Muhsin Türkseven yazdı…
Türkiye, bugün dört bir yanından kuşatılmak istenen stratejik bir kıskacın tam ortasındadır. İran’ın direncini kırmak ve bölgesel haritayı yeniden çizmek isteyen odakların yeni hedefi, Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya ile karşı karşıya getirmektir. Bu çerçevede Türkiye’nin jeopolitik konumu; yalnızca coğrafi değil, enerji hatları, ticaret koridorları ve askeri denge unsurları üzerinden de hedef alınmaktadır.
Özellikle Karadeniz; Rusya’nın sıcak denizlere erişim stratejisinin merkezinde yer alırken, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliği bu denklemin kilit unsurudur. Bu durum, Türkiye’yi yalnızca bölgesel değil küresel güç rekabetinin de doğrudan tarafı haline getirmektedir.
Ege’den Karadeniz’e Yunanistan üzerinden Ege’ye, oradan Doğu Akdeniz’e kadar her bölge; ABD ve NATO görünümlü Amerikan üsleriyle bir “ülser” gibi sarılmış durumda. Dedeağaç’tan Girit’e uzanan askeri tahkimat hattı, yalnızca savunma değil; çevreleme ve baskılama stratejisinin de somut bir parçasıdır.
Bu hat aynı zamanda Balkanlar–Karadeniz–Doğu Akdeniz ekseninde kesintisiz bir askeri lojistik koridor oluşturarak, Türkiye’nin hareket alanını sınırlamayı hedefleyen çok katmanlı bir çevreleme mimarisine işaret etmektedir.
Ortadoğu’da İsrail’in genişlemeci politikaları ve ABD/NATO yerleşkesi hız kesmeden devam ederken, şimdi de gözlerini Karadeniz’e diktiler. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delmek pahasına Boğazlar’a NATO yığınağı yaparak, bu aziz milleti doğrudan ateş hattına sürmek istiyorlar.
Montrö rejimi; yalnızca Türkiye’nin egemenlik hakkı değil, aynı zamanda Karadeniz’deki güç dengesinin sigortasıdır. Bu rejimin aşındırılması, bölgeyi kalıcı bir askeri rekabet sahasına dönüştürerek Türkiye’yi ön cephe ülkesi konumuna itebilir.
Karadeniz’in mevcut dengesi; kıyıdaş ülkeler arasında hassas bir statüko üzerine kuruludur ve bu statükonun bozulması, bölgesel bir gerilimi küresel bir çatışma riskine dönüştürebilir. Ukrayna-Rusya savaşı ile zaten kırılgan hale gelen bu denge, dış müdahalelerle daha da istikrarsızlaştırılmakta; Karadeniz giderek NATO-Rusya rekabetinin sıcak temas alanına dönüşmektedir.
Tarihin Tekerrürü, 1914 Senaryosu devreye sokulmak isteniyor! Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na nasıl sürüklendiğini asla unutmamalıyız:
Türk bayrağı çekilmiş Alman gemileri (Yavuz ve Midilli), Rus limanlarını vurdu.
Türk milleti, kendi iradesi dışında bir “oldu bitti” ile küresel bir felaketin içine çekildi. Bu örnek, askeri ve siyasi karar mekanizmalarının dış etkilerle manipüle edilmesinin nasıl geri dönülmez sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir.
Bugün sahnelenmek istenen, aynı trajik senaryonun modern bir versiyonudur. Türkiye Cumhuriyeti kimsenin ileri karakolu, Boğazlar ise emperyalist güçlerin savaş üssü değildir! Karar alma süreçlerinde milli iradenin ve stratejik özerkliğin korunması, bu tür senaryoların önüne geçmenin temel şartıdır.
NATO, II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’yi ekonomik ve askeri bir yarı-sömürgeye dönüştürmeye çalışan mekanizmanın adıdır. Bu yapı içerisinde Türkiye’nin zaman zaman kendi ulusal öncelikleri ile ittifak politikaları arasında sıkıştığı da gözlemlenmektedir.
Bugün bizzat kendi müttefikleri tarafından “beyin ölümü gerçekleşmiş” olarak tanımlanan ve “kağıttan kaplana” dönüşen bir yapıya eklemlenmek; ne milletimize ne de iktidara bir fayda sağlar.
Unutmayalım: Geçmişin en büyük gücü İngiltere’nin peşine takılanların sonu hüsran olmuştur. Tarih, başkalarının stratejisine piyon olanları değil, kendi oyununu kuranları yazar. Bu nedenle çok kutuplu dünyada denge politikası üretmek, tek taraflı bağımlılıklardan kaçınmak hayati önem taşımaktadır.
Çin, Rusya, ABD ve bölgesel güçler arasında denge kurabilen ülkeler, yeni dünya düzeninde daha fazla stratejik özerklik kazanacaktır.
Hülasa
Kurtuluş; dışarıdan dayatılan zincirleri kırmakta, tam bağımsızlık karakterimize geri dönmektedir. Türkiye’nin güvenliği NATO’nun genişleme hırslarında değil, bölge merkezli rasyonel politikalardadır. Bu bağlamda diplomasi, ekonomik dayanıklılık ve askeri caydırıcılığın birlikte ele alındığı bütüncül bir strateji gerekmektedir.
Ayrıca kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, stratejik iletişim kapasitesinin güçlendirilmesi ve milli birlik duygusunun korunması da bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır.