Banu Temel yazdı…
“Panama oligarklarına, siyasi gücü ellerinde tutmak ve manipüle etmek için, cahil, fakir ve bağımlı bir nüfusa sahip olmak uygun geliyor” diyen Torrijos, 1968-1978 yılları arasında on senelik bir kalkınma planını devreye sokar ve 75,500 m²’lik küçük ülkesini baştan sona helikopteriyle bu süre boyunca halkının sorunlarını dinleyerek gezer. En çok eğitime yatırım yapar, herkesin eşit şekilde faydalandığı bir sağlık sistemini devreye sokar, barınma sorununu çözer, tarım reformu gerçekleştirir, çok sayıda yeni sendika kurulmasını sağlayarak iş hukukunda yenilikler yapar ve kırsal alana yatırımları artırır.
Bir dönem Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Miguel Á. Martínez, üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal’e sunduğu siyasi raporda, Torrijos’un 1968 askeri darbesi esnasında komuta ettiği Ulusal Muhafızlar için (Silahlı Kuvvetler ve Polis Teşkilatını aynı bünyede toplamaktadır) şu yorumları yapar: “Yıllar boyunca Muhafızlar, egemen oligarşi tarafından çiftçilere, köylülere, öğrencilere ve ulusalcılara karşı bir baskı gücü olarak kullanıldığı gibi, yine aynı oligarşi, askerlere de bariz bir hor görüyle davrandı. Torrijismo yani Torrijosçuluk, Muhafızları kazanmayı bildiği gibi onlara itibar ve devrim sürecinde de önemli bir rol vermiştir.” Öte yandan Torrijos, nitelikli profesyonellerden oluşan stratejist bir istihbarat ağı kurarak Panama’nın toplumsal barışını her alanda koruma altına alır.
General Torrijos’un temel ulusal politika olarak gördüğü Panama Kanalı ve kanal bölgesinin yönetiminin Panama’ya geri verilmesine ilişkin yürüttüğü kampanya 1969 yılında giderek bir harekete dönüşür. Nihayet 1973 yılında General Torrijos konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşımayı başaracak, ABD’nin vetosuna karşın, BM üyelerinin ve konseyin açık desteğini sağlayacaktır. 1974 yılında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger (1923-2023) sorunun boyutlarını, bu sorunun tüm Latin Amerika ile olan ilişkilere etkisini değerlendirerek, kanalın durumuna ilişkin pazarlıkları üç ana maddede toplar. Bunlar; kanalın güvenliği, karasuların, kanalın ve kanal bölgesinin idaresi ve ABD tarafından Panama’ya ödenecek tazminattır. Ancak pazarlıklar sürerken patlayan Watergate skandalı, Başkan Richard Nixon’ı koltuğundan edeceği gibi, iki ülke arasındaki kanal pazarlıklarına da darbe vuracaktır. İlerleyen yıllar içerisinde General Torrijos bölgede ABD’nin egemenliğini kıracak ittifakları geliştirmeye yönelecek, Küba ile resmi ilişkiler başlatacak, dönemin önemli isimleri Tito, Enver Sedat, Arafat, Makarios ve Kaddafi ile görüşecektir.
20 Ocak 1977 tarihinde Başkan Jimmy Carter, ABD Başkanlık koltuğuna oturur ve ertesi gün dış siyasetinde Latin Amerika ile olan ilişkilere öncelik vereceğini ve Panama Kanalı ile ilgili tarihi anlaşmazlığa da çözüm getireceğini açıklar. Başkan Carter gerçekten de sözünde durur. 7 Eylül 1977 tarihinde Washington D.C.de bulunan Amerikan Devletleri Örgütü merkezinde Torrijos-Carter Antlaşmaları imzalanır. Bunlar, Panama Kanalı Antlaşması ve Daimî Tarafsızlık Antlaşması olarak iki antlaşmadan oluşmaktadır.
Torrijos, bu tarihi âna tanıklık etmek üzere iki çok yakın arkadaşını, kendi uçağında ve Panama diplomatik pasaportu vererek Washington D.C.ye götürür. Zira uzun yıllar boyunca Kübalı basın kuruluşu Prensa Latina ile çalışmış yazar Gabriel García Márquez ve Komünist Parti ile eskilere uzanan ilişkisi sebebiyle yazar Graham Greene, o güne dek hiç ABD vizesi almayı başaramamıştır! Márquez imzalanan antlaşmalara tanıklık ederken, Greene bu tarihi dakikalarda bir vakanüvis olarak çalışacaktır.
Antlaşmalar büyük bir başarıyı temsil etse de özellikle Panama açısından iki maddenin kabulü çok zor olur; kanalın yönetiminin tam anlamıyla Panama’ya geçmesi 31 Aralık 1999 tarihini bulacaktır ve hatta bu tarih sonrasında bile ABD, kanalın tarafsızlığı konusunda bir tehlike görürse müdahalede bulunabilecektir. Her ne kadar Panama, tarihinde ilk kez, 2000 yılı itibariyle doğal kaynaklarının kontrolünü, coğrafi konumunu ve topraklarının tek hâkimi olmayı garanti altına alabilecek olsa da imzalanan antlaşmaların Amerikan Senatosu’ndan da onay alması gereklidir.
Antlaşmaların kabulü için gereken 67 lehte oydur ancak senatörlere göre Amerikan halkı, Panama Kanalı’nı tıpkı Özgürlük Heykeli gibi kendisinin olarak benimsemiştir ve kanalın Panama’ya verilmesi bir teslimiyettir. Başkan Carter’ın temsil ettiği Demokratlar dahi olumsuz yaklaşımlar içindeyken muhalefette olan Cumhuriyetçiler ve onların lideri Ronald Reagan, “komünist ve iflah olmaz bir ayyaş” olarak nitelediği Torrijos’u karalama kampanyalarına başlar. “Kanalı biz inşa ettik, biz parasını ödedik, kanal bizimdir, Torrijos ve eşlikçilerine kanalın bizim kanalımız olarak kalacağını söylemeliyiz” diye bağıran Reagan, “Washington sadece rahatsız edici ufak tefek ayrıntılar hususunda Panama ile pazarlığa oturmalı ancak esas konu söz konusu bile olamaz” diyen Başkan Nixon’ın tezine sırtını dayar. Bu tatsız gelişmeler üzerine senatörlerin antlaşmaları onaylamak üzere ikna edilmesi için Başkan Carter ve General Torrijos tarafından yönetilen olağanüstü bir çalışma başlar.