İran-1

featured

Terör ve Güvenlik Uzmanı Salih Aydemir yazdı…

İran ve Irak toprakları tarihin bilinen en eski savaşlarından birine sahne olmuştur. MÖ 2600 yılında Sümerler ile Elamlar arasında gerçekleşen mücadele, bu coğrafyanın yalnızca bir yerleşim alanı değil; aynı zamanda sürekli çatışma üreten bir jeopolitik kırılma hattı olduğunu göstermektedir. Kiş Kralı Enmebaragesi liderliğindeki Sümerlerin günümüz İran’ının güneybatısında yer alan Elam topraklarını işgali hakkında yazılı kaynaklar sınırlıdır, ancak bu ilk büyük çatışma İran coğrafyasının tarih boyunca dış müdahalelere açık bir alan olduğunu ortaya koymaktadır.

Bugün gelinen noktada Ortadoğu benzer bir kırılmanın yeniden eşiğindedir. Ancak bu kez savaş, klasik orduların cephe çatışmalarından ziyade; istihbarat servisleri, örtülü operasyonlar ve algı yönetimi üzerinden yürütülmektedir. Basra Körfezi’nde konuşlandırılan ABD donanmasının en büyük güç projeksiyon unsurlarından biri olan USS Abraham Lincoln uçak gemisi, bu baskının askerî boyutunu simgelerken; verilen mesaj yalnızca İran yönetimine değil İran toplumunun tamamına yöneliktir. “Özgürlük” söylemiyle sunulan bu askerî hamle aynı zamanda bir psikolojik harp unsuru olarak da okunmalıdır.

Bu yazı dizisinde İran merkezli krizin perde arkasında yürütülen istihbarat savaşlarını İran’ın etnik ve mezhepsel fay hatlarını ve olası bir müdahalenin bölgeyi nasıl bir iç savaş sarmalına sürükleyebileceğini üç ana başlık altında ele alacağım.

BÖLÜM-1

İRAN KRİZİ ÖNCESİ- İSTİHBARAT SAVAŞLARI

SAVAK Mirası ve İran’ın İç Güvenlik Refleksi

Bu görünmeyen savaşın doğru okunabilmesi için İran’ın istihbarat geleneğine bakmak gerekir. Şah döneminde kurulan ve uzun yıllar Ortadoğu’nun en sert istihbarat servislerinden biri olarak bilinen SAVAK yalnızca bir güvenlik aygıtı değil, İran devletinin iç kontrol refleksinin kurumsal hafızasıydı.

SAVAK’ın faaliyetleri muhalefetin bastırılması etnik unsurların sıkı takibi ve dış bağlantıların kontrol altına alınması üzerine inşa edilmişti. 1979 devrimi ile SAVAK resmen tasfiye edilse de yöntemleri ve refleksleri ortadan kalkmadı. Bu miras farklı isimler ve yapılar altında İran istihbarat sistemine devredildi.

Bugün İran rejiminin iç tehdit algısının bu denli yüksek olmasının temel nedeni geçmişte yaşanan çözülmelerin ve istihbarat zaaflarının hâlâ hafızada taze olmasıdır. Rejim, dış müdahaleden çok içeriden çökertilme ihtimaline odaklanmakta, bu nedenle etnik ve mezhepsel hareketlenmeleri doğrudan bir güvenlik meselesi olarak ele almaktadır.

İran’da son dönemde artan iç karışıklıklar rejimin güvenlik reflekslerini daha da sertleştirdiğini göstermektedir. İç tehdit algısının yükseldiği her dönemde İran istihbaratının önceliği yalnızca sokak hareketlerini bastırmak değil; bilgi akışını ve algıyı kontrol altına almak olmuştur.

CIA–MOSSAD VE BÖLGESEL İSTİHBARAT REKABETİ

İran’ın sert güvenlik refleksi yalnızca tarihsel travmaların ürünü değildir. Aynı zamanda karşısında yer alan istihbarat ağlarının uzun yıllara dayanan faaliyetlerinin bir sonucudur. Soğuk Savaş’tan bu yana CIA ve MOSSAD İran sahasını yalnızca bir devlet olarak değil çözülebilir ve parçalanabilir bir yapı olarak ele almıştır.

CIA İran dosyasında daha çok sosyolojik kırılganlıklar, ekonomik baskı unsurları ve rejim karşıtı ağlar üzerinden hareket ederken, MOSSAD nokta operasyonlar, hedefli suikastlar ve psikolojik üstünlük sağlamaya yönelik eylemlerle öne çıkmıştır. Bu iki yapının İran’a yönelik faaliyetleri, doğrudan çatışmadan ziyade rejimin güven duygusunu aşındırmayı hedeflemiştir.

