Mustafa Özgür Sancar yazdı…
Yirminci yüzyılda yabancılaşmayı sanatsal ve edebî düzlemde en iyi anlatan Franz Kafka ve Charlie Chaplin olmuştur.
Kafka ile ilgili düşüncelerimi ”Kafka ve Yabancılaşma” (26 Ocak 2026) başlıklı yazımda anlatmıştım.
TRAVMATİK ÇOCUKLUKTAN, ÖZÜNÜ KAYBETMEYEN BÜYÜK İNSANA
Çürümüşlüğün doruk noktasına ulaştığı bu dönemde, insan olmaya dair esaslı bir örnek olan Charlie Chaplin’den bahsetme ihtiyacı ortaya çıkıyor.
Parçalanmış bir aile, kriminal ve alkolik bir baba, fakirlikten kırılan ve alkolizme yenik düşmüş bir anne ile yetimhane arasında geçen çocukluğunda, yanında sadece kendisi ile aynı yazgıyı paylaşan ağabeyi Sydney vardı.
Zor ve travmatik bir çocukluk geçiren Chaplin yoğun emeği sayesinde ulaştığı sinema başarısı ve beraberinde gelen zenginliği anlatırken dâhi insan özünü kaybetmiyor:
”Zenginlik umutları, yaşam standardımı hiçbir zaman değiştirmedi. Zengin olmak hoşuma gidiyor; ama bunu kullanmayı sevmiyordum. Kazandığım bunca parayı hiçbir zaman bir arada görmediğim için bana yalnızca bir sembol olarak geliyordu.”
Kapitalizmin genel geçerliği uydurması ile beyinleri uyuşturulan insanlar paraya taparken, Charlie bunu sadece hayatı idâme ettirmenin bir aracı olarak görüyordu. Bu düşünce onun kendine ve insanlığa yabancılaşmasını önleyen bir direnç noktası oldu.
SESSİZ SİNEMA, YABANCILAŞMAYA SET ÇEKMEK
Sinemasını evrensel yapan, yabancılaşmaya set çeken sessizliğiydi.
Sessiz Sinema (Mudo Cine) Charlie’yi İngilizce konuşan/anlayanların dünyasına sıkışmaktan kurtarmış ve yeryüzünde herkesin anlayabildiği, duygulanım sağladığı ikonik bir öncüye dönüştürmüştü.
Sessiz Sinema, evrensel bir dil olmuştu… Ve Charlie ezen ile ezilen, haksız ile haklı arasındaki uzlaşmaz çatışmayı güldürerek anlatmayı başarmıştı.
Mesleğini kusursuz yapılması gereken bir görev addediyordu. Tüm sahneleri en ince ayrıntısına kadar düşünüyor; hatta pek çoğunu defalarca çekiyordu. Çok yönlü düşünme yeteneğine sahipti ve bu sayede güldürüsü zamanın sınırlarını aştı; komedi anlayışı yıllar içerisinde gelişerek, değişse de o bir dehaydı ve sineması 21. Yüzyıl insanını da güldürmeye, düşündürmeye devam ediyor.
HAYATIN DİYALEKTİĞİ VE ŞARLO SERSERİ
Yarattığı ”Serseri” karakteri dünya sinema tarihinin kült eserlerinden sayılan The Tramp (Şarlo Serseri) filminde belirginlik kazandı ve unutulmazlar arasına girdi.
Serseri karakteri yoksul ve yürekli bir adamı simgeliyor; bir o kadar da yaramaz, kıvrak zekâsıyla her sorundan sıyrılabilen, içten bir karakter. Onu izleyenlerler kendinden bir parça buluyordu. Komik ve kederli özelliği fakirliğin bir kader olmadığını anlatır.
”Bu acımasız dünyada hiçbir şey kalıcı değil, dertlerimiz bile… benim acım başkasının gülmesine sebeb olabilir; ama benim gülmem asla başkasının acısına sebeb olmamalı.”
Esin kaynağını bulduğunda, yaratıcılık konusunda sınır tanımayan Charlie, hayatın diyalektiğini anlatmaktan da geri durmuyordu: ”Hayat uzak çekimde trajedi, yakın çekimde komedidir.”
Bu anıtsal söz, gündelik yaşamın koşuşturmasında eşitsizlikleri anlayamayacağımızı ya da fark edemeyeceğimizi, fakat durup olanlara baktığımızda çoğunluk için eşitsizlik ve haksızlık ürettiğini görebileceğimizi açıklar.
KLASİK İKTİSAT TEORİSİ, SAVAŞIN YIKICILIĞI VE DÜNYA BARIŞI
Avrupa’dan New York’a bir gemide yalnız başına yolculuk eden fakir bir göçmeni konu alan The Immigrant (Göçmen)’de kapitalist eşitsizlik daha berraklaşmıştır. Aynı zamanda ”insanı insanın kurdu” yapan klasik iktisadın de eleştirisi olmuştur: ”Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için başkasının yerini kaplamaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun!”
Göçmen filmi vahşi kapitalizmin öncüsü rolüne soyunan ABD’de tepkiyle karşılanmıştı; kimileri onun sınırdışı edilip, ülkesi İngiltere’ye gönderilmesini savunuyordu. Amerikan siyaseti ve devletinin düşmanca tutumu, bir sonraki aşamada Charlie Chaplin’in komünist ilân edilmesi ve cadı avının hedefi yapılmasına dek genişleyecekti.
