Mustafa Özgür Sancar yazdı…
Çocukken öğrendiğimiz dil düşünme biçimimizi belirler, çünkü her dil bir kültür evrenidir ve hayatı, nesneyi tanımlama biçimi birbirinden farklıdır.
DİL BİR DÜŞÜNME BİÇİMİDİR, İDEOLOJİ TAŞIR
Shakespeare, Hamlet oyununda “olmak ya da olmamak” sözünü, ana dili İngilizce olduğu ve bu dilde yazabildiği için söyleyebilmiştir. Ama İspanyol dilinde bunu yapması çok kolay olmazdı; çünkü İspanyolcada “to be” fiilinin iki karşılığı vardır; bir tanesi “ser” varoluştan gelen olmak, diğeri şu anki durumunu, yani fiziksel varlığını ifade eden “estar”… Ya da biz telefon çaldığında “telefona bakar mısın!” deriz, bir İspanyol için bu söz “kafasını çevirip telefonu görmekten öte anlam ifade etmez; aynı şekilde İspanyol çalan telefona cevap verilmesini istediğinde “colga” (telefonu kaldır, cevap ver anlamında) bu da bizim için telefonu alıp bulunduğu yerden kaldırmak anlamı taşır.
O nedenle çeviride veya edebî bir metinde ana dili çok iyi bilmek ve kullanmak temel kuraldır.
ANA DİL MESELESİ: İNGİLİZCE DÜŞÜNÜP TÜRKÇE YAZAMAZSINIZ
Son günlerde bir OTT platformunda (dizi, film, belgesel vb. içeriklerin sunulduğu, internet bazlı uygulamalar) yayınlanmaya başlanan “Masumiyet Müzesi” isimli dizinin uyarlandığı, aynı isimli roman tam olarak bu temel kuralın ihlâliyle dolu.
Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nde onlarca imlâ ve dil yanlışlıkları var. Sanki İngilizce düşünüp Türkçe yazılmış gibi, başka dilin mantığını yansıtıyor; dolayısıyla metnin tamamı Türkçe ile uzlaşmaz zıtlık içersinde ilerliyor.
HEZEYANLARLA DOLU BİR ROMAN
Dil ideolojinin taşıyıcısıdır.
Roman, değme oryantalistlere taş çıkartacak kadar Türkiye’yi kötücül bir coğrafya olarak gösterme eğiliminde…
Dizi yayına girdikten sonra Orhan Pamuk’un Kemal karakterini anlatırken, ”Hikâye bir Ortadoğulu erkeğin üzerine kurulu, Fazlaca erkek üzerine kurulu… Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden ne yazık ki bende de var” düşüncesi gerçek bir hezeyan… yani saçma sapan konuşuyor.
Pamuk, öyle iddia edildiği gibi, ideolojik yönü olan bir Batı misyoneri değil. Onu eleştirenler bile sanki etkileme gücü çok yüksek bir ideolojik karaktermiş gibi onu değerlendiriyorlar. Ancak o seviyelerde değil. Bu kadar önem atfedilmesi yanlış. Oscar edebiyat ödülü alması, Doğu ve Güney uluslarını aşağılamaya çalıştığı için ABD’de taltiflenmesinden öte bir etki yaratmıyor.
CUMHURİYET VE KARŞI DEVRİM AYRIMINI YAPMA YETENEĞİNDEN UZAK BİR ROMAN
Batıperver anlayışından dolayı saçma sapan sözler eden, Türkçe’yi doğru dürüst konuşamayan birisi… Kendini solcu olarak tanımlıyor; ama fikir üretemeyecek kadar sığ olduğu ”ürünleri” ve konuşmalarından anlaşılıyor. ”Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var” diyerek kişisel bir yergi malzemesi üretiyor; böylece toplum nezdinde puan toplayıp, dürüst insan imgesi oluşturacağını düşünüyor. Tek başına bu yaklaşım bile sığ bir düşüncenin tezahürü…
Ayrıca sınıf mücadelesi, modernizm, modernleşme, aydınlanma ve Cumhuriyet Devrimi konusunda sağlam bilgilere sahip olduğunu düşünmüyorum. Yaptığı “tarihsel belge araştırmalarından” doğru sonuçlar çıkaramamış.
BURJUVA AHLÂKI, SAPLANTILI BİR ‘AŞK’
Masumiyet Müzesi’ndeki Kemal, Cumhuriyet’in amaçladığı üreten, ilerici, vatansever bir karakter değil. Tersinden düşünürsek, erkek egemen toplumun tüm kodlarını üzerinde toplayan birisi de değil; çünkü son tahlilde saplantılı olduğu kadının emir eri oluyor.
