, kendi öz evlatlarına bu kadar hoyratça saldıran başka bir millet var mıdır, gerçekten emin değilim. Bu noktada, aynı endişeleri paylaşan tüm yurttaşlar için bir özeleştiriyi de zorunlu görüyorum: Atalarımızın bize bıraktığı en büyük miras olan Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun devrimlerini yaşatmak ve savunmak konusunda yeterince başarılı olamadık. Önce kendi özeleştirimizle yüzleşmeliyiz. Atamızın mirasına yeterince ve kararlılıkla sahip çıkamadık. Cumhuriyet’in ilericiliğinden tek adam rejimine gerileyen ülkemiz ise bunun en açık göstergesidir.
Fakat bu devranın döneceğine olan inancım ise her şeyin üzerindedir. Çünkü cumhuriyet yıkılmamıştır. İnanıyorum ki, Türk milleti var olduğu sürece de yaşayacaktır. Bugün bizlerin karamsar olmak, korkmak ya da pasif kalmak gibi bir lüksü kalmamıştır. Ancak Cumhuriyet’i “Cumhuriyet” yapan temel ilke ve devrimlerin yeniden sağlam bir zemin üzerine inşa edilmesi artık tarihsel bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Neyse, dönelim esas konumuza: Mahmut Esat Bozkurt’a yöneltilen “ırkçılık” suçlamalarına…
Konuya, ırkçılığın tanımı ve tarihsel arka planıyla başlamak gerekir ki burada, önce bugün bizi bu tür kışkırtmalarla bölmek isteyen emperyalist devletlerin tarihine de bakmamız gerekecektir. Zira tarihin en büyük ırkçı uygulamaları, soykırımları, köle ticareti ve sistematik ayrımcılığı; bugün bize “demokrasi” ve “insan hakları” dersi vermeye kalkan o devletlerin topraklarında yaşanmıştır ve ne yazık ki hâlâ da yaşanmaktadır.
Irkçılığın tarihine baktığımızda, ırk kavramının ve onu bir yönetme/sömürme aracına dönüştüren siyasetin esas olarak Avrupa merkezli biçimde inşa edildiğini görürüz. Antik Yunan’dan itibaren “biz”in dışında kalan herkesin “barbar” diye damgalanması, Roma’da benzer bir dışlama dilinin sürmesi, henüz “ırk” kavramı ortada yokken dahi köklü bir “öteki” kurgusunun Batı medeniyetinde var olduğunu göstermektedir (Lévi-Strauss, 2020; Fredrickson, 2015).
15. yüzyıldan itibaren, yeni kıtaların keşfiyle birlikte bu eski “barbar” imgesi, bu kez deri rengi ve fiziksel özellikler üzerinden “ilkel”, “yamyam”, “yerli” ayrımlarına bürünmüş; Amerika, Afrika ve Avustralya’da milyonlarca insanın köleleştirilmesini ve soykırımını meşrulaştıran ırkçı bir hiyerarşiye dönüştürülmüştür (Somersan, 2004; De Fontette, 1991; Miles, 1997). Yerli halkların fiziksel farklılıkları ise (başta ten rengi) “aşağı ırk” olarak damgalanmıştır. Bu damga, tarihin en büyük yerli soykırımlarını, köle ticaretini ve tüm kıtaların kaynaklarının kitlesel yağmasını meşrulaştıran (Miles, 1997) bir paradigma yaratmış; dolayısıyla sömürgeciliğin ve emperyalizmin meşruiyet zeminini oluşturmak için kullanılmıştır.
Kısacası, emperyalizm bu ırk teorilerini “ete kemiğe büründürmüş” (Ferro, 2017), sözde modernite ise bu “bilimsel” vahşeti olanaklı kılmıştır (Bauman, 2016). Dolayısıyla ırkçılık, emperyalist politikaların en güçlü ideolojisi olarak Batı tarafından icat edilmiştir (Arendt, 2018b).
