Barış Tekin yazdı…
Anayasamızda yer alan ve “Konut Hakkı” başlığı altında belirtilen 57. Maddeye göre barınma, en temel vatandaşlık haklarından birisidir:
“MADDE 57- Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”
Bu maddeye göre devlet her Türk vatandaşına barınma imkanı tanımakla ve elverişli yaşam alanlarını sağlamakla mükelleftir.
Rant Ekonomisi ve Sonuçları:
Ülkemizde uzun yıllara yayılan yüksek faiz, yüksek enflasyon ve ekonomik kriz koşulları altında iyice bozulan gelir ve servet dağılımı nüfusun büyük çoğunluğu için ev sahibi olmayı olanaksız bir hale getirmiştir. Öyle ki, konut sahipliği servet aktarım mekanizmasının ve rant kollama arayışının en temel aracı haline gelmiştir. Akp hükümeti ile geçen son 23 yılda siyaset tamamen rant ekonomisi üzerine konumlandırılmış, kamu bankalarından ve kamu ihalelerinden beslenenler için hızlı bir zenginleşme aracına dönüşmüştür. Bu yıllarda mera, yayla ve orman vasfına sahip alanların ve kamuya ait arazilerin yapılaşmaya açılmasıyla tarım ve hayvancılık alanında tam anlamıyla bir çöküş yaşanmıştır. Aynı şekilde seçime odaklı ve inşaata dayalı büyüme tercihi nedeniyle dengeli bir faiz ve kur politikası uygulanamamış, bu da öngörülemez risklerin ortaya çıkmasına, maliyet artışlarına ve üretimde dış dünya ile olan rekabet dengesini bozucu etkilere neden olmuştur. Orta ve uzun vadede istihdam yaratacak, ülkeyi dış bağımlılıktan kurtaracak, teknolojik gelişme ve kalkınma ile halkın alım gücünü arttıracak sanayi yatırımları yerine; kısa vadede inşaat sektörünü canlandırmayı hedefleyen ve rantiye sınıfının karlılığını gözeten uygulamalar uzun yıllardır yaşadığımız politik nedenli iktisadi ve toplumsal krizin temelini oluşturmuştur.
Siyasetin her alanına yayılmış rant kollama arayışı nedeniyle toplumun en temel gereksinimleri olan gıda, eğitim, sağlık gibi barınma hakkı da aşınmaya uğramış, mutlu bir azınlığın çıkarları uğruna bütün bir toplumun hayat standartları gözle görülür şekilde geriletilmiştir. İnşaat şirketlerine rant sağlayıcı politikalar nedeniyle tarım ve sanayi çökme noktasına gelmiş, yine dışa bağımlılık nedeniyle yüksek faiz ve yüksek enflasyon kalıcı hale gelmiştir.
Dünyada ve Türkiye’de Konut Sahipliği:
Dünya genelinde konut sahipliği oranları incelendiğinde, sosyalist geçmişe sahip eski Yugoslavya ve Sovyetler Birliği coğrafyasındaki ülkeler %90’a yakın oranlarla öne çıkmaktadır. Benzer şekilde Çin’de de konut sahipliği %90 oranındadır. Avrupa’nın birçok ülkesinde ise bu oran %70’ler düzeyindedir. Türkiye’de ise 20 yıl önce %60’ın üzerinde olan ev sahipliği oranı %55 seviyelerine gerilemiştir. Gelir ve servet dağılımını denkleştirici politikalar uygulanmadığı takdirde bu oran kısa zamanda %50’lerin altına düşecek, vatandaşlar giderek daha da mülksüzleşecektir.
Plansızlık, Kuralsızlık ve Sürdürülemez Model:
Yüksek enflasyona bağlı hayat pahalılığı ve alım gücünün düşmesi konut sahipliğini giderek daha da zor bir hale getirmektedir. Bu süreçte reel ücretler aşınmış ve maaş zamları, konut fiyatlarındaki artışın çok gerisinde kalmıştır. Diğer yandan konut sahibi olmak olanaksız hale geldikçe kira talebi artmakta ve artan talep sonucu kira fiyatları da hızla artış göstermektedir. Kira sözleşmelerinin yıllık olarak yapılması sebebiyle ev sahipleri çoğunlukla gelecek yılki enflasyon beklentilerini de kira fiyatlarına yansıtmaktadır. Bu nedenle kullanışlı ve sağlam bir konut kiralamak giderek daha da zorlaşmakta, vatandaşlar gelirlerinin önemli bir bölümünü kira harcamalarına ayırmak zorunda kalmaktadır.
Ülke olarak yaşadığımız tüm toplumsal, ekonomik sorunlarda olduğu gibi konut krizi sorununun da temelinde plansızlık ve kuralsızlıktan beslenen piyasacı, rantiyeci ekonomi yönetimi yatmaktadır. Son 13 yılda yabancılara satılan konut miktarı 400 bini aşmış, 2017 yılında ise yabancılara taşınmaz karşılığı vatandaşlık satılmaya başlamıştır. Arz-talep dengesini bozucu unsurlar tamamen göz ardı edilmiştir.
Bir diğer can alıcı sorun ise toplumsal belleğimizde olumsuz bir yer edinen deprem gerçeğidir. Ülkemizin üçte ikisi aktif fay hatları üzerinde yer almaktadır. Her 10-20 yılda bir yaşanan büyük depremlerde yüz milyar doları aşan zararlar oluşmakta, depremler sonucunda ülke yetişmiş insan gücünün önemli bir bölümünü kaybetmektedir. Bu nedenle devlet tarafından hazırlanacak planlı bir iskan politikası zorunluluk haline gelmiştir. Büyükşehirlerde baş gösteren trafik, hava kirliliği, su kesintileri, doğa tahribatı gibi artarak büyüyen sorunlar, apartman yaşamına bağlı dikey mimarinin sorun çözmekten çok sorunların kök nedenlerinden olduğunu ortaya koymaktadır. Nüfusu Anadolu’daki atıl arazilere dengeli şekilde dağıtacak ve bu arazilerde tarımı ve hayvancılığı mümkün hale getirecek müstakil ev modelinin hayata geçirilmesi bir gereklilik haline gelmiştir.
Konut zenginleşme ve yatırım aracı değil; en temel barınma ihtiyacıdır:
Toplumda son derece bozulan gelir ve servet dağılımını dengeli bir hale getirmek ve konut sahipliği oranını arttırmak için ilk evini alacak vatandaşlar emlak vergisinden muaf tutulmalı ve bu yurttaşlara kamu bankaları aracılığıyla uygun finansman modelleri sağlanmalıdır. Bununla birlikte konut sahipliği bir yatırım aracı olmaktan çıkarılmalı, konut talebi sadece ihtiyaca yönelik olarak anayasal barınma hakkını sağlamalıdır. Bu sayede konut talebi spekülatif olmaktan çıkarılacak ve konut fiyatları olması gereken düzeye getirilecek, konut sahibi olmak mümkün hale gelecektir.
Konut sahipliğini ihtiyaca yönelik bir hale getirmek için birden fazla konut sahipliği kademeli olarak emlak vergisine tabi tutulmalıdır. Örneğin ikinci konutunu almak isteyen bir yurttaş %30 emlak vergisi öderken, üçüncü konutunu almak isteyen bir yurttaş %40 emlak vergisi ödeyecek, dördüncü konutunu almak isteyen ise %50 emlak vergisine tabi tutulacaktır. Böylece konut sahipliği yatırım ve rant aracı olmaktan çıkarılacaktır. Yatırımlar kamu öncülüğünde daha üretken alanlar olan ve ülkemizi dışa bağımlılıktan kurtaracak tarıma ve sanayiye yönlendirilecektir.
Siyasetle iç içe geçerek rant üzerinden toplumun genel refahını zedeleyici şekilde zenginleşen rantiye sınıfı ortadan kaldırılmalı ve orta-uzun vadede katma değerli üretimi arttıracak sanayi yatırımlarına kaynak ayrılmalıdır. Tarım ve hayvancılık devlet öncülüğünde ayağa kaldırılmalı, ülkemiz kendi kendine yeterli hale gelmelidir.
Ben devlet olsam ihtiyaç dışı konuta öyle bir vergi bindiririm ki ihtiyaç dışı ev almaya kalkışanın anasından emdiği süt burnundan gelir ama devleti yönetenler rant ekonomisinin iş birlikçileri olduğundan bunu asla yapmayacaklar.