Zengin bir ailenin çocuğu, ABD’de okutulmuş hayatın zorluklarından bîhaber, aile şirketinin başına geçirilmiş, hayatı davetlerde geçen her yerde ve sürekli rakı ve sigara içen saplantılı bir tip…
Kendi sınıfsal karakterine uygun görmediği için 18 yaşındaki tezgâhtar âşığı ile açık birliktelik yoluna gidemeyen, kendisi gibi yurtdışında okumuş zengin aile kızı nişanlısından da kopamayan zayıf kişilik üzerinden Pamuk, karmakarşık bir mesajlar yığını yaratıyor… bir Cumhuriyet eleştirisi, Doğulu erkek egemen toplum, kendisinin de dâhil olduğu, miras intikâli ya da sonradan zenginleşen burjuva sınıfının mide bulandıran ”ahlâkı”…
Gerçek şu ki 1970’li yılların Amerikancılaşması ile Cumhuriyet Devrimi ve kültürü birbiri ile taban tabana zıt. Bir karşı-devrim döneminin zenginlerinden bahsettiğinin farkında bile değil. Tarih ve politik bilinç bulanıklığı…
12 Eylül 1980 darbesi bu dönemin tescili olmuştu.
BATICI PAMUK’UN GÖZLERİ, EPSTEIN’İN MODERN KÖLELİK VAHŞETİNE KAPALI
Erkek egemen toplumun kadını nesneleştirmesi, suistimal etmesinden bahsedeceksek, önce Epstein Dosyası’nı ele almak gerek. Kadını köleleştiren, çocuklara tecavüz eden dünya egemenliği için kitlesel katliamlar yapan Batılılar…
İnsanın kanını donduran milyonlaraca video ve belge karşısında Batılı kapitalist merkezlerden bile ses yükselirken, Türkiye ve Doğu’yu aşağılama derdinde olan Pamuk’un bu konuda söz söylediğine şahit olmadım.
Atlético Madrid’in eski oyuncusu ve şu anda ikinci takımının antrenörü olan Fernando Torres, ”Çocuklara tecavüz eden bu cânilerin tüm dünyanın gözü önünde idam edilmesini talep ediyorum” dedi. Belki sözleri günümüzün hukukuna uygun değil, ama insanî özü yansıtan bir duyguyu ifade ediyor olması bakımından önemli…
SİNEMATOGRAFİK DÜZLEM
Dizi film durağan ilerliyor, ancak görüntü ve mekân kullanımı çok başarılı. 70’lerin İstanbul’unu detaylıca yansıtmak, buna uygun kostüm repertuarı oluşturmak kolay değil. Ayrıca oyunculuklar da başarılı; fakat roman bağlamından çok kopmadan ana karakterin yaşadığı psikolojik çatışma daha doğru bir kompozisyonda sunulabilirdi.
Solculuktan bahseden Orhan Pamuk, solu, yeşerdiği fakir mahallelerdeki izbe, boyasız duvarlarda yazılı ”yaşasın işçiler, kahrolsun faşizm” sloganından ibaret sanıyor; kendi burjuva sınıf karakterine uygun biçimde toplumsal mücadeleyi harap apartmanlar, asimetrik sokaklar olarak resmediyor.
Romandaki bu araz, sinematografik düzlemde giderilebilirdi.
ANA TEMA: LİMERENCE, BİR DENGE SORUNU
Masumiyet Müzesi’nin Kemal’ini tasvir edebilecek tek şey, ”limerence”dir. Yani bir kişiye saplantılı biçimde tutulma sorunu… bu durum belki patolojik düzeyde bir psikolojik hastalık değil; ancak insanın gündelik hayatını felç eden, kişiler arası ilişkileri bozan davranışsal sorunlara neden oluyor.
Gerçeklik algısını bozup, arzulanan kişinin, hayatın tek ya da mutlak anlamı olduğu yanılgısını doğuruyor. Yani bir büyük denge kaybına sebeb oluyor.
Film belki bu trajediyi, romandakinden farklı olarak, yan yollara girmeden işleyebilirdi. Böylece Pamuk’un Yeşilçam’daki yozlaşmış film örneklerinden yola çıkarak, ”Türk halkı neyi versen kabul eder” sözlerinde yansımasını bulan küçümseyici, topluma yabancı anlayışından kurtulabilirdi.
AŞKIN SAPLANTILARINDAN KURTULMUŞ, ÖZGÜRLEŞTİREN SEVGİ
Hiç kimse bir başkası için mutlak değildir; yoğun ve sert duyguların yaşandığı aşk, ancak sadakât ile sevgiye dönüştüğü sürece bir dengeye kavuşur. Ve… kadın ve erkek kopmayan bağlar ile bir araya gelir.
Gerçek sevgi; bedeni, evi, arabayı, eşyayı tüketenlerle değil; edebiyatı, sinemayı, sanatı tüketen; küçük olanla mutlu olmayı bilenler arasında yaşanır; sadece kısa anlarda yaşanabilen mutluluğu ıskalamadan yaşayabilenler kendini ve sevdiğini özgürleştirir.
Orhan Pammık denince akla gelen ilk şey “çöp kutusu”
Nane sekeri kullanmadan orhan pamuk ismini kullanamiyorum,midem bulaniyor….