Kaldı ki bu zihniyet ne geçmişte kalmıştır ne de köklü bir değişime uğramıştır. Daha dün Saraybosna’da 1000 dolara insan avına çıkan İtalyanlar, Fransızlar ve Hollandalılar; bugün Irak’ta, Suriye’de, Libya’da on binlerce insanı katleden müdahalelerini nedense “demokrasi ihracı” diye paketlemektedir. Konu, kendi geçmişlerindeki sömürgecilik, köle ticareti ve soykırımlar olduğunda ise kalemler susmaktadır.
1980’lerden itibaren Avrupa’da yükselen aşırı sağ partiler, “göçmenleri” ve “farklı kültürleri” (Taş, 1999; Çakır, 2019) tehdit olarak gösterip aynı dışlayıcı dili sürdürmektedir. Akdeniz’de ölüme terk edilen insanlar, Balkanlar’da insan avını “turistik aktivite”ye dönüştüren karanlık pratikler, bu yeni ırkçılığın ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini göstermektedir.
Ve tabii ki en hazin olanı da bugün Orta Doğu’da, Filistin’de, dünyanın gözü önünde açık bir insanlık suçu, bir katliam ve fiilî bir soykırımın yaşanmasıdır. Demokrasi ve insan hakları nutukları atan emperyalist odaklar ise, bu vahşet karşısındaki ikiyüzlü suskunluklarıyla ahlaken çoktan çökmüş durumdadır.
En büyük utanmazlıkları ise ırkçılığı ideolojik bir silah olarak kullanmalarıdır. Bu topraklarda olduğu gibi kendi besledikleri bölücü terör örgütlerinin etnik fitnesini “özgürlük” diye pazarlarken, emperyalizme direnen ve vatan bütünlüğünü savunan ulusal duruşları “faşizm” veya “ırkçılık” olarak yaftalamalarıdır. İşte tarihin en büyük soykırımlarını, yerli katliamlarını, köle ticaretini ve sistematik ayrımcılığı gerçekleştiren bu emperyalist riyakârlık, ironik bir şekilde bugün dünyaya “demokrasi” ve “insan hakları” dersi vermeye kalkmaktadır.
Bu çarpık mantığın varacağı son nokta ise, varlık sebebini bizzat anti-emperyalizmden, yani ırkçılığın ve sömürgeciliğin ta kendisine karşı duruştan alan Türk Devrimi’nin öncülerine – burada konumuz gereği Mahmut Esat Bozkurt’a – “ırkçı” deme cüretidir. Bu, kendi kanlı tarihiyle yüzleşemeyenlerin içeride manipüle ettiği kitlelerin acınası bir akıl tutulmasından başka bir şey değildir.
Dahası, bu konuda art niyetli olan ve adeta etki ajanı gibi çalışan yerli işbirlikçilerin bir kez olsun ırkçılık denen olgunun doğduğu, büyüdüğü ve büyümeye devam ettiği uluslara karşı tek bir ciddi söz sarf ettiklerini duydunuz mu? Mahmut Esat Bozkurt ve nicelerinin bu vatanda Milli Mücadele’yi nasıl ve ne şartlarda örgütlediklerini, Kurtuluş Savaşı’nı kime karşı kazandıklarını bilmez misiniz? Hiç mi vicdanınız sızlamaz? Eğer ırkçılık arıyorsanız, gidin sizi besleyen ağababalarınızın tarihine bir bakın! Sömürgecilerin kan izlerini inceleyin. Asıl ırkçılığın, asıl insanlık suçlarının nerede ve kimler tarafından işlendiğini orada göreceksiniz.
Değinmek istediğim bir diğer husus ise; ailenin bir ferdi olarak, büyüklerimden de sıkça işittiğim üzere, Mahmut Esat Bozkurt’un yaşadığı dönemde masonluk ve masonlarla son derece sert bir mücadele içinde olduğudur. Yine aile büyüklerimin aktardıklarına göre, bu yapının mensuplarıyla çok keskin tartışmalar yaşadığı ve sürekli olarak iftiralara maruz kaldığı ifade edilmektedir.
Şimdi tüm bu değerlendirmeler ışığında soruyorum: Mümkün müdür, Türk Devrimi’nin mimarlarından, anti-emperyalist bir ideolojinin kuramcısı, masonluk düşmanı bir devlet adamının, emperyalizmin ve onun yerli uzantılarının saldırılarına maruz kalmaması?
O yüzden bu satırları okuyan tüm yurttaşlara sesleniyorum: Türk milleti olarak artık; bu dış müdahalelere, bizi ayrıştırmak isteyen odakların kirli propagandalarına, iş birlikçi çevrelerin ve etki ajanlarının algı ve ihanet operasyonlarına geçit vermemeliyiz. Unutmayalım: Bizi bizden başka kimse bölemez. Bu ulus, bir araya geldiği sürece yenemeyeceği, defedemeyeceği hiçbir güç yoktur. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.
Gelelim Mahmut Esat Bozkurt’u ırkçılıkla suçlayanların sürekli bahsettiği o meşhur söze…
Bu söz, Ödemiş konuşmasından kırpılarak alınmış, daha o günden itibaren bağlamından koparılmış ve bambaşka yerlere çekilmiştir. Bu konuşmanın muhatabı, ne bu ülkede yaşayan, etnik kökeni farklı diyebileceğimiz yurttaşlarımızdır ne de ülkemizde ikamet eden yabancı şahıslardır. Konuşmanın gerçek muhatabı ise, o yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası’na karşı muhalefet olarak kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), onun genel başkanı Ali Fethi Okyar, yabancı sermaye ve emperyal odakların yerli işbirlikçileridir.
Aralarındaki tartışmaların temelini ise Fethi Okyar’ın “devletçilik” ilkesine karşı liberal ekonomi politikalarını savunması, özellikle öz imkânlarla ve devlet eliyle inşa edilecek demiryollarına karşı çıkması, devletin kurduğu fabrikaların, yolların ve temel hizmetlerin yabancı sermaye ve özelleştirmeler yoluyla yürütülmesini savunması ve Bozkurt–Lotus davasında Türk Devleti’nin tutumuna karşı çıkıp Fransız Devleti’nin çıkar ve isteklerini savunması gibi ciddi görüş ayrılıkları oluşturur.
Bugün kırpılarak kullanılan o alıntıda geçen “kölelik” vasfı, bu vatanın öz evlatlarına değil; yeni kurulan ulusun kaderine dışarıdan yön vermek, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına göz dikmek isteyen emperyal güçlere, yabancı sermayeye ve bağımsızlıktan çok mandacılığı savunan yerli işbirlikçilere, yine aynı odakların amaçlarına hizmet ederken kendi yurduna ihanet edenlerin temsilcilerine yöneliktir. Aynı alıntıda geçen “Bu memleketin efendisi Türk’tür” ifadesindeki “Türk” kavramı ise Kürdüyle, Lazıyla, Çerkesiyle ve tüm diğer etnik unsurlarıyla bu ülkenin öz evlatlarını ifade eder. Yani kastedilen sizsiniz, biziz; kısacası bu ülkeye bağlı tüm yurttaşlardır. Bu ülkenin egemenliğinde söz sahibi olması gereken tek ve gerçek güç, vatanın öz evlatlarıdır.
Basit bir benzetmeyle, bu ifadeyi bugüne uyarlarsak belki daha anlaşılır olur: Türkiye Cumhuriyeti’ni bu ülkenin öz evlatları yönetmelidir; yani siz, biz, kısacası tüm unsurlarıyla bu vatanın öz evlatları. ABD’nin yerli işbirlikçileri, BOP’un eş başkanları ve FETÖ benzeri yapıların etki ajanları değil! Bu ülkenin bağımsızlığına kasteden dış güçlere ve onlara bağlı unsurlara tanınacak tek bir “hak” varsa, o da bu millet karşısında köle olma hakkıdır. Bu ülkenin öz evlatlarına tanınan hak ise “hükümdarlık” hakkıdır. Başka bir ifadeyle: “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ve “Türkiye Türklerindir!”