Shoulder Arms (Tüfek Omza) filmi ise savaşın yıkıcı etkilerini komedi yoluyla anlatarak sinemaya büyük bir yenilik getirdi; daha fazla olarak savaşın insan ve toplumu bitiren bir canavar olduğunu vurgulamasıydı.
Film bu hâli ile savaş karşıtı düşüncenin gelişmesine omuz verdi.
”Savaş olmadan yaşamak birden hapis olmadan yaşamak gibi bir duyguydu. Aylarca o kadar koşullanmış ve disiplinli bir hayat sürmüştük ki savaş bittikten sonra bile yanımızda celp kâğıtlarımız olmadan sokağa çıkamaz olmuştuk. Bununla birlikte müttefikler savaşı kazanmıştı, bu ne anlama geliyorsa tabii… Ama barışı kazandıklarından emin değillerdi. Sadece tek bir şey kesindi, o da bizim tanıdığımız, bildiğimiz uygarlık asla geri gelmeyecekti. O dönem kapanmıştı. O dönemle birlikte namus, dürüstlük gibi kavramlar da yok oldu. Hoş bunlar hiç bir dönemde baştacı edilmedi.”
EYLEM DUYGUYA, DUYGU EYLEME
Kaybettiği oğlunun etkisiyle çektiği The Kid (Yumurcak)’ta ise pantomim özelliğini daha da geliştirerek -duyguyu eyleme, eylemi duyguya- dönüştürebilmişti.
Filmde Serseri ile Yumurcak’ın yaşantısı insanların yüreğine dokunmuştu; Charlie terk edilen çocukları zorlu hikâyesini anlatırken belki de yetimhane yıllarına uzanan otobiyografisini yazmıştı…
City Lights (Şehir Işıkları), Serseri Şarlo’nun kör bir çiçekçi kızı iyileştirmek için binbir güçlükle boğuşarak para biriktirmesini anlatır. Kız iyileşir, ancak Şarlo kendisini ona bir türlü tanıtamaz; çünkü kız onu bir milyoner sanmaktadır. Böylece sürekli ve her alanda eşitsizlik üreten sistemin statülerle aşkı da sınıflandırdığı gerçeğini görürüz.
Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı 1983 yapımlı En Büyük Şaban filmi, Şehir Işıkları’nın bir uyarlamasıdır.
YABANCILAŞMANIN ANATOMİSİ: MODERN ZAMANLAR
Charlie, ezilen işçi ve emekçilere ve onları ezen kapitalist sistemin insanı insana, insanı doğaya ve kendisine yabancılaştırmasını çok daha somut olarak Modern Times (Modern Zamanlar)’da tasvir etti ve bununla yetinmeyerek, eleştirdi.
Charlie makineleşme çağı ile insanın büyük makinelerin bir dişlisi hâline geldiğini anlattı.
Filmin ilk karesi bir koyun sürüsünün ilerlemesini gösterir. Sürünün içerisinde sadece bir siyah koyun vardır; gittiklere yola karşıdır, fakat kendisini ilerlemekten alıkoyamaz. Ardından bir metro çıkışını görürüz, insanlar sürü halinde, mutsuz işyerlerine ilerler.
Kendini sürüklenmekten alıkoyamayan koyun ve insan metaforu, baş karakter Şarlo’nun bir fabrikada montaj hattında belirmesi ile somutlaşır.
Ağır çalışma şartlarına ayak uyduramayan ve kelimenin gerçek anlamıyla çıldıran Şarlo kendini makine çarkına kaptırır, çarkların arasında ezilerek dönmeye başlar.
İnsanın yabancılaşması ve boyun sunmasını tasvir eden anıtsal bir sahnedir bu.
Şarlo makinelerin büyük çarkları arasından işçi tulumu üzerinde dönerek ezilmeye devam eder; ama hâlâ vida sıkmaktan kendini alıkoyamaz.
Hiçbir söz ya da kitap, ezilen insanın kendi özüne yabancılaşıyor olmasını, bu denli şiirsel ve gerçekçi biçimde anlatamaz.
20. YÜZYILDAN BİR TEBBESSÜM, GELECEK DEĞİŞTİRMENİN ANAHTARI
The Great Dictator (Büyük Diktatör) filminde Hitler’i kıyasıya eleştirir. Hitler bu filmi üst üste iki kez izler; ancak film hakkında ne düşündüğü hiçbir zaman öğrenilemez. Charlie, ”Ne düşündüğünü bilmek için her şeyi verirdim” der.
Charlie Chaplimn’in en önemli sözlerinden bir tanesi mevcut dünya siyasal konjonktüründe günümüze ışık tutmaya devam ediyor: ”Filmlerimde konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak! Ama sessiz bir filmi herkes anlayabilir. Ve dünya Amerika’dan ibaret değil!’’
Felsefesi özgürlüğe inanmak, silâhı gülmek, lisânı ise kalbinin sesi olan Charlie Chaplin, 20 yüzyıldan günümüze tebessüm ediyor… Ve bize geleceği değiştirmenin anahtarını sunuyor.