Av. Göksel Kırar yazdı…
Eğer kurulu düzenin yani statükonun bekçileri Yekta Güngör Özdenler, boş lakırdılarıyla Mustafa Balbaylar, neye hizmet ettiği belirsiz apoletli Çevik Birler, Kemeraltı tüccarı hafifliğiyle Yılmaz Özdiller, ayrıcalıklı ailenin uyanık çocuğu Feyzioğlu Metinler söz konusuysa, evet o Kemalizm öldü. Çünkü sahteydi, makyajlıydı ve ölmeye mahkûm kurgulanmıştı.
Bizim işimiz öldürülmeye çalışılan gerçek Kemalizmi yeniden doğurmaktır.
Kemalist hareket, doğduğu gün halkçıydı. Gazi, Kurtuluş Savaşı’nı yalnızca askerî dehasıyla da yönetebilirdi; fakat tercih ettiği ilk yol, halkın örgütlenmesi, kongreler ve ardından açılan Millet Meclisi oldu. Cumhuriyet’i kurarak halkçılıktaki ısrarını gösterdi. Ardından genç Cumhuriyet’in dünyada nerede duracağını belirleyen devrimler geldi.
Türkiye’nin geri kalmışlığına ve kendine özgü sosyolojik sıkıntılarına karşı geliştirilmiş, yerli ve özgün bir çözüm planıydı Kemalizm. İçeriden ve dışarıdan darbeler aldı; fakat bugün yüz yıllık muhasebe gösteriyor ki başarılı olmuştur. Eksikleri vardır; ancak bu eksikleri tamamlayacak irade, geçmişe baktığımızda yüzümüzü aydınlatan, Büyük Kurtarıcı’nın yaptıkları ve onun davasını anlayıp sahip çıkanlardır.
Gazi’nin ölümünden sonra hem devrimler hem halkçılık uzun süre derin dondurucuya kaldırıldı. Ta ki 1960’ların ikinci yarısında Kemalizm’i yeniden düşünmeye başlayan aydınlar ortaya çıkana kadar. Sonra Kemalist öğretinin sosyalizmle uyumlu yanlarına dikkat çekenler sistem dışına itildi. Mehmet Ali Aybarların, Behice Boranların yerini kulaktan dolma bilgiyle solculuk yapan popülist figürler aldı. Bugün hâlâ açık bir gerçeği konuşmak istemiyoruz:
Türkiye’de ilericilik iddiasında olup Kemalizmi anlamayan hiçbir hareket sağlıklı bir yol tutturamaz. Ondan halkçı ve devrimci çözümlemeler çıkarmadan, davaya devam edilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
12 Eylül darbesi sonrasında halkta karşılığı olan sol tasfiye edilmişti. Yirmi yıldır ısrarla savunduğum tez olan düzenin işine gelen bir kurgu devreye sokuldu: silahlı şiddeti “sol” diye tanımlamak ve topluma özellikle PKK gibi yapıları sol etiketle sunmak. Bu yanlış mimari, hem solun hem ülkenin geleceğini zehirledi.
Buna terör ve şiddete kabul edilebilir ideolojik gerekçeler bulan bazı şuursuz sol çevreleri de ekleyebiliriz.
KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM YETERLİ Mİ?
Kemalizmi yalnızca kültürel gelişim sandık yıllarca. Bugün Kemalist sayısı azdır; ama Atatürk sevgisi çoktur. Bu ikisinin aynı olmadığını hâlâ konuşmuyoruz. Her siyasi görüşten insan Atatürk’ü sever; muhafazakârı, ülkücüsü bile “Atatürkçüyüm” diyebilir. Çünkü Atatürk’ün liderliğini takdir etmek geniş ve güvenli bir alandır. Bu kadarı bile iktidarın tüylerini diken diken etmeye yetmektedir. Fakat bu, Kemalizm değildir.
Cumhuriyetin üst yapı devrimlerini benimseyip Kemalist ideolojinin(Atatürkçülüğün) sadece bundan ibaret olduğunu sanmak ve gönül rahatlığıyla kendi yankı odamızdaki koltuklarımıza çekilmek yeterli geliyor.
Kendimizi de zaman zaman bu konforlu çerçevenin içinde bulduğumuz oldu. Fakat ortada açık bir gerçek duruyor: Kemalizm, yalnızca sembollerle yaşatılabilecek bir öğretiden ibaret değildir. Bu topraklarda ortaya çıkmış en kapsamlı toplumsal dönüşüm projesidir ve yolunu kaybettiğimiz an, mücadele kendiliğinden kültürel bir vitrine sıkışıyor.
Ancak Kemalist; Atatürk’ün öğretisini soldan okuyan, Türkiye’nin geleceğini bağımsız, adil, laik ve hukuki güvencenin olduğu bir ülkede arayan kişidir.
Bu yolu seçmesinin sebebi de Türkiye’yi özgürlükçü bir sosyalizme taşıyacak tek gerçekçi yol olduğunun bilincinde olmasıdır. (Mamdani’nin seçilmesiyle romantik rüyalar görenlerden değiliz. Kapitalizmin simgesel başkentlerinden birinin başına “sosyalizm”i açıkça dillendiren birinin seçilmiş olması kesinlikle önemsenecek bir şeydir. Ancak zamanında İşçi Partisi’nin Tony Blair ile iktidara geri dönmesini “Avrupa solcu oluyor” diye zılgıt çekerek karşılayan şaşkınların düştüğü komik durumlar hala hatırımızda.)
Hal böyleyken, inanç ve kimlik siyasetinden sıyrılamayan, halkıyla gönül bağını kurmakta sıkıntı çeken ve AKP ile birlikte yağma kapitalizminin zirveye çıktığı bu dönemde, sınıf çelişkilerini görmeden yapılan mücadele ancak biraz yolunu şaşırmış Atatürkçülüğün kültürel dokunuşudur.
Bir 19 Mayıs kutlamalarında liseli gençlerimizin vals yapması ya da geçen yıl yaşanan yeni mezun subaylarımızın yemin törenindeki kılıç çekme hadisesi gibi.(Atatürkçü subay uyanık ve hedefe odaklı olacak, ilerde kendi sınıfının kurmayı olup birliklerini yönetirsen “Büyük Kurtarıcı”ya daha bağlı olursun, senin açığını kollayan iktidarın eline koz verip kendini Harbiye’den attırarak değil.)
Tüm bunlar ve daha fazlası, 12 Eylül cunta aklının ürünü olan ve resmi ideolojiye kayıtsız şartsız teslim edilen, suya sabuna dokunmayacak(sadece görünüşte) bir “Kültür Atatürkçülüğü”nün sonuçları.
Darbe sonrasından iki binlerin başına kadar, askeri-bürokratik kesimin kültürel travmaya yol açan “başörtüsü” yasağını Kemalizmi kalkan yaparak kullanmasını da bu alana katmamız gerekiyor.
Zahirde yapılan bu mücadele o kadar amatördü ki, yurtiçinde ve gurbetçiler arasında çok iyi örgütlenen Siyasal İslam’a karşı elimizde televizyondaki programına yakasında at nalı kadar Atatürk rozetiyle çıkan Cem Özer’le, Atatürkçülüğü Toktamış Ateş’ten öğrenmeye çalışan aslan sosyal demokratlar kalmıştı.(Doksanlar bitip AKP geldikten sonra onlar da ortadan kayboldu.)
Yakın tarihimizdeki çarpıcı örneklerden biri, “geliyorum” diye bağırarak yaklaşan bir şer organizasyonuna karşı en namahremi sayılan karargâhın ve kozmik odanın savunulmakta aciz kalındığı dönemdi. Emekli olduktan sonra altı ayda bir kendi gibi emeklileri gıdıklamak için Atatürk kitabı çıkaran eski genelkurmay başkanının kitaplarından biri ironik şekilde “liderlik” hakkında.
Bir de kendine bağlı küçük kraliyetinde sonsuza kadar yaşamak isteyen Deniz Baykal’ın yeniden kurduğu CHP.(Nitekim halkına olan kutsal görevini felçli haliyle tekerlekli sandalyesinde mecliste bulunarak son anına kadar yerine getirdi bu küçük olsun ama benim olsun kabilesinin mümtaz siması.)
Ardından Kılıçdaroğlu döneminin sentetik Atatürkçülüğü…Ve geriye kalan Yeni CHP… Ne Kemalizm tartışıldı, ne Atatürkçülük sahici kılındı.
Uluslararası dengenin bölgedeki modern emperyal arayışlarını iyi analiz edip, kendi totoliter yönetimini adım adım hayata geçiren ve pragmatizmin kitabını yazan Siyasal İslam menşeli iktidara karşı havanda su dövülerek yapılan sahte bir mücadele…
Bugün karşımızda iki tip Atatürkçü vardır: 1930’lara saplantılı bir nostaljiyle bakan dar görüşlü Atatürkçüler ve etiket için Atatürk diyen sentetik Atatürkçüler. Yani eski Türkiye’nin “Ordu göreve” zihniyetinin mirasçıları ile “Bırakınız yapsınlar” aymazlığının mirasçıları.
Bu tablodan en çok memnun olan ise Cumhuriyet’in ilerici mirasını “Yeni Osmanlı” hayaliyle her gün biraz daha törpüleyen iktidardır.
Son yıllarda iktidar çevreleri, “ulusalcı” kesimleri savunma sanayii hamleleriyle susturmaya çalışıyor. “Gemisini yapan, silahını üreten Türkiye—Gazi’nin de istediği bu değil miydi?” diyorlar. Türk Ordusunun kendi silahını üretmesi gurur vericidir; ancak Kemalizm bundan çok daha fazlasıdır. Hukuk güvencesi ve laiklik, üretimin topluma yayılması, zenginliğin bir avuç insanda toplanmaması, kamusal çıkarın korunması, bağımsızlığın ekonomik ve sınıfsal boyutu vardır işin içinde.
Bugün milyonların yoksullaştığı, demografinin değiştiği, hukuki teminatın zayıfladığı bir ülkede Kemalizm sadece bir alternatif değil, panzehirdir. Sosyalist solun bağımsızlıkçı ve devrimci Kemalizmle barışmadan bu halkta karşılık bulamayacağı gerçeğini yirminci yüzyıl çoktan kanıtlamıştır. Eğer haksız ama güçlünün haklı ama güçsüze boyun eğdiremeyeceği “demokratik” Türkiye yolunda suyun öte yanına ulaşmak istiyorsak, “Kemalizm” Türk halkının kalbine giden o deli çayın üstünden bizi geçirecek çelikten asma köprüdür.
Üstelik bunu eli sopalı seçkinci bir dille değil; halkın çıkarını merkeze alan özgürlükçü bir anlayışla yaparak. Bu çerçevede Kemalizmin yeniden hatırlanması, geçmişe dönmek değil; geleceğe yürürken kendi köklerine yaslanmak anlamına gelir.
GERÇEK Mİ, UZAK BİR HAYAL Mİ?
Bu anlatılanlar gerçeklerden çok mu uzak, hayali geldi?
Evet, Kemalistler biraz hayalperesttir.
Ama bu ülkede hiçbir karanlık, halkın iradesinden uzun süre saklanamadı.
Tarih, teslim olanları değil; “bu ülke böyle yönetilmeyecek” diyenleri yazdı.
Unutturulmaya çalışılsa da bu milletin damarlarında hâlâ aynı cesaret, aynı akıl ve aynı umut dolaşıyor.
Bu adamların/kadınların(Kemalistlerin), hayali gerçek yapma tutkusunu hafife almayın.
Kemalizm ölmedi; yalnızca yeniden çağrılmayı bekliyor.
Benden söylemesi.
Kemalizmi; sosyalizme gidecek bir yol göstermek ilkelerini, yöntemini belirlemiş KAMALİZMİ anlayamamaktır. KAMALİZM bir öğretidir, bir ideolojidir. Amacınız sosyalizm ise kendi yolunuzu bulunuz. KAMALİZM sizin merdiven basamaklarınızdan biri değildir.
Sosyalistseniz sosyalistsinizdir, KAMALİSTSENİZ KAMALİSTSİNİZDİR.
Lütfen o ibareyi yazınızdan kaldırın. Bir sosyalist ütopyası, bir yanılsamadır.
Kamalistcilik ölmez.
Ölen onun izinden gittigini zannedenlerdir…..
Lafla peynir gemisi yürümez…