1. Haberler
  2. Analiz
  3. Gerileyen hegemonun çırpınışı: Venezuela’dan Grönland’a ABD saldırganlığı

Gerileyen hegemonun çırpınışı: Venezuela’dan Grönland’a ABD saldırganlığı

featured

Mahmut Esat Bozkurt yazdı…

Yeni yıl, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısıyla başladı. Kısa süre içinde eşi benzeri görülmemiş bir haydutlukla, Venezuela’nın meşru devlet başkanı Nicolas Maduro ve eşi ABD tarafından kaçırıldı. Washington yönetimi bununla da yetinmeyip Grönland’ı ilhak etme tehditlerini arşa çıkardı. Sergilenen bu haydutça tavırlarla; devletlerin egemenlik hakları, uluslararası hukuk ve normlar bir kez daha emperyalizm tarafından hiçe sayıldı. Elbette ABD, bu saldırganlığı “narko-terörizmle mücadele”, “Venezuela halkına özgürlük” veya “demokrasinin tesisi” gibi süslü anlatılarla aklamaya çalışıyor. Ancak kamuoyunda rıza üretmeye ve eyleme meşruiyet kazandırmaya yönelik bu bayatlamış retorik kılıflar da artık emperyalist saldırganlığı aklamaya yetmiyor.

Öte yandan, gelişmeleri ‘sadece’ Donald Trump’ın fevri ve dengesiz kişiliğine, Maduro yönetiminin hatalarla dolu otoriter yapısına bağlamak; hatta ‘sadece’ ABD’nin petrol kaynaklarına duyduğu iştah ile açıklamak yetersiz kalmaktadır. Bilhassa kişilere indirgenen analizler, arka plandaki ‘yapısal dönüşümü’ ve ‘sistemik problemleri’ ıskalamaktadır. ‘Trump Düzeni’ veya ‘Diktatör Maduro’ gibi indirgemeci etiketler, emperyalizmin yöntemleri değişse de sömürücü özünün baki kaldığı gerçeğini de perdelemektedir.

ABD’nin Trump dönemi dış politika yaklaşımı, basit ve tabiri caizse hatalı bir ‘Realist’ yorumlama olarak tanımlanabilir. Özellikle son dönemde; ‘sözde’ liberal değerler üzerine inşa edilen ve ‘sözde’ kurallara dayalı uluslararası düzen (rules-based international order), uluslararası hukuk, kurumlar ve normlar fiilen bypass edilmiştir. Ancak burada önemli bir ayrım da var. Trump bu düzeni yıkan kişi değil; o, hâlihazırda çözülmüş olan ‘liberal dünya düzeninin’ enkazında, ABD adına daha saldırgan, daha kuralsız ve gücün doğrudan caydırıcılık olarak sahaya sürüldüğü, farklı bir yol arayışındadır. Dahası, uluslararası sistemdeki güç dağılımı da hızla çok kutupluluğa doğru evrilmektedir. Gücünü ve rıza üretme kapasitesini yitirmekte olan hegemon, ulusal çıkarlarını koruma telaşıyla hırçınlaşırken; ‘evrensel değerler’ retoriğinin yerini kaba kuvvetin caydırıcılığı almaktadır.

Dış politika, doğası gereği derin ahlaki kaygılar veya etik ikilemler üzerinden şekillenmez. Realist geleneğe göre; devletler ulusal çıkarları doğrultusunda ve uluslararası sistemin anarşik yapısı içinde, hayatta kalabilmek için güçlerini maksimize etme arayışı içindedirler. Çünkü bir devlet ne kadar güçlü olursa, o derece güvende olur. Devletler diğerlerinin niyetlerinden emin olamayacakları için, güvenliklerini göreli güç dengelerine dayandırırlar. Özellikle realist perspektifte hesaplar çoğunlukla; güç, kapasite ve ulusal çıkarlar ekseninde yapılır.

Bu bakımdan, ABD’nin Venezuela hamlesi ve Grönland’a yönelik tehditleri, Trump döneminin benimsediği bu kaba ve hatalı ‘realist’ yorumla dünyaya şu mesajı vermektedir: ABD bu müdahaleleri yapmıştır; çünkü bunu yapabilecek kapasiteye sahiptir ve onu durdurabilecek, kendisinden daha üstün bir güç yoktur. Bu mantıkla kurgulanan strateji Thucydides’in meşhur sözünü de hatırlatır:

“Güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise katlanmak zorunda olduklarına katlanır.”

Ancak tüm bu değerlendirmeler; gerek Venezuela’da sergilenen haydutluğun, gerekse Grönland’a yönelik tehditlerin, ‘kaba’ bir realist okuma üzerinden kurgulanmış ‘hatalı bir strateji’ olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zira realist çerçeve, her güç gösterisini akılcı kabul etmez. Devletlerin güç arayışları, nihayetinde güvenlik kaygılarına dayanır. Oysa hatalı kurgulanan stratejiler ters teperek, ulusal çıkarlara ve güvenliğe de zarar verir. Güç kullanımı net bir stratejik hedefe bağlanmadığında, maliyet-fayda dengesi gözetilmediğinde; kısa vadede bir ‘başarı’ gibi görünen, orta ve uzun vadede ulusal çıkarlar için çok daha büyük sorunları tetikleyebilir. Üstelik ABD, bu ‘kısa vadeli zafer – uzun vadeli bataklık’ denklemini yakın geçmişte Orta Doğu’da tecrübe etti. Hatta ironik bir biçimde Trump da vaktiyle buna şiddetle itiraz ederek, seçim kampanyalarında bu başarısızlıkları seleflerine karşı en büyük kozu olarak kullandı.

Ofansif realizmin en önemli temsilcilerinden John J. Mearsheimer’a göre, ‘okyanusların durdurucu gücü’ nedeniyle küresel bir hegemonya fiilen pek olası değildir. Bu yüzden büyük güçler için rasyonel hedef ‘bölgesel hegemonya’ kurmaktır. Bu perspektiften bakıldığında ABD’nin temel stratejisi, dünyanın diğer coğrafyalarında başka bir büyük gücün hegemonya kurmasını engellemek olacaktır. Dolayısıyla ABD’nin, Batı Yarımküre’deki mutlak hâkimiyetini sürdürmesi de kendisi için hayati bir güvenlik çıkarıdır. İşte bu yaklaşımın teorisyeni Mearsheimer dahi, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının Monroe Doktrini ile ilişkilendirilemeyeceğini; bunun bir ‘güvenlik hamlesi’ olmaktan ziyade ‘klasik bir emperyalizm’ vakası olduğunu vurguluyor.

Hukuk ihlalleri ve Monroe Doktrini’ne aykırılık dışında, Mearsheimer’ın eleştirilerinin nedeni aslında basittir: ABD küresel gücünün zirvesinde olduğu dönemlerde dahi (bilhassa Orta Doğu’da) giriştiği ‘rejim değiştirme’ veya ‘ulus inşası’ maceralarında ağır siyasi, askeri ve toplumsal bedeller ödedi. Zira bir rejimi devirmek başka; sonrasında meşruiyet üretmek, istikrarı sağlamak ve hakimiyeti sürdürmek bambaşka şeylerdir. Üstelik bu süreçler işgalci gücün elini kirletir, toplumsal direnci körükler ve yeni düşmanlıklar üretir. Nitekim küresel ölçekte giderek artan anti-Amerikancılık, doğrudan bu yıkıcı müdahalecilikle ilişkilidir.

Bugün görünürde Washington’un Venezuela hamlesinde yaslandığı temel dinamik şu olabilir: İçerideki işbirlikçi unsurların ABD ajandasına eklemlenmesi ve önceden sağlanan uzlaşılar ile bitap düşmüş halka sunulacak ‘yeni ve güçlü yönetim’ algısının geçiş sürecini kolaylaştıracağı varsayımı… Bu hamleyle dış dünyaya verilmek istenen mesaj ise ‘Güçlü ABD geri döndü’ imajı üzerinden caydırıcılığını yeniden tesis etmektir. Böylece ABD, özellikle Batı Yarımküre’deki mutlak hâkimiyetini sürdürmeye devam edecektir. Kuşkusuz Orta Doğu’ya kıyasla coğrafi yakınlık ve lojistik avantajlar ABD’nin elini güçlendirmektedir; ancak bu taktiksel avantajlar, stratejik aklın doğru kurgulandığı anlamına gelmemektedir. Aksine, yapılan bu kontrolsüz ve gözü kara hamleler, giderek gücünü ve hâkimiyetini yitiren ‘hegemonun çırpınışları’ niteliğindedir.

Peki, bu neden başarısızlığa uğrayacak ‘hatalı’ bir strateji?

1. Ulusal ölçekte: Venezuela da; halk uzun süredir bitap düşmüş, devlet kapasitesi yıpranmış ve toplumsal kutuplaşma derinleşmiş durumda. Bugün toplumun belirli bir kesimi, yılların biriktirdiği bu baskı ile dış müdahaleye sevinmiş gibi görünebilir. Fakat bu geçici sevinç, işgalin sürdürülebileceği anlamına gelmez. Toplum, işbirlikçilerin varlığına rağmen, ‘diktatörden ve yoksulluktan kurtulma’ ile ’emperyalizmin himayesine girme’ arasındaki yakıcı farkı er ya da geç görecektir. Bazı kesimlerin, yıllardır yaşanan yıkıma karşı bir umut olarak düşündüğü bu sözde kurtuluşun, aslında yeni bir bağımlılık ve tahakküm düzeni üreteceği; dolayısıyla beklenen refahı da getirmeyeceği gerçeğiyle yüzleşmesi kaçınılmazdır. Egemenliğin fiilen devri, kaynakların kontrolünün yabancılara geçmesi, meşru aktörlerin tasfiyesi ve yeni bağımlılık ilişkileri… Dışarıdan dayatılan bu kukla rejimler, işgalciye karşı direnci sönümlendirmez; aksine daha da körükler. Dolayısıyla bu süreç de, kaçınılmaz olarak orta/uzun vadede ABD’nin ulusal çıkarlarına taban tabana zıt bir bataklık üretme potansiyelindedir. ABD’nin bu zoraki tahakkümü sürdürebileceğine dair hiçbir emare yoktur.

2. Bölgesel ölçekte: Gerek Venezuela üzerinden Latin Amerika genelinde, gerekse Grönland/Danimarka gerilimi üzerinden Avrupa Birliği nezdinde, ABD’nin uluslararası hukuku ve yerleşik normları hiçe sayan bu emperyalist saldırganlığı büyük bir tepkiyle karşılandı. Bu durum, müttefikler dâhil, ‘yarın sıra bana da gelebilir’ endişesini perçinlerken, küresel ölçekte Amerikan karşıtlığını arttırmaktadır. ABD’nin kaba güce dayalı bu tutumu, devletleri tehdit yoluyla Washington yörüngesine çekmek şöyle dursun; tam aksine bir tehdit algısı yaratarak onları alternatif dengeleme arayışlarına itmektedir. Nitekim Latin Amerika’nın tarihsel hafızasındaki anti-emperyalist kodlar hâlâ canlıdır. Avrupa’da ise zaten kırılganlaşmış olan güvenlik mimarisi ve ABD’ye bağımlılık tartışmaları, bu tür hamlelerle daha da alevlenecektir. Tüm bu tehditkâr tutum, ironik bir biçimde, ABD’nin hayati gördüğü çıkarını, yani Batı Yarımküre’deki bölgesel hegemon konumunu, güçlendirmek yerine bizzat kendi elleriyle aşındırmaktadır.

3. Küresel ölçekte: ABD hâlihazırda; Avrupa’da Rusya, Asya’da Çin, Orta Doğu’da Gazze–Suriye–İran hattındaki çatışmalar ve Arktik bölgesindeki artan rekabet gibi çok sayıda hayati cepheyle yüzleşiyor. Ayrıca, Rusya’nın askeri kapasitesi ve Çin’in hemen her alanda büyüyen gücü, uluslararası sistemdeki güç dağılımını hızla dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, ABD hegemonyasına karşı giderek daha örgütlü ve önlenemez bir meydan okuma üretmektedir. Bu denli derin ve çok boyutlu sorunlarla aynı anda yüzleşen Washington’ın; kendisine doğrudan askeri tehdit oluşturmayan Latin Amerika’da ‘rejim değiştirme’ veya ‘ulus inşası’ macerasına girişmesi, kaynaklarının ve kapasitesinin dağılması, stratejik odağının kayması anlamına gelir. Tam da bu odak kaybı, ABD’nin en kritik rakibi olan Çin’in manevra alanını küresel ölçekte genişletecektir. Dahası ABD’nin bu hukuk tanımaz saldırganlığı ve giderek artan ‘güvenilmez müttefiklik’ algısı, rakiplerinin propaganda ve diplomasi kapasitesini de artırmaktadır. Bu durum, özellikle Küresel Güney nezdinde rakiplere daha geniş bir meşruiyet ve nüfuz alanı üretmektedir.

Özetle; ABD’nin giderek yalnızlaşması ve rakiplerinin güçlenmesine zemin hazırlayan tüm bu hamleler, Washington adına ‘stratejik bir yenilgi’ ihtimalini giderek büyütmektedir.

ABD’nin giriştiği bu haydutvari saldırganlık, basit bir Trump çılgınlığının çok ötesindedir. Çözülen neoliberal düzenin ve değişen küresel güç dağılımının enkazı üzerinde, kuralsız ve kaba güce dayanan emperyalist tahakkümün yeniden tesis edilme çabasıdır. Kısa vadeli, şok etkisiyle üretilen “güç” imajı, orta/uzun vadede ağır maliyetlere, toplumsal dirence ve karşı dengeleme mekanizmalarına çarpacaktır. Sürecin, ABD’nin etki alanında hâkimiyetini sürdürme zorlukları, yalnızlaşması ve rakiplerinin manevra alanının genişlemesiyle, Washington açısından stratejik bir başka yenilgiye dönüşmesi çok olasıdır. Dahası hâlihazırda aşınmakta olan kapasitesi de, bu tür maceralarla daha da yıpranmaktadır. Esasen bu kontrolsüz agresifliği; hegemonik üstünlüğünü yitirmekte olan bir gücün ‘panik refleksi’ ve zedelenen itibarını zorbalıkla koruma çabası olarak okumak çok daha doğru olacaktır.

Son bir husus da, Mearsheimer gibi ofansif realizmin önemli bir temsilcisi dahi, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının, Monroe Doktrini ile aklanamayacağını, bunun ‘klasik bir emperyalizm’ vakası olduğunu vurguluyor. Buna karşılık, bizdeki bazı akademisyenlerin ve medya organlarının, ABD’den bile daha “Amerikancı” bir refleksle, uluslararası hukuku hiçe sayan bu haydutvari emperyalist saldırganlığı aklama gayretine girişmesi ibretliktir. Ve ne hikmetse sistem de bu tür profilleri ısrarla ön plana çıkarmakta ve parlatmaktadır.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!