Konuşmaların yapıldığı dönemin ruhunu ve koşullarını da unutmamak gerekir. Monarşiyle yönetilen, yüzyıllardır geri bırakılmış, emperyalist güçlerce parçalanmak istenen bir coğrafyada Atatürk, dava arkadaşları ve Türk milleti, tüm yokluk ve yoksunluklara rağmen tam bağımsız bir ulus inşa etmeye çalışıyordu. Fransız Devrimi’nin etkisiyle bütün dünyada olduğu gibi, bu topraklarda da milliyetçi fikirler yükselişteydi. Kaldı ki o gün kullanılan birçok terim, bugünkü anlamlarıyla okunduğunda yanlış anlaşılmaya çok müsaittir. Bu yüzden her sözü ve her metni, o günün koşulları içinde değerlendirmek adil olmanın ve bilimin gereğidir. Bizim tarihimizde ırkçılığa yer yoktur. Bu topraklarda ırkçılık ne halk tabanında ne de devlet yönetiminde bir karşılık bulmamıştır.
Atatürk milliyetçiliğinin tanımı da son derece nettir: Hiçbir etnik kökene ve dini inanca bakılmaksızın, bu topraklarda yaşayan, aynı kültürü paylaşan, aynı dili konuşan, aynı kaderi paylaşan bütün yurttaşların birliğini ifade eder. Yurttaşlık kavramı da zaten öz anlamı gereği eşitliği ifade eder. Bir yurttaşın başka bir yurttaştan etnik kökeni, dini inancı gibi sebeplerle üstün veya aşağı görülmesi bu anlayışla taban tabana zıttır. Türk Devrimi’nin temeli, bu vatanın öz evlatlarını – özellikle de köylüsünü, fakir halk çocuklarını ve emekçisini – “bu ülkenin efendisi” yapmak gayretidir. Kuruluşundan Atasını kaybettiği güne kadar atılan her adım da bu yöndedir. Yapılan millet tanımında ne etnik kökene ne de dini inanç ayrımlarına yer verilmemiştir. Zaten bizim kültürümüzde birini etnik kökenine göre ayırmak başlı başına ayıptır.
Bu çerçevede “Türklük” tanımı, kimsenin etnik kökenine bakılmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes için yapılmış bir kimlik tanımıdır. Tıpkı Fransa’nın vatandaşına Fransız, Almanya’nın vatandaşına Alman demesi gibi, Türkiye Cumhuriyeti de vatandaşına Türk demektedir. Kürt de, Laz da, Çerkes de, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak gören herkes bu ülkenin özbeöz evladıdır. Buna itiraz eden, bu milleti etnik fay hatları üzerinden bölmeye çalışan her kimse – bunu ister Türk etnisitesi ister Kürt etnisitesi üzerinden yapsın – Cumhuriyet’in varlık sebebine ve dolayısıyla Mahmut Esat Bozkurt’a karşı da konumlanmaktadır. Bunu yapan her kim olursa olsun, vatana, millete ve Cumhuriyet’e ihanet içindedir. Bozkurt’un da ifadesiyle: “Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.”
Son olarak, çokça çarpıtılan o söz üzerine, Mahmut Esat Bozkurt bizzat şu açıklamayı yapmıştır:
“Ben Ödemiş nutkunda ‘Bu memleketin efendisi Türklerdir, öz Türk olmayanların hakkı hizmetçiliktir, köleliktir’ demekle misafirlerimiz olan ecnebileri kastetmedim. Esasen bir memleketin dâhili siyasi münakaşalarında yabancıların yeri yoktur ve olamaz. Bu hak, vatan evlatlarına aittir.”
Yine Anadolu’da “Türk Hakimiyeti” başlıklı yazı dizisinde şöyle demektedir:
“Türk haklarından istifade edebilmek için Türklüğü benimsemek, Türk kültürünü kabul etmek, Türklüğü duymak, Türk menfaatlerini kendi menfaati yapmak, ona hürmet etmek, Türküm demek, Türklüğü kültürüyle, hissiyle kabul etmek lazımdır. Bunları samimiyetle benimseyenleri, yapanları Türk sayarız. Kim olursa olsun.” Bkz. Anadolu, 4 Eylül 1911.
Bundan sonrasını değerlendirmek, elbette Türk milletine kalmıştır.
Saygılarımla.