İran yalnızca İran istihbaratının değil; aynı zamanda CIA, MOSSAD ve bölgesel aktörlerin yoğun biçimde faaliyet yürüttüğü çok katmanlı bir istihbarat alanına dönüşmüştür. Özellikle İsrail istihbaratı MOSSAD’ın İran’a yönelik stratejisinde son dönemde belirgin bir değişim gözlemlenmektedir. Bu strateji tesisleri veya fizikî altyapıyı hedef almakla sınırlı değildir, kritik insan kaynağına odaklanan yeni bir aşamaya geçilmiştir.

Bu denklemde Türkiye ise çoğu zaman göz ardı edilen ancak sahayı dikkatle okuyan bir aktör olarak öne çıkmaktadır. MİT, İran dosyasında ideolojik değil güvenlik merkezli bir yaklaşım benimsemiş, özellikle sınır güvenliği terör geçişkenliği ve bölgesel istikrar konularında dengeleyici bir rol üstlenmiştir. Türkiye’nin İran’a yönelik politikası rejim değişikliğinden ziyade kontrol edilebilir istikrar anlayışı üzerine kuruludur.

Bu nedenle İran Batı istihbarat servislerini doğrudan tehdit olarak görürken; Türkiye’yi zaman zaman rakip zaman zaman zorunlu bir muhatap olarak değerlendirmektedir. Sahadaki istihbarat savaşı yalnızca düşmanlar arasında değil denge arayan aktörler arasında da sürmektedir.

Kamuoyuna yansıyan ve “12 gün” olarak anılan örtülü çatışma sürecinde İran’ın savunma teknoloji ve istihbarat kapasitesinde görev alan bazı kritik isimlerin devre dışı bırakılması bu yaklaşımın somut göstergesidir. Bu operasyonlar anlık askerî kazanımlardan çok İran’ın geleceğe dönük kapasite üretme ve kriz yönetme yeteneğini zayıflatmayı hedeflemektedir.

Bu çerçevede son günlerde İran kamuoyuna servis edilen propaganda videoları dikkat çekicidir. Görüntülerin kurgu dili sahne geçişleri ve yapay kusursuzluğu bu içeriklerin bir bölümünün yapay zekâ destekli üretim teknikleriyle hazırlanmış olabileceğine işaret etmektedir. Bu durum İran’ın iç kamuoyunu yönetme stratejisinde artık klasik propaganda araçlarının ötesine geçerek dijital ve algoritmik yöntemlere yöneldiğini göstermektedir.

YAPAY ZEKA BOYUTU: YENİ NESİL SAVAŞIN HEDEFİ

Günümüz savaşları artık yalnızca sahada kazanılmamaktadır. Algı bilgi ve gerçeklik kavramları yapay zekâ destekli araçlar üzerinden şekillendirilmektedir. İran’ın son dönemde yayımladığı propaganda videolarının yapay zekâ üretimi izlenimi vermesi bu alanın rejim açısından stratejik bir öncelik hâline geldiğini göstermektedir.

Tam da bu nedenle yapay zekâ ve veri analitiği alanında çalışan uzmanlar modern savaş doktrininde yüksek değerli hedefler hâline gelmiştir. Bu isimler artık yalnızca sivil teknokratlar değil propaganda üretimi kitle psikolojisinin yönlendirilmesi ve bilgi savaşının yürütülmesinde kilit rol oynayan aktörlerdir.

İranlı yapay zekâ uzmanlarının hedef alınması İran’ın yalnızca askerî değil algısal ve dijital savunma kapasitesini zayıflatmaya yönelik bir istihbarat hamlesi olarak okunmalıdır. Bu tablo 12 gün savaşları sırasında devre dışı bırakılan teknik kadroların önemini daha da artırmaktadır. Hedef alınan şey yalnızca bireyler değil bilgiyi işleyen algoritmayı yöneten ve algıyı üreten sistemin kendisidir.

Ortaya çıkan tablo nettir, İran krizi klasik anlamda bir askerî gerilim değildir. Bu süreç sahada istihbaratta ve dijital alanda eş zamanlı yürütülen çok boyutlu bir savaşın ön evresidir. Bugün İran’da yaşanan iç karışıklıklar, yayımlanan videolar ve görünmeyen operasyonlar yaklaşan daha büyük kırılmanın habercisi niteliğindedir.

Basra Körfezi’nde konuşlandırılan uçak gemileri ve askerî sevkiyatlar bu sürecin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl mücadele sınır hatlarında toplumsal yapının derinliklerinde ve istihbarat servislerinin gölge alanlarında yürütülmektedir. İran krizi bu nedenle askerî bir çatışmadan önce çok katmanlı bir güvenlik ve istihbarat savaşı olarak şekillenmektedir.

Bu baskının İran’ı dışarıdan mı zayıflatacağı yoksa içerideki fay hatlarını mı tetikleyeceği sorusu ise bir sonraki aşamada cevap bulacaktır. Bu bölüm söz konusu kırılmanın arka planını ve istihbarat zeminini ortaya koymaktadır.

Asıl fırtına ise henüz başlamamıştır.

